Bize barbar diyenlere de bakın! Bizim medeniyetimiz insanlığın zirvesidir
09:00, 11/07/2026, Cumartesi

Osmanlı.
Osmanlı hakimiyetindeki Yunanistan’ın bazı kısımları Venedik devletinin eline geçmişti. Venedik yönetimiyle Osmanlı yönetimini kıyaslayan Yunan halkı, artık Türk adâletinden uzakta kaldıkları için dert yanıyor, için için hasret ve pişmanlık duyuyordu. Çünkü medeni(!) Avrupalı dindaşları gelince barbar(!) Türk idaresinden kurtulup hürriyet ve refaha kavuşacaklarını sanmışlardı. Oysa tam tersi oldu. Venedik zulmünü bizzat yaşayınca gerçek medeniyetin, gerçek adaletin Türk idaresinde olduğunu anladılar ama iş işten geçmişti bir kere. Türk medeniyetinde aman dileyene asla kılıç kalkmadı. İsyan edip kan dökenler haricinde kimse cezalandırılmadı. Hele sivillere kimse elini bile süremedi. Hiçbir millete dilinden, dininden dolayı soykırım yapılmadı. Türk idaresi, hangi kökenden olursa olsun, hiçbir vatandaşının canına, malına, ırzına ve inancına ilişmedi.
Çin, dünyanın kesintisiz olarak bugüne gelen en büyük yerleşik medeniyeti olduğunu savunur ve bununla övünür. İlginçtir çünkü Çin medeniyetini kuran en eski iki hanedan Shang ile Zou’ya ait dinî/içtimâî sistemin devamını Çin’de değil bozkır milletlerinde görüyoruz. Shang hanedanının Shang-Di, Zou hanedanının ise Tian olarak tesmiye ettiği Gök Tanrı inancı, milattan önce 213 yılına kadar devam etti.
Peki, niçin yok oldu? Çin tarihinin en uzun hanedanı olarak 800 yıla yakın hüküm süren Zou iyice zayıflayınca yeni devletler ortaya çıktı ve bunlar uzun müddet birbirleriyle savaştı. Neticede milattan önce 221 yılında Çin’i ilk kez tek bir hanedan altında birleştiren Qin, diğerlerini yenip ülkenin tek hâkimi oldu.
Çin bir propaganda makinasıdır. Gerçekleri çarpıtmak üzerine tarihten gelen bir alışkanlığı vardır. O yüzden Çin hakkındaki bir gerçeği söylediğinizde büyük bir gürültü çıkarıp laf kalabalığında sizi susturmak için ellerinden geleni yaparlar. Denemesi bedava. Nitekim Çinli Hui Müslümanlarından olup akademik bir ortamda tanıştığımız ikiz kardeşlere Doğu Türkistan bahsini açtığımızda neler yaşandığına bizzat şahidiz. Doğu Türkistan’ın kadim Çin toprağı olduğunu hatta orada yaşayan halkın aslen Türk bile olmayıp sonradan Türkleştiğini iddia edecek kadar kendilerinden geçen zombiler bunlar.
Bozkırın izlerini tamamen sildiler
Çin’i kendi kurallarına göre yeniden formatlamadan yönetmenin mümkün olmadığına kanaat eden Qin başbakanı Li Si, eski inançlara ve geleneklere düşmandı. Bu düşmanlık ile milattan önce 213 yılında tüm eski kitapların yakılması ve âlimlerin gömülmesi emrini verdi. Böylece ülkenin geçmişle bağını kopardı. 1500 yıllık Gök Tanrı inancı da resmen silinmiş oldu.
Li Si’nin eski inançları yok etme kararını hangi hâdisenin ardından aldığını biliyor muydunuz? Sadece iki yıl önce, milattan önce 215 yılında Çin’in kuzeyini ele geçirmek için büyük bir Qin ordusu sefere çıktı ve Hun imparatoru Teoman’ı ağır bir mağlubiyete uğrattı. Hunlar da bilindiği gibi Gök Tanrı inancına sahipti. Çin’in kuzeyini ele geçiren Qin hükümdarı hemen Çin seddinin inşasına başladı. Böylece bozkırın izlerini önce maddi olarak yok etti, daha sonra eski kitapları yakarak mânevî etkisini de sıfırlamış oldu.
Shang ile Zou’nun tıpkı Hunlar gibi Gök Tanrı inancına sahip olduğu, dolayısıyla bozkır ile güçlü bağları olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Çin’i birleştiren Qin hanedanının da tipik Han Çinlisi olmayıp göçebe kökenden gelerek zamanla Çinlileştiği de ortada. Sadece iki imparator çıkaran ve 15 senede çöken Qin sonrası çıkan iç karışıklıkta iktidarı ilk kez bir Han subayı ele geçiriyor. Han Çinlisi dediğimiz kimlik bunların 400 yıllık iktidarı sürecinde mayalanıyor. Yani Qin hanedanı ülkeyi birleştirip bozkır etkisini sıfırladıktan sonra bunlar hazıra konmuş oluyor.
Bakın şu hâdise akışını hiçbir Çin tarihinde bulamazsınız. Çünkü bu bilgiler büyük bir itinayla bölük pörçük şekilde sağa sola dağıtılmıştır. İğneyle kuyu kazarak dağınık parçaları tek tek bulmak, sonra mânâlı bir bütünlüğe bağlamak zorunda kalırsınız. Şu hâdise akışında yer alan bilgilerin tümünü tek tek sorduğunuzda hiçbir Çinli sizi yalanlayamaz. Fakat bu şekilde birbirine bağlayıp bir realiteyi ortaya koyduğunuzda hemen inkâra yeltenirler.
Tipik Çin barbarlığı
Çin bir propaganda makinasıdır. Gerçekleri çarpıtmak üzerine tarihten gelen bir alışkanlığı vardır. O yüzden Çin hakkındaki bir gerçeği söylediğinizde büyük bir gürültü çıkarıp laf kalabalığında sizi susturmak için ellerinden geleni yaparlar. Denemesi bedava. Nitekim Çinli Hui Müslümanlarından olup akademik bir ortamda tanıştığımız ikiz kardeşlere Doğu Türkistan bahsini açtığımızda neler yaşandığına bizzat şahidiz. Doğu Türkistan’ın kadim Çin toprağı olduğunu hatta orada yaşayan halkın aslen Türk bile olmayıp sonradan Türkleştiğini iddia edecek kadar kendilerinden geçen zombiler bunlar.
Peki, bu gürültücü gürûh Çin tarihini, Türklerden bahseden eski Çin kroniklerini bilmiyor mu? Bu kroniklerde “Huihu” kelimesiyle Uygur Türklerine dair ayrı bölümler bulunduğunu okumadılar mı? Elbette okudular, bütün bunları bal gibi de biliyorlar ama tipik Çin barbarlığını sergileyip yalan ve inkâra sarılıyorlar.
Bütün bu azınlıkların içinde Müslüman Doğu Türkistan’ın yaşadığı dram ise hepsinden farklı. Diğerleri kültür cihetinden baskı görürken Doğu Türkistan halkının “eğitim kampları” adı altında kurulan toplama kamplarında her çeşit işkenceye maruz bırakıldığını ve bu işkenceler neticesinden ciddi sayıda ölüm vakalarının yaşandığını artık bütün dünya biliyor. Biliyor fakat kimseden Çin’e karşı bir itiraz yükselmiyor, tıpkı Gazze’de olduğu gibi herkes sessizce oturmuş bir milletin soykırıma uğramasını izliyor.
Bitmeyen bir eziklik
En başta dediğimiz gibi Çin, dünyanın kesintisiz olarak bugüne gelen en büyük yerleşik medeniyeti olduğunu söyler söylemesine de Çin’i bugüne değin Çinlilerden daha ziyade başka milletlerin yönettiğini onlardan asla duyamazsınız.
Shang ile Zou’nun tıpkı Hunlar gibi Gök Tanrı inancına sahip olduğu, dolayısıyla bozkır ile güçlü bağları olduğu inkâr edilemez bir gerçek. Çin’i birleştiren Qin hanedanının da tipik Han Çinlisi olmayıp göçebe kökenden gelerek zamanla Çinlileştiği de ortada. Sadece iki imparator çıkaran ve 15 senede çöken Qin sonrası çıkan iç karışıklıkta iktidarı ilk kez bir Han subayı ele geçiriyor. Han Çinlisi dediğimiz kimlik bunların 400 yıllık iktidarı sürecinde mayalanıyor. Yani Qin hanedanı ülkeyi birleştirip bozkır etkisini sıfırladıktan sonra bunlar hazıra konmuş oluyor.
Çin tarihinin altın zamanları bozkır kökenlere sahip Tang hanedanı döneminde yaşandı. Hatta hanedanın en meşhur imparatoru Taizong’un gençliğinde bir Göktürk prensi ile kan kardeşi olduğu ve onunla Türkçe konuştuğu bile söylenir. Taizong’un oğlu ise bozkır geleneklerine babasından daha çok sahip çıkmasıyla bilinir.
Roma kelimesi Latince midir? Britannica Ansiklopedisi’nin işaret ettiği gibi, Roma kelimesinin Latince kökenli olmadığı âdeta sırıtıyor. Romalı tarihçiler de tıpkı Çinli meslekdaşları gibi meselenin farkında ama hinlik peşinde. Ne yapıyorlar? Mitolojinin kesif sisleri arasından bir Yunan kökeni uydurmaya çalışıyorlar. Sonradan Romalı, aslen Etrüsk devşirmesi Vergilius ile Yunan kökenli Plutarkhos bunun bariz iki örneği. Fakat gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu var. Nitekim Philip Baldi, 2002 yılında basılan ‘Latin Dilinin Temelleri’ isimli kitabında, Roma isminin pekâlâ Etrüskçe nehir anlamına gelen ‘Rumon’ kelimesinden gelebileceğini söylüyor, şehrin Etrüsk köklerine işaret ediyor.

Tang imparatoru Taizong
Tang hâkimiyeti (618-907) 300 yıla yakın sürmüştür. Tang’dan sonra iktidara gelen Liao (916-1125), Kin (115-1234), Yuan (1271-1368) ve ülkeyi yöneten son hanedan Qing (1644-1911) de aslen Çinli olmayıp bozkır kökenlidir.
- Bozkır göçebeleri tarafından ilk defa devletleşen,
- bozkır göçebesi bir hanedan tarafından birleştirilip yeniden formatlanan,
- böylece bugünkü millî kimliğine kavuşan
- ve tarihinin uzun bir kesitinde bozkır halkları tarafından yönetilen ezik bir milletin, tarihî mevzular açıldığında kendini kaybedip zombiye dönüşmesi şaşılacak bir şey olmasa gerek.
Şimdi kafa yoralım. Roma’yı uzun bir süre yönettikleri ve Latinlerden çok daha üstün bir medeniyete sahip oldukları halde Etrüsklerin Latinleri imha etmeyi düşünmedikleri ortada. Bırakın imhayı, pasif bir asimilasyon politikası bile uygulamış olsalar bugün belki de Latin dilleri ve toplumlarından değil Etrüsk dilleri ve toplumlarından söz ediyor olurduk. Yalan mı? Romalılar azıcık palazlanınca hemen komşu Veii şehrine çullanmış, zenginliğiyle dillere destan bir şehri yağmaladıktan sonra sabanlarla sürüp haritadan yok etmişlerdi. Yaptıkları iş yağmanın, hırsızlığın, haydutluğun, çapulculuğun çok ötesinde bir şeydi. Bir şehri ele geçirip insanlarını öldürmekle, esir almakla yetinmeyen; koca bir medeniyetin, asırlar sonrasına kalacak bütün kültür mirasının üzerinden silindir gibi geçen amansız bir soykırım makinası...
Doğu Türkistan soykırımı sürüyor
Çin ezikliğinin son tezahürü 12 Mart 2026’da çıkarılan ‘Etnik Birlik ve İlerlemeyi Teşvik Yasası’ oldu. 2020 sayımına göre 1 milyar 425 milyonluk ülkenin yüzde 91 gibi ezici çoğunluğunu Han Çinlileri oluşturuyor. Toplamda 125 milyonu ancak bulan 55 farklı azınlık mevcut. Bu azınlıklar, komünizm maskesi takan ırkçı Çin devletinin zaten ağır kültür soykırımı altındayken şimdi bu soykırım alenileşti ve yasal bir nitelik kazandı.
Bütün bu azınlıkların içinde Müslüman Doğu Türkistan’ın yaşadığı dram ise hepsinden farklı. Diğerleri kültür cihetinden baskı görürken, Doğu Türkistan halkının “eğitim kampları” adı altında kurulan toplama kamplarında her çeşit işkenceye mâruz bırakıldığını ve bu işkenceler neticesinde ciddi sayıda ölüm vakalarının yaşandığını artık bütün dünya biliyor. Biliyor fakat kimseden Çin’e karşı bir itiraz yükselmiyor, tıpkı Gazze’de olduğu gibi herkes sessizce oturmuş bir milletin soykırıma uğramasını izliyor.
Medeniyet tasavvurunu niçin tartışmaya açtığımızın hikmetini anlamışsınızdır. “Medeniyet dediğin yerleşik olur, göçebelik barbarlıktır” klişesine tutunanların ipliğini pazara çıkarmak için nicedir meseleyi yazmak istiyorduk, kısmet bugüneymiş. Çin’den başladık, Roma ile devam edelim.
Kolomb’un Amerika kıtasında yaptıklarına bakınca kimin torunu olduğunu anlamak hiç de zor gelmiyor. Kolomb hakkında birçok kitap kaleme alan ABD’li tarihçi Samuel Eliot Morison bakın ne diyor? “1492’de bir yeryüzü cenneti olan Hispaniola Adası’ndaki tüm insanları yok etme siyaseti bu işin tek sorumlusu olan Kolomb tarafından başlatıldı. Çağdaş bir etnoloğa göre, 1492’de 300 bin olması gereken ada nüfusunun üçte biri 1494-1496 arasında öldürüldü. 1508’e gelindiğinde sağ kalan yerlilerin sayısı sadece 60 bin idi. 1548’de ise İspanyol resmi kronikçi Oviedo, adada yaşayan yerli nüfusun 500’ü bulduğundan emin değildi.”
Roma'nın kökleri nereye uzanıyor?
Meseleyi en başından alalım. Roma kelimesi Latince midir? Britannica Ansiklopedisi’nin işaret ettiği gibi, Roma kelimesinin Latince kökenli olmadığı âdeta sırıtıyor. Romalı tarihçiler de tıpkı Çinli meslektaşları gibi meselenin farkında ama hinlik peşinde.
Ne yapıyorlar? Mitolojinin kesif sisleri arasından bir Yunan kökeni uydurmaya çalışıyorlar. Sonradan Romalı, aslen Etrüsk devşirmesi Vergilius ile Yunan kökenli Plutarkhos bunun iki bariz örneği. Fakat gerçeklerin eninde sonunda ortaya çıkmak gibi bir huyu var. Nitekim Philip Baldi, 2002 yılında basılan ‘Latin Dilinin Temelleri’ isimli kitabında Roma isminin pekâlâ Etrüskçe nehir anlamına gelen ‘Rumon’ kelimesinden gelebileceğini söylüyor, şehrin Etrüsk köklerine işaret ediyor.
M.Ö. 753 yılında Roma kentini kurdukları söylenen Romulus ve Romus kardeşleri ele alalım. Roma şehrinin sembolü olarak bilinen ‘Lupa Capitolina’ isimli bronzdan mâmul o meşhur heykel kimin eseri? M.Ö. 500’lerde yapıldığı bilinen heykelin sanatçısı Romalı bir Latin değil çünkü. Tam aksine, ünlü Etrüsk sanatçısı Veii’li Vulca. Heykel o denli Etrüsk işi ki, yapılan itirazları inceleyen Roma sanatı uzmanı John Osborne, karbon testleriyle heykelin Etrüsk eseri olduğunu teyit etmek zorunda kalıyor.
Piskopos Las Casas, yerlileri Hristiyanlaştırmak için Amerika kıtasına ayak basan bir İspanyol asilzadesiydi. 40 yıl boyunca kıtada yaşananlara bizzat şahit oldu. Ve şöyle özetledi: “40 yıl boyunca kadın, erkek, çoluk çocuk tam 12 milyondan fazla yerli, Hıristiyanların iğrenç eylemleri ve zorbalıkları yüzünden can verdi. Bu rakam kesin ve doğrudur. 15 milyondan fazla kurban olduğunu düşünerek aslında iyimser bir tahminde bulunmuş oluyorum.”

Roma şehrinin sembolü Lupa Capitolina.
Efsaneler bir yana, Roma’nın bilinen tarihi Etrüsk krallarıyla başlıyor. Şehre yatırım yapan, onu büyütüp cazibe merkezi kılan Etrüsk medeniyeti. Peki, bugün Latin kimliğiyle modern Avrupa’nın temellerini atan Roma’yı herkes biliyorken muhteşem Etrüsk medeniyetini kim hatırlıyor?
Hırsızlık kanlarında var
Aslen Halikarnas (bugünkü Bodrum) doğumlu Dionysios “Roma’nın Gelenekleri”nde şöyle diyor:
“Roma İmparatorluğu’nun sıra dışı büyüklüğü kendini üç şeyde gösterir.
- Kemerli köprüler,
- taşla döşenmiş yollar,
- kanalların inşası.”
Bu üçünün de Etrüsk medeniyetine ait olduğunu ve bu medeniyete ait bütün izleri özenle silip yok eden hırsız Romalıların her şeyi kendilerine mâl ettiğini biliyor muydunuz?
Sadece bunlar mı, Roma denince akla gelen pek çok şey aslında Etrüsk eseri.
- Latin alfabesinin kökeni Etrüsk alfabesi.
- Roma ile özdeşleşen Gladyatör dövüşleri bir Etrüsk geleneği.
- Roma idari felsefesi ve konsüllerin 12 asker maiyetinde yürümesi gibi devlet gelenekleri Etrüsk yadigârı.
- Roma ve Doğu Roma’da imparatorlara has erguvan renkli pelerin, Etrüsk soylularının hâtırası.
- Roma ve Doğu Roma’da eğlencelerin yapıldığı hipodrom geleneği Etrüsk mirası.
- Dünyanın en eski kanalizasyon sistemlerinden biri olan Roma’daki Cloaca Maxima bizzat Etrüsk eseri.
- Roma mimarisindeki Toskana düzeni ve atrium gibi pek çok özellik aslen Etrüsk işi.
- Ordu düzenini, savaşta trompet kullanmayı ve phalanx şeklinde savaşmayı Romalılara
öğreten Etrüskler.
- Roma şehrindeki ilk mâbed olan Jüpiter Tapınağı ve Roma dinine ait hâkim unsurlar
Etrüsklere ait.
- Roma vatandaşı olmayanın giyemediği toga, Etrüsk giyim tarzından mülhem.
- Roma tiyatrosu Etrüsk geleneğinin devamından ibaret.
- Roma resim ve heykel sanatı, Etrüsk sanatının ağır etkisi altında.
- Roma, diş tedavisinde köprü yapma tekniğini Etrüsklerden öğrendi.
Ve daha nicesi...
Barbar Roma Etrüsk medeniyetine ne yaptılar
Roma’ya sadece 16 kilometre mesafede bulunan bir Veii şehri vardı, ne oldu bu şehre, akıbetini duyan var mı? Demin bahsi geçen Roma’nın sembolü dişi kurt heykelini armağan eden Etrüsk sanatçısı Vulca’nın şehridir bu.
Latince bir şiir anlatıyor aslında her şeyi...
Et Veii veteres, et vos tum regna fuistis
Et vestro posita est aurea sella foro
Nunc intra muros pastoris buccina lenti
Cantat, et in vestris ossibus arva metunt
Türkçesi şu:
Veii, eski bir kraliyet tacın vardı senin
Forumda, orta yerinde altın bir taht dururdu
Şimdi duvarlarında sadece çobanların düdüğü yankılanıyor
Küllerinin üzerinden başak başak yaz buğdayları sallanıyor
George Dennis’in “Etrüsk Ülkesinin Şehir ve Mezarlıkları” isimli kitabında yer alan bu şiir bize ne anlatıyor?
Altın tahta sahip bir kral tarafından yönetilen zengin bir şehrin, kısmen çobanların sürüleriyle gezdiği bir otlağa, kısmen de buğday ekili tarlalara dönüştüğünü...
Şehirleri tarla yaptılar
Roma’nın görkemli Veii şehrine ve Etrüsk medeniyetine neler ettiğini gelin, tarihçi Florus’a ait “Roma Tarihinin Özeti”nden okuyalım.
“Veii kentinin 10 yıl süren kuşatmaya direnmesi şehrin gücüne işaretti. Bütün kışı deriden çadırlar altında geçiren Romalı askerler, beklenen ödemenin yapılması üzerine gayrete geldi, şehri almadan geri dönmemek üzere ant içti. Nihayet şehri ele geçiren Roma askeri, Kral Tolumnius’un yağmalanan hazinesini Jüpiter tapınağına bağışladılar. Kenti düşüren ise ne kuşatma merdivenleri ne de genel saldırı oldu. Toprağı kazarak yerin altından geçitler açıp şehre girdiler. Alınan ganimet o kadar büyüktü ki onda biri Apollo tapınağına sunak olarak gitti. Ve bütün Roma halkına Veii kentinin sabanlarla sürülerek dümdüz edilmesi talimatı verildi. O günlerde Veii şehrinin başına bunlar geldi. Şimdi onun varlığından haberdar olan var mı, geriye hangi iz kaldı?”

Roma askeri Veii şehrini ele geçiriyor.
Şimdi kafa yoralım. Roma’yı uzun bir süre yönettikleri ve Latinlerden çok daha üstün bir medeniyete sahip oldukları halde Etrüsklerin Latinleri imha etmeyi düşünmedikleri ortada. Bırakın imhayı, pasif bir asimilasyon politikası bile uygulamış olsalar bugün belki de Latin dilleri ve toplumlarından değil Etrüsk dilleri ve toplumlarından söz ediyor olurduk. Yalan mı?
Fakat Etrüskler, Romalıların aksine yok etmeye programlı bir zihniyet taşımıyordu. Romalılar azıcık palazlanınca hemen komşu Veii şehrine çullanmış, zenginliğiyle dillere destan bir şehri yağmaladıktan sonra sabanlarla sürüp haritadan yok etmişlerdi. Yaptıkları iş yağmanın, hırsızlığın, haydutluğun, çapulculuğun çok ötesinde bir şeydi. Bir şehri ele geçirip insanlarını öldürmekle, esir almakla yetinmeyen; koca bir medeniyetin, asırlar sonrasına kalacak bütün kültür mirasının üzerinden silindir gibi geçen amansız bir soykırım makinası...
Roma işte bu yüzden belli zaman diliminde var olmuş bir imparatorluktan çok daha ötesidir. Her şeyden önce bir zihniyettir. Etrüsk ve Kartaca gibi antik çağın iki büyük medeniyetini ardında neredeyse iz bırakmadan kökünden kazımış bir terminatör ile karşı karşıyayız.
Soykırımın adı coğrafi keşif oldu
Kolomb’un Amerika kıtasında yaptıklarına bakınca kimin torunu olduğunu anlamak hiç de zor gelmiyor. Kolomb hakkında birçok kitap kaleme alan ABD’li tarihçi Samuel Eliot Morison bakın ne diyor?
“1492’de bir yeryüzü cenneti olan Hispaniola Adası’ndaki tüm insanları yok etme siyaseti bu işin tek sorumlusu olan Kolomb tarafından başlatıldı. Çağdaş bir etnoloğa göre, 1492’de 300 bin olması gereken ada nüfusunun üçte biri 1494-1496 arasında öldürüldü. 1508’e gelindiğinde sağ kalan yerlilerin sayısı sadece 60 bin idi. 1548’de ise İspanyol resmi kronikçi Oviedo, adada yaşayan yerli nüfusun 500’ü bulduğundan emin değildi.”

Soykırımcı Kolomb ve çetesi Amerika kıtasına ayak basıyor.
Amerika kıtasındaki zulmün bizzat şahidi olan İspanyol Piskopos Bartolome de Las Casas’ın sözlerine kulak verelim şimdi.
“Küba adası bugün neredeyse bomboş. Mutlulukla dolup taşan, büyük ve güzel San Juan ile Jamaika adaları yakılıp yıkılmış durumda. Kuzeyde Hispaniola ve Küba adalarına komşu olan Lucayes adalarını, Geants adalarıyla diğer irili ufaklı 60’dan fazla ada oluşturuyor. En kötüsü bile Sevilla Kralı’nın bahçesinden daha güzel ve verimli. Burası dünyanın en bereketli toprağı. Bir zamanlar 500 binden fazla insanın yaşadığı coğrafyada bugün hiç kimse kalmadı. İspanyollar bütün halkı Hispaniola adasına (bugünkü Haiti adası) götürüp öldürdüler.”
Piskopos Las Casas, yerlileri Hristiyanlaştırmak için Amerika kıtasına ayak basan bir İspanyol asilzadesiydi. 40 yıl boyunca kıtada yaşananlara bizzat şahit oldu. Ve şöyle özetledi:
“40 yıl boyunca kadın, erkek, çoluk çocuk tam 12 milyondan fazla yerli, Hıristiyanların iğrenç eylemleri ve zorbalıkları yüzünden can verdi. Bu rakam kesin ve doğrudur. 15 milyondan fazla kurban olduğunu düşünerek aslında iyimser bir tahminde bulunmuş oluyorum.”
Bizim medeniyetimiz insanlığın zirvesidir
“24'üne kadar burada rüzgârı bekledik, o zaman karaya çıktım. Kasabada Türk egemenliğine geri dönmeyi arzulayan ve hâlâ Türk egemenliği altında yaşayan ırkdaşlarının durumunu kıskanıyor görünen Yunanların huzursuzluğu ve hoşnutsuzluğu dışında kayda değer bir şeyle karşılaşmadım. Benimle beraber gelen Saica ve Purfer gemilerinin sahibine şöyle dediler: Siz yılda 2 veya 3 kron, hatta en zengin için 10 kron haraç ödeyerek evlerinizde dilediğiniz gibi davranabilir, dans edebilir, içebilir veya gülebilirsiniz, kimsenin size rahatsızlık vermesinden korkmanıza gerek yok. Ne bir yeniçeri ne de herhangi rütbeden başka bir asker veya sivil Türk, kendi içinizden gelerek hediye etmediğiniz sürece bedelini ödemeden bahçenizden tek bir armudu bile alamaz. Ayrıca Türklerin yasasına göre, içinde karınızın veya kızlarınızın bulunduğu evinize kimse ayak basmaya cür’et dahi edemez. Şayet buna teşebbüs eden olursa, hiçbir af bahis konusu olmadan ölüm cezası alır. Venedikliler ise Türklerin tam aksine evlerimizde ve bahçelerimizde destursuz cirit atıyorlar. Diledikleri her şeyi bize sormadan alıyorlar ve eğer şikâyetçi olursak bize hakaret ediyorlar. Kendi askerlerini bizim başımıza dikiyorlar. Subayları ahlâksızlık içinde yaşıyor, karılarımızı ve kızlarımızı alıp giderek gönül eğlendiriyor. Rahipleri de gelip sürekli tâciz ederek dinimize karşı bağırıp çağırıyor, bizi kendi inançlarını benimsemeye çağırıyor. Türkler böyle şeyleri asla akıllarından bile geçirmez ve size dilediğiniz kadar özgürlük bahşederler. İşte bütün bu mevzular yok mu, her gün bunların pişmanlığı içindeyiz."

De la Motraye Seyahatnamesi.
Bu satırları 1723 yılında Londra’da yayınlanan Aubry De la Motraye’nin “Travels through Europe, Asia and into parts of Africa / Avrupa, Asya ve Afrika'nın bazı bölgelerine seyahatler“ isimli eserinden aktardık.
O yıllarda Osmanlı hâkimiyetindeki Yunanistan’ın bazı kısımları Venedik devletinin eline geçmişti. Venedik yönetimiyle Osmanlı yönetimini kıyaslayan Yunan halkı, artık Türk adâletinden uzakta kaldıkları için dert yanıyor, için için hasret ve pişmanlık duyuyordu. Çünkü medeni(!) Avrupalı dindaşları gelince barbar(!) Türk idaresinden kurtulup hürriyet ve refaha kavuşacaklarını sanmışlardı. Oysa tam tersi oldu. Venedik zulmünü bizzat yaşayınca gerçek medeniyetin, gerçek adaletin Türk idaresinde olduğunu anladılar ama iş işten geçmişti bir kere.
● Türk medeniyetinde aman dileyene asla kılıç kalkmadı.
● İsyan edip kan dökenler haricinde kimse cezalandırılmadı.
● Hele sivillere kimse elini bile süremedi.
● Hiçbir millete dilinden, dininden dolayı soykırım yapılmadı.
● Türk idaresi, hangi kökenden olursa olsun, hiçbir vatandaşının canına, malına, ırzına ve inancına ilişmedi.
Ey bize barbar diye seslenenler!
Dönün aynaya bakın, asıl barbar sizsiniz!
Bizim medeniyetimiz insanlığın zirve noktasıdır!
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.