Avrupa fakirleşiyor neden acaba?
15:30, 09/07/2026, PerşembeG: Güncelleme: 15:31, 09/07/2026, Perşembe

Mînzatu, AB’nin yeni “Fakirlik ile mücadele stratejisi”ni Avrupa basınına açıklarken bir de deadline veriyor.
İngilizlerin nezdindeki yaygın görüşe bakarsanız, Hindistan'ın sömürgeleştirilmesi ne kadar korkunç gözükse de aslında İngiltere açısından pek bir ekonomik fayda sağlamış değil. Tam aksine Hindistan gibi devasa bir coğrafyayı idare etmenin kendileri için pahalı bir maliyet olduğunu söylüyorlar. Bu maliyete rağmen İngilizler, Hindistan’ı idare etmekten vazgeçmeyip aslında bir hayırseverlik(!) göstermişler. Bakın bu bir şaka değil. İngiliz kamuoyu ciddi ciddi böyle düşünüyor. 2014 yılında yapılan YouGov anketine göre İngiliz halkının yüzde 50'si Hindistan dâhil sömürülen topraklara medeniyet götürdüklerine inanıyor.
Zengin beyazların kulübü AB, ilk kez bir fakirlik stratejisinden bahis açtı. Oysa fakirlik kavramı, “Üçüncü Dünya” ülkelerine mahsus bir düşkünlük, bir zavallılık hali mâlumunuz. Sahi, çoktan çöp sepetini boylaması gereken soğuk savaş çağının buz tutmuş tanımları niçin hâlâ kullanılıyor? Batılı adamın gururunu okşadığı için olmasın! Biliyorsunuz, Batılı adamın dünyaya en azgın haliyle hükmettiği zamanlarda, mesela Hindistan’da aynı gemiyle aynı yere giderdiniz ama beyaz adam saray yavrusu 1. sınıf kamarada ve canlı müziğin eşlik ettiği balo salonunda gününü gün ederken, “Üçüncü Dünya”nın paryası şansı yaver giderse güvertede yatıp kalkar, çoğu kez de farelerin ve böceklerin cirit attığı izbelerde seyahat ederdi.

Elizabet.
İngiliz’in İngiliz’e ve tüm dünyaya yedirdiği pembe tabloyu bırakıp şimdi gerçeklere bakalım: İngiltere’nin Hindistan'daki 200 yıllık idaresi boyunca Hintlilerin kişi başına düşen geliri bırakın tek kuruş artmayı, tam aksine sürekli geriledi. Babür imparatorluğu döneminde dünyanın en zengin ekonomisi olan tarım ve ticaret yurdu Hindistan, fakirliği geçtik, insanların açlık sınırında yaşadığı ve hayırsever(!) İngilizlerin buna rağmen bütün tahılı başka ülkelere satıp milyonlarca Hintliyi sun’i açlıktan öldürdüğü bir ülke haline geldi. Hintlilerin ortalama ömrü 1870-1920 arası beşte bir oranında azalıp dibe vurdu.
Yeni duyduk, meğer Avrupa nüfusunun beşte birine tekâbül eden yüz milyona yakın insan fakirlik ve sosyal dışlanma riskiyle karşı karşıya imiş. Bu tespiti yapan, ne idüğü belirsiz sahte isim ve avatarın arkasından kurusıkı sallayan bir X hesabı değil ha, sakın sizi yanıltmasın. Avrupa’nın ekâbir takımından Komisyon Başkan Yardımcısı Roxana Mînzatu söylüyor bunu.
Ha, bu arada Hindistan’dan çalınan 45 trilyon doları İngiltere’nin gayrı safi millî hasılasına böldüğümüzde içinden kaç İngiltere çıktığını biliyor musunuz? Tamı tamına 12 bin 500 İngiltere... Şu yeryüzü yeryüzü olalı böyle bir hırsızlık, böyle bir sömürü görmüş değildir.
Avrupa fakirlik ile başa çıkabilir mi?
Mînzatu, AB’nin yeni “Fakirlik ile mücadele stratejisi”ni Avrupa basınına açıklarken bir de deadline veriyor. Hedef, 2050 yılına kadar Avrupa’da fakirliği bitirmek imiş. Beyaz adamın fakirliği pek zorlarına gitmiş, güya 25 senede bu fakirliği bitirmeye and içmişler. Lâkin daha baştan kaybedilmiş bir mücadele bu.
Niye mi? Mînzatu, konuşmasının bir yerinde bu hedefin hayli iddialı olduğunu bizzat kendisi itiraf ediyor da ondan. 2030 yılına kadar en az 15 milyon kişiyi fakirlikten kurtarma hedefi koymuşlar ama henüz bu sayının beşte birine ancak ulaşabilmişler. Ayrıca bu fakirlere ne derece yardımcı oldukları, bu yardımların ne zamana dek sürdürülebilir olacağı da ayrı bir muamma. Zira Rusya-Ukrayna savaşıyla zaten Avrupa’da mevcut bir enerji sıkıntısı varken, Trump’ın israile uyup İran macerasına balıklama atlamasıyla işler daha da zora girdi. Avrupa, Hürmüz krizini kılcal damarlarına dek hissediyor.
2030 yılına kadar en az 15 milyon kişiyi fakirlikten kurtarma hedefi koymuşlar ama henüz bu sayının beşte birine ancak ulaşabilmişler. Ayrıca bu fakirlere ne derece yardımcı oldukları, bu yardımların ne zamana dek sürdürülebilir olacağı da ayrı bir muamma. Zira Rusya-Ukrayna savaşıyla zaten Avrupa’da mevcut bir enerji sıkıntısı varken, Trump’ın israile uyup İran macerasına balıklama atlamasıyla işler daha da zora girdi. Avrupa, Hürmüz krizini kılcal damarlarına dek hissediyor.
Caritas Europa gibi sivil toplum kuruluşları da Mînzatu’nun kamuoyuna açıkladığı fakirliğe karşı mücadele stratejisini “fazlasıyla havada kaldığı, müşahhas yasa teklifleri sunmadığı” için eleştiriyor. Niyet iyi olsa da hedefleri yerine getirecek yasal düzenlemeler olmadığı sürece bu stratejinin başarılı olacağı konusunda ciddi şüpheler mevcut.
Hey gidi Avrupa! Ahalinin beşte biri fakir düşmüş, en yetkili biri çıkıp “bu durumu 25 sene içinde değiştireceğiz, fakirliği bitireceğiz” diyor ama kendi sivil toplum kuruluşları bile bu söze inanmıyor. Dahası, o yetkilinin bizzat kendisi de gelecekten pek umutlu görünmüyor.

Roxana Minzatu.
Hey gidi Avrupa! Ahalinin beşte biri fakir düşmüş, en yetkili biri çıkıp “bu durumu 25 sene içinde değiştireceğiz, fakirliği bitireceğiz” diyor ama kendi sivil toplum kuruluşları bile bu söze inanmıyor. Dahası, o yetkilinin bizzat kendisi de gelecekten pek umutlu görünmüyor. Peki, Avrupa niçin bu denli fakir düşmüş, buna dair bir açıklama yapan var mı? Mînzatu bu konuyu neden es geçmiş acaba? İzahı hiç de kolay olmayan bir mesele mi yoksa bu?
Peki, Avrupa niçin bu denli fakir düşmüş, buna dair bir açıklama yapan var mı?
Mînzatu bu konuyu neden es geçmiş acaba?
İzahı hiç de kolay olmayan bir mesele mi yoksa bu?
Boşuna beklemeyin, işlerine gelmediği için yetkili bir Avrupalı ağızdan bunu duyma ihtimali pek yok.
O yüzden iş başa düştü.
45 trilyon dolarlık soygun
Siz hiç 45 trilyon dolarlık bir soygun duydunuz mu?
Fikir vermesi açısından, dünyanın en büyük 10 ekonomisi, artı AB’nin toplam gayrisafi millî hasılasının sadece 96 milyar dolar olduğunu not edelim.
Yani birileri, ABD ve Çin dâhil dünyanın en büyük 10 ekonomisi ile AB’nin toplamı kadar bir serveti tam 469 yıl boyunca sürekli çalmış olsa 45 trilyon doları ancak elde edebiliyor. Şaka gibi bir rakam, öyle değil mi?
Oysa hiç de şaka filan değil, kaskatı bir gerçek. Hint asıllı ekonomist Utsa Patnaik'in Columbia Üniversitesi tarafından yayınlanan araştırması, vergi ve ticaretle ilgili yaklaşık iki yüzyıllık detaylı verilere dayanarak İngiltere’nin 1765-1938 yılları arasında Hindistan'dan 45 trilyon dolar yağmaladığını ortaya koydu.
Fakat İngilizlerin nezdindeki yaygın görüşe bakarsanız, Hindistan'ın sömürgeleştirilmesi ne kadar korkunç gözükse de aslında İngiltere açısından pek bir ekonomik fayda sağlamış değil. Tam aksine Hindistan gibi devasa bir coğrafyayı idare etmenin kendileri için pahalı bir maliyet olduğunu söylüyorlar. Bu maliyete rağmen İngilizler, Hindistan’ı idare etmekten vazgeçmeyip aslında bir hayırseverlik(!) göstermişler. Bakın bu da bir şaka değil. İngiliz kamuoyu ciddi ciddi böyle düşünüyor.
Amerika kıtasından altın ve gümüş taşıyan İspanyol gemilerini yağmalamakla dünya sahnesine çıkan İngilizler, bizzat Papa tarafından “Korsan Kraliçe” namıyla anılan Birinci Elizabeth’in kurduğu sistem ile dünyanın tepesine oturdu. İngiltere’nin yükseliş hikâyesini okumak isteyenlere Susan Ronald’ın 2007 yılında basılan “The Pirate Queen / Korsan Kraliçe” kitabını tavsiye ederiz. Kitabın bugüne dek gözden kaçıp dilimize çevrilmemiş olması ayrı bir bahis konusudur, üzerine çok şey söyleyebiliriz ama yeri burası değildir.
İngiltere’nin başbakanlarından David Cameron, iktidar koltuğunda oturuyorken bunu söylemişti mesela. Dünyaca ünlü tarihçi Niall Ferguson da İngiliz sömürge idaresinin Hindistan'ın gelişmesine katkı sağladığı görüşünde. Nitekim bu propaganda öyle güçlü ki, 2014 yılında yapılan YouGov anketine göre İngiliz halkının yüzde 50'si Hindistan dâhil sömürülen topraklara medeniyet götürdüklerine inanıyor.
İngiliz’in İngiliz’e ve tüm dünyaya yedirdiği pembe tabloyu bırakıp şimdi gerçeklere bakalım: İngiltere’nin Hindistan'daki 200 yıllık idaresi boyunca Hintlilerin kişi başına düşen geliri bırakın tek kuruş artmayı, tam aksine sürekli geriledi. Babür imparatorluğu döneminde dünyanın en zengin ekonomisi olan tarım ve ticaret yurdu Hindistan, fakirliği geçtik, insanların açlık sınırında yaşadığı ve hayırsever(!) İngilizlerin buna rağmen bütün tahılı başka ülkelere satıp milyonlarca Hintliyi suni açlıktan öldürdüğü bir ülke haline geldi. Hintlilerin ortalama ömrü 1870-1920 arası beşte bir oranında azalıp dibe vurdu.
Ha, bu arada Hindistan’dan çalınan 45 trilyon doları İngiltere’nin gayrı safi milli hasılasına böldüğümüzde içinden kaç İngiltere çıktığını biliyor musunuz? Tamı tamına 12 bin 500 İngiltere... Şu yeryüzü yeryüzü olalı böyle bir hırsızlık, böyle bir sömürü görmüş değildir.
İngiltere, çalıntı Hint malını bir de başka ülkelere üzerine fazladan kâr koyarak sattığı için kısa zamanda büyük servet edinmeye başladı. Çalınan malların bir kısmı bizzat İngiltere pazarında tüketilirken geri kalanı başka ülkelere yeniden ihraç ediliyordu. Yeniden ihracat sistemi sayesinde İngilizler, diğer Avrupalı ülkelerden ithalat akışını rahatça finanse edebiliyordu. Ve bu ithalat, İngiltere’nin sanayileşmesi için hayati önem taşıyan demir, katran ve kereste gibi stratejik malzemeleri içeriyordu. Yani Sanayi Devrimi, Hindistan'dan yapılan bu sistematik hırsızlık sayesinde gerçekleşti.
Bir yağmanın anatomisi
Amerika kıtasından altın ve gümüş taşıyan İspanyol gemilerini yağmalamakla dünya sahnesine çıkan İngilizler, bizzat Papa tarafından “Korsan Kraliçe” namıyla anılan Birinci Elizabeth’in kurduğu sistem ile dünyanın tepesine oturdu. İngiltere’nin yükseliş hikâyesini okumak isteyenlere Susan Ronald’ın 2007 yılında basılan “The Pirate Queen / Korsan Kraliçe” kitabını tavsiye ederiz. Kitabın bugüne dek gözden kaçıp dilimize çevrilmemiş olması ayrı bir bahis konusudur, üzerine çok şey söyleyebiliriz ama yeri burası değildir.
İngiltere’nin yağma sistemi, Elizabeth’in temelini attığı East India Company / Doğu Hindistan Şirketi aracılığıyla başladı. Sömürge döneminden önce İngiltere, Hintli üreticilerden tekstil ve pirinç gibi mallar satın alıyor, bunları diğer ülkelerle yaptığı ticarette olduğu gibi çoğunlukla gümüşle ödüyordu. Ancak 1765'te Doğu Hindistan Şirketi'nin ülkede kontrolü ele geçirip, Hindistan ticaretinde tekel kurmasından sonra işler değişti.
Win-win sistemi bitti. Doğu Hindistan Şirketi tıpkı bir devlet gibi Hindistan'da vergi toplamaya başladı ve bu gelirin üçte birini İngiliz iç pazarının ihtiyaçları için Hint mallarının satın alınmasını finanse etmede kullandı. Yani “derenin taşıyla derenin kuşunu avlamaya” başladı. İngiliz tâcir artık Hint mallarını satın alırken kendi cebinden gümüş ödemek zorunda kalmıyor, Hintli rençber ve dokumacılardan aldığı vergiyle onların ürünlerini satın alarak bu ticareti bedavaya getiriyordu.
İngiltere, çalıntı Hint malını bir de başka ülkelere üzerine fazladan kâr koyarak sattığı için kısa zamanda büyük servet edinmeye başladı. Çalınan malların bir kısmı bizzat İngiltere pazarında tüketilirken geri kalanı başka ülkelere yeniden ihraç ediliyordu. Yeniden ihracat sistemi sayesinde İngilizler, diğer Avrupalı ülkelerden ithalat akışını rahatça finanse edebiliyordu. Ve bu ithalat, İngiltere’nin sanayileşmesi için hayati önem taşıyan demir, katran ve kereste gibi stratejik malzemeleri içeriyordu. Yani Sanayi Devrimi, Hindistan'dan yapılan bu sistematik hırsızlık sayesinde gerçekleşti.
Sanayi devriminin arka planı
Görüldüğü üzere İngiltere, Hindistan'a medeniyet filan getirmiş değil. Tam aksine açlık ve fakirlik getirdi. Kasvetli sisler içindeki kokuşmuş İngiltere topraklarına medeniyet götüren ise bizzat Hindistan oldu. 200 yıl boyunca Hindistan’ı verimli bir inek gibi sağan İngilizler bu yağmayı büyük bir sanayi hamlesine ve zenginliğe çevirip lüks içerisinde yaşadılar. Bütün bu yaptıklarından dolayı bir de “medeniyet götürdük” diye böbürlendiler, Hindistan’dan bir kuru özrü bile esirgediler. Hindistan şayet bir tazminat davası açsa bu paranın kırkta birini değil, on binde birini bile geri alamaz. Tam bir “inek içti, dağa kaçtı” meselesi.
Dönelim tekrar mevzuya...
Doğu Hindistan Şirketi’nin kurduğu yağma sistemi pek kârlıydı ama “beterin beteri var” derler ya hani, sömürünün de bin beteri vardı. Şirket tasfiye edilip, 1858'de İngiliz Raj yönetimine geçilince sömürüde “çağ atlama” dönemi başlamış oldu. Bu yeni sistemde Hintli üreticilerin artık kendi mallarını doğrudan diğer ülkelere ihraç etmelerine izin verildi. Ancak bu izin elbette Hintlilerin inisiyatifine bırakılmadı. İngiltere, bu mallara yapılacak ödemenin Londra'da gerçekleşmesini şart koştu.
Peki, bu sistem nasıl işliyordu?
Diyelim ki Hindistan'dan mal satın almak istiyorsunuz, İngiliz Kraliyeti tarafından çıkarılan bir kağıt para olan özel Konsey Senetleri'ni kullanmak zorundaydınız. Bu senetleri elde etmenin tek yolu, onları Londra'dan altın veya gümüşle ödeme yaparak satın almaktı. Yani dünyanın her hangi yerindeki bir tâcir, senetleri almak için önce Londra'ya geliyor, cebindeki altınla ödeme yapmak suretiyle bunları satın alıyor ve sonra Hintli üreticilere ödeme yapmak için kullanıyordu.
Hintli üreticiler, kendi ülkelerindeki İngiliz sömürge ofisinde bu senetleri bozdurmak zorundaydılar. Senetler İngilizler tarafından vergisi, harcı, komisyonu, bir sürü ıvır zıvırı kesilip iyice tırpanlandıktan sonra rupiye çeviriliyor ve Hintlilere o şekilde ödeniyordu. Yani İngiltere, her ama her şekilde bedavadan para kazanıyordu. Üstelik Hindistan’a akması gereken altın ve gümüş İngiliz Kraliyet ailesine akıyor, Hintli üreticinin eline İngiliz’in dilediği zaman pula çevireceği kâğıt para sıkıştırılıyordu.
Bu neye sebep oluyordu? Hindistan’ın Londra lehine sürekli ticaret açığı vermesine.
Hindistan bu yeni sistem ile İngiltere için altın yumurtlayan bir tavuğa dönüşmüştü. Dahası, her yıl ticaret açığı veren Hindistan, kendi ithalatını finanse etmek için İngiltere’den sürekli borç almak zorunda bırakılıyordu. Ve bu borç her yıl giderek katlanıyordu. Dara düşüp bir kere mafyadan borç alma gafletine düşmek gibi bir şeydi bu.
Biliyorsunuz, mafyadan aldığınız borcu asla ödeyemezsiniz. Mafya hayırseverlik kurumu olmadığı için verdiği paranın her zaman daha fazlasını ister. Aldığınız miktarı faiziyle birlikte ödeseniz bile bir bahane bulunur ve hep daha fazlası istenir. Daha doğrusu, sizin posanızı çıkarana dek kanınızı emen bir örümcek ağına düşmüş olursunuz. Hindistan’ın başına gelen de tıpkı budur.
İngiltere dünyanın mafya babası olma yolunda ilerlerken, tüm dünyada kurduğu hegemonyayı ona sağlayan Hindistan’ın eti ve kanı oldu. 1840'lardaki Çin işgali kimin parasıyla finanse edildi? Patnaik der ki: "İngiltere’nin tüm dünyadaki emperyalist savaşlarının maliyetini her zaman Hintliler ödemek zorunda kaldı."
Ve sadece bu da değil. İngiltere, Hindistan'dan gelen düzenli haraç akışını, Avrupa ile Kanada-Avustralya gibi beyaz Avrupalıların yaşadığı kolonilerde kapitalizmin genişlemesini finanse etmede kullandı. Yani sadece İngiltere’nin sanayileşmesini değil, Batı dünyasının sanayileşmesini de bir mânâda Hindistan sağlamış oldu.
Fransa ve diğerleri
İngiltere dedik ama sadece İngiltere mi? Fransa, İspanya hatta minnacık Portekiz, Hollanda ve Belçika bile dünyanın dört bir yanında sömürge imparatorlukları kurdular. Tıpkı Hindistan’dan Londra’ya akan servet gibi diğer coğrafyalardan bu ülkelerin başkentlerine servetler akıp durdu. Özetle Avrupa, asırlar boyunca tüm dünyayı yağmaladı. Hiçbiri elbet bir İngiltere etmez, ancak Fransa örneği bile tek başına dehşet verici.
Doğu Hindistan Şirketi’nin kurduğu yağma sistemi pek kârlıydı ama “beterin beteri var” derler ya hani, sömürünün de bin beteri vardı. Şirket tasfiye edilip, 1858'de İngiliz Raj yönetimine geçilince sömürüde “çağ atlama” dönemi başlamış oldu. Bu yeni sistemde Hintli üreticilerin artık kendi mallarını doğrudan diğer ülkelere ihraç etmelerine izin verildi. Ancak bu izin elbette Hintlilerin inisiyatifine bırakılmadı. İngiltere, bu mallara yapılacak ödemenin Londra'da gerçekleşmesini şart koştu.
Afrika Diasporası Kalkınma Girişimi Başkanı Chihombori-Quao der ki: “Fransa'nın Afrika'dan yılda 500 milyar dolar çaldığını biliyoruz!” Ona göre bu hırsızlık, Fransa'nın Afrika’daki Frankofon ülkelere bağımsızlık vermeden önce imzalattığı sömürge anlaşmalarından kaynaklanıyor. Hangi ülkeler bunlar? Benin, Burkina Faso, Fildişi Sahili, Gine, Mali, Nijer, Senegal, Togo, Kamerun, Orta Afrika Cumhuriyeti, Çad, Kongo, Ekvator Ginesi ve Gabon.
Bu ülkeler yıllık gelirlerinin yüzde 85'ini Banque de France’a aktarmaya zorlandılar. Paris yönetimi sadece kalan yüzde15'i bu ülkelerin iç ihtiyaçları için ayrılmasına izin verdi. Bu paranın çoğu tahmin edileceği gibi halka değil işbirlikçi yöneticilerin ceplerine gitti. Fransa, bu ülkeleri İngiltere’nin Hindistan’ı borçlandırdığı gibi ağır bir borç batağına sürükledi. Tipik bir mafya örneği.
Fransa, Afrika’ya 1830 Cezayir işgaliyle bundan 200 yıl önce ayak bastı. Daha fazladır ya, hadi biz bu sömürü tarihini 100 yıldan hesap edelim. Yılda 500 milyardan toplamda 50 milyar dolar yapar. Bu rakam Fransa’nın gayrı safi milli hasılasına bölünürse içinden tam 14 Fransa çıkar. İngiltere’nin Hindistan’ı sömürmesiyle kıyas edilemez olsa da müthiş bir sömürüdür bu.
Avrupalı sömürgeciler, Patrice Lumumba gibi dik duran ve ülkesini seven liderleri darbeyle devirip işbirlikçi hainlere öldürttüler. Afrika’nın son 50 yılında onlarca ülkede 70’e yakın darbe yapılmışsa, bu ülkemizde aydın geçinen işbirlikçilerin söylediği gibi “demokrasi eksikliği”nden filan değil, Avrupa’nın kirli menfaatleri yüzündendir.
Avrupalı sömürgeciler, Patrice Lumumba gibi dik duran ve ülkesini seven liderleri darbeyle devirip işbirlikçi hainlere öldürttüler. Afrika’nın son 50 yılında onlarca ülkede 70’e yakın darbe yapılmışsa, bu ülkemizde aydın geçinen işbirlikçilerin söylediği gibi “demokrasi eksikliği”nden filan değil, Avrupa’nın kirli menfaatleri yüzündendir. Avrupa neden fakirleşiyor, şimdi anladınız mı? Sömürülen coğrafyalar artık ayağa kalkıyor, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupalı emperyalistlerin hevesleri kursaklarında kalıyor. Avrupa’nın yerini win-win esasına göre karşılıklı menfaatleri gözeten Türkiye gibi ülkeler almaya başlıyor.
Avrupa neden fakirleşiyor, şimdi anladınız mı?
Sömürülen coğrafyalar artık ayağa kalkıyor, İngiltere ve Fransa başta olmak üzere Avrupalı emperyalistlerin hevesleri kursaklarında kalıyor. Avrupa’nın yerini win-win esasına göre karşılıklı menfaatleri gözeten Türkiye gibi ülkeler almaya başlıyor.
Bunlar daha Avrupa’nın iyi günleri...
Asıl oyun bundan sonra başlıyor.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.