Geleneği yok sayan dini de yok saymıştır

İki-üç kat bina yapacak olan proje için mimarın, inşaat için ustanın yolunu tutuyor. Başı ağrıyan, dişi ağrıyan soluğu doktorda, hastanede alıyor. Fakat mesele din olunca, kimse işin ehline sormayı akıl etmiyor, nefsine hoş geleni tercih ediyor. Diğer ilimlerin hepsi dünyada mutlu olmak için var. Oysa din ilimleri hem dünya hem de ahirette mutluluğun anahtarı, sonsuz mutluluğa açılan bir kapı. Allah’a hamdolsun Müslümanız! Peki, dinimizi kimden öğreniyoruz? Allah’ın ayetlerine, Hz. Peygamber’in (sav) hadislerine, sahabelere ve mezhep alimlerine dil uzatanların cirit attığı bir vasatta bu soruyu kendimize hiç sorduk mu? Bu mühim mevzuyu üç değerli isimle, FSMVÜ İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan, Medeniyet Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Akif Dursun ve Sabahattin Zaim Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi Öğretim Üyesi Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım ile konuştuk. Takdirlerinize arz ediyoruz.
Mâlum, İzmir İlahiyat’tan birinin Hz. İsa ile Meryem validemiz hakkında söyledikleri, Mustafa İslâmoğlu ve benzeri isimlerin çıkışları, Mustafa Öztürk’ün Peygamber kızdı ve bunları Kur’an’a soktu gibi sözleri... Bunlar önceden de vardı belki ama sosyal medyanın yaygınlaşmasıyla daha görünür oldu, whatsapp gruplarında paylaşılır hâle geldi. Ne oluyor, nereye gidiyoruz?
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
İnanç fıtri bir ihtiyaç. İnsanlar bir şeye inanmak durumunda. Meşhur bir söz vardır ya, “İnandığın gibi yaşamazsan, yaşadığın gibi inanmaya başlarsın.” İnsanlar bulundukları durumu bir şekilde meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Biri de onlara bu malzemeyi veriyorsa, “Sen cennetliksin” diyorsa, bu da işlerine geliyor.

İngiliz Blunt ve İslam'ın geleceği
Önceden Yaşar Nuri, Zekeriya Beyaz ve İsmail Nacar gibi isimler vardı. Biri öldü, biri Alzaymır oldu, biri de gündemden düştü. Zekeriya Beyaz’a bile rahmet okutuyor bunlar. Onun ki horoz kurbanıydı falan. Şimdikiler işi iyice çığırından çıkardı. Bu hususta genel kanaatlerinizi bizimle paylaşır mısınız?
Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan:
İngiliz Wilfrid Scawen Blunt’ın “The Future of Islam / İslâm’ın Geleceği” kitabını okuduktan sonra bu işlerin fertlerin inisiyatifinde, kendi kendine olan işler olmadığını anlamış olduk. Durum büyük ölçüde böyle. Bunlar, insanımızın bilmesi gereken gerçekler. O yüzden konuşuyoruz. Bu meseleleri gündeme getirdiğiniz için size de bilhassa teşekkür ederim. Basınımızın vazifesi bu olmalı, insanlar bu konuları doğru bir şekilde öğrenmeli. Dine, imana merakı olmakla birlikte kendini yetiştirememiş insanlarımız bir şeyler duyunca ister istemez rağbet gösteriyor. İşin asıl tarafıysa bu fikirler nereden kaynaklanıyor, bunu ortaya koymak gerek. Bir kere İslâm adına dillendirilen yanlış fikirlerin çoğu kendi kendine oluşmuş değil. Alimler arasında ihtilaflı fikirlerin olması normal. Hz. Âdem’den beri gök kubbenin altında söylenmedik söz yok, ihtilaflar süregelmiştir. İslâm âlimleri arasında da tarih boyunca münakaşalar yapılmıştır. Zahid’ül Kevseri merhum, galiba Te’nib-ul Hatib’de idi, âlimlerin birbiriyle münazarasına “tenâtuh-ut tuyûs” yani tekelerin birbirlerini süsmesi gibidir diyordu. Böyle şeyler olur mânâsına.

‘Âlimlere tesir edip kendimize benzeteceğiz’
Sibeveyh’in kitabı bizde veya Araplarda değil de onlarda çıkmışsa bu bizim noksanımızdır. Onlar yapmışlar, doğru veya yanlış, neticede yapmışlar. Akademik yönden yapılan iyi işleri takdirle karşılıyorum. Fakat işin gerisinde ne var acaba? Bunu da bizim irdelememiz gerekir. Hatta bu bizim vazifemizdir.
Batılı adam yerini bilecek
O zaman “bunun arkasında kim var” sorusunu sormamız gerekiyor, öyle değil mi?
Bizde İslâm’a ilgi duyan Batılılara karşı bir zaaf söz konusu değil mi zaten?
Mevcut Müslüman alimlere verilmeyen itibarın yeni Müslüman olmuş birine verilmesi o şahsa da zulüm değil midir esasen?
Herkesi layık olduğu yere koymalıyız. Evet, değerlidir, bir fikir adamıdır, toplumda bir karşılığı belki vardır ama Müslüman oldu diye onu hemen başa geçirmek, bir önder gibi telakki etmek doğru değildir.
Gilad Atzmon ne dedi?
Gilad Atzmon’un şöyle bir sözü var. “Siz Müslümanlar çok safsınız, bir Yahudi hep Yahudi’dir. Müslüman da olsa, müfessir de olsa Yahudi’dir. Çünkü o, çocukluktan itibaren bir Yahudi olarak yetiştirilmiştir. Din değiştirebilir ama özündeki Yahudilikten dönmez.”
Dr. Akif Dursun:
Fakat bu çok ciddi bir itham olur. Yahudilik, kültürü itibariyle gittiği her yere bir damga vurur mânâsına mı söylüyor, yoksa hangi dine geçerse geçsin yeri geldiğinde operasyon için düğmeye basılır ve Yahudilerin menfaati için çalışır mânâsına mı?

Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Haince söylenmiş bir söz de olabilir bu. Bizden gidecek olanları siz damgalayın, İslâm’a girmelerine mâni olun gibisine.
Kendisi Yahudiliği reddeden, Filistin taraftarı, İsrail’e girmesi yasak olan biri söylüyor bunu.
İçimizdeki Taha Hüseyinler
Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan:
Delilini, belgesini görmedim, siz gazeteci olarak belge isteyebilirsiniz. Fakat yapılanları birbirine bağladığımda böyle bir durum ortaya çıkıyor. Arap dünyası olsun, Türkiye ve diğer İslâm beldeleri olsun, mevcut vaziyete bakınca dışarının etkisini görüyorsunuz. Mesela Mısır’dan Taha Hüseyin’i ele alalım. Ezher’de doktorasını yapmış, sonra Paris’teki Sorbonne Üniversitesi’ne gitmiş. Gözleri görmeyen Taha Hüseyin orada bir Fransız kızıyla evleniyor. Eşi Müslüman oluyor mu, evliliği nasıl yürüyor bunu bilmiyorum ama Taha Hüseyin’in eserlerinde ve fikirlerinde bariz bir Fransız damgası, Fransız kültürünün tesiri gözden kaçmıyor. Arap şiirine ve İslâm dinine dair eleştirileri mevcut. Yine radyoları dinlerken bakıyorum, Kahire Radyosu’nda mesela, Taha Hüseyin’den bahis geçmeyen hafta yok âdeta. Evet, iyi bir edebiyatçıdır, eserleri ortadadır ama koca Mısır’da başka edebiyatçı mı yok? Dışarının etkisi derken bunu kastediyorum. Bunlara verilen bir destek söz konusu. Öne çıkarılıyor böyle tipler. Afgani ve Abduh meselesi de bu şekilde. İran’da çıkan bir kitap var, burada Fransız bir kadınla mektuplaşmalar mevcut. Ayrıca mason teşkilatına girmişler.
Afgani masondu
Masonluğu Mısır’a taşıyan kişiler değil mi bunlar?
Netice itibariyle bu iki sınıf insan arasında bir fark var mıdır peki?
Şöyle bir fark söz konusu: Gafil olana gereği gibi deliller sunarak bir ikna ihtimali mevcut. İkna olup hatasından dönebilir. Hatadan dönmek de bir fazilettir.
Bir özür beyanına ihtiyaç olmuyor mu o vakit?
Tabi, mazide yaptıklarından özür dilemesi, yanlış yaptım demesi gerekiyor. Böylelerini ilzam edecek ilim ehline ihtiyaç var.
Türkiye'nin bir din politikası var mı?
Hatasından özür dileyip geri dönmek iyi de işin içine nefsî sıkıntılar giriyor sanki. Mesela biri çıkmış, Hz. Ebubekir için “Peygamber devrinde öyle gerekiyordu, erkeksen gel bugünün şartlarında Ebubekir ol” diyebiliyor. Bu şahsın dilinden Osmanlı da başkaları da kurtulamıyor. Üstelik Ehl-i Sünnet kimliği altında yapıyor bunu. Fatih Sultan Mehmed için “Dil öğreneceğine tefsir okusaydı” diyor mesela. Bunların bir kısmının da dışarda okuduklarını görüyoruz. Suud, İran, Mısır, Batı ülkeleri... Sıkıntılı tipleri tespit edip özel mi yetiştiriyorlar?
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Önce rahmete vesile olsun diye ahir ömründe evine gidip feraiz dersi aldığımız Ali Fikri Yavuz hocamdan bir nakille söze girelim. Mısır’a gideceğimiz dönemlerde kendisine gidip geliyorduk. “Hocam biz Mısır’a gidip okumak istiyoruz” dedik, bize “Ne yapacaksınız Mısır’a gidip de. Burada iki fakülte hariç maksat bir üniversite diploması almaksa alırsınız” demişti. İki fakülteden kastıysa ilahiyat ve hukuk fakülteleri idi.

Kastı neydi hocanın?
‘Müslümanları hıristiyan yapamayız fakat hıristiyan'a benzetebiliriz’
Dr. Akif Dursun:
Birincisi, küresel şeytanlar.
İkincisi, devletler.
Üçüncüsü papalık.
‘Neredeyse kıblemizi Paris'e çevirecektik...’
Bunlar daha çok avam galiba...
Evet bunların çoğu avam. Bir kısmı İslâm dünyasının şu andaki hâline çözüm bulmaya çalışıyor. En fazla okumuşlar arasında çıkıyor bunlar. Afgani ve Abduh söylemi gibi. Benim gördüğüm kadarıyla Abduh iyi niyetli olanlardan. Osmanlı hilafetinin yıkılma sürecinde bir sürü iyi niyetli insan var böyle. Mehmet Akif’i ayrıca zikretmeye gerek yok. Afgani’ye övgülerini biliyorsunuz. Said Nursi de öyle. Bunların dertleri şu: “İslâm ümmetinde bir yıkılma var. Ben buna bir çözüm bulmalıyım.” Ama bu güzel niyet, bazen yanlış neticelere yol açabiliyor.
‘Batıni fikirlerde farisi parmağı…’

Dr. Akif Dursun:
Mâlum pirincin içindeki en tehlikeli taş beyaz taştır. Bu insanlar gayet samimi olarak bir şeyler yapmak istiyorlar. İslâm tarihinde bunun çok güzel örnekleri var. Hem Hariciler hem de Mutezile. Kendilerince çok samimiler. Hariciler için zaten “onları alınlarındaki ve dizlerindeki secde izlerinden tanırdık” deniliyor.
Bugünkü DAEŞ ve El-Kaide gibi. Mutezile de o zamanki yeni Müslüman olanların getirdiği yanlış anlayışlar ve inançlarla mücadeleyi esas almışlar. Ancak zaman içerisinde farklı yönlere savrulmuş ve “mihne” diye anılan sürece yol açmışlar. Sonra batınî fikirler ortaya çıkmış. Bu da bazı insanlara cazip gelmiş. Halen de çok sayıda takipçisi var bu fikirlerin. Burada şunu ifade etmek gerekir ki,
tur. Bu şimdi de böyledir.
Batılılar sürekli ‘İnsan haklarına, kadın haklarına, hayvan haklarına dikkat etmiyorsunuz. Mâdem bu kadar iyisiniz neden geri kaldınız” argümanlarını öne sürüyor. Bazı iyi niyetliler de bunlara cevap vermek istiyor. Ama cevap vermek isterken küresel şeytanların ağına takılıyor.
Yani kendilerine yapılacak muhalefeti bile dizayn ediyorlar.
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Mesela İslâmcı bir ablamızın bir sözü var; “Benim Peygamberim böyle söylemez” diyor. Yani Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.v.) kavlini anlamayınca akıl ölçeğinden bakıp böyle bir sonuç çıkarıyor. Tehlikeli bir bakış açısı bu. ‘Benim aklım buna yetmiyor’ diyebilmeli bir insan.
Mesela şu anki modern Müslüman kadının Nisa suresi 34. âyete ciddi bir tepkisi var. Âyeti kabulleniyor ama sindiremiyor. Bir türlü çözemiyor içinde kalan ukdeyi.
Dr. Akif Dursun:
Çözemiyor ama dininden de vazgeçmek istemiyor. Sonra ‘aslında bu böyle değil’ demeye başlıyor.
Böylece güya dini yeniden insanlara benimsetecekler. Ama özet olarak bunlar tarih boyunca olmuş ve bundan sonra da olacak şeyler. Bunlar dengeli tutulduğunda ümmeti de diri tutar. Mesele ‘biz ne yapacağız?’ meselesi.
Bu yapılara dînî çevrelerden, siyasetten, Diyanet’ten, şöhreti yüksek cemaatlerden sizce yeterince tepki geliyor mu? Kamuoyu önünde kimseyi rencide etmeden toplumun da anlayabileceği şekilde sağlam reddiyeler var mı? Şayet varsa, neden bunlar fazla gündeme gelmiyor?
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Belki öncelikle, bu tür sapkınlıklara karşı halk olarak kendimizi nasıl koruyabiliriz kısmına eğilmeliyiz. Akif Dursun hocamla birlikte İmam Şatibi’nin Muvafakat’ını okuyoruz. Eserin hemen başında deniyor ki
Tarihte hocasız, kitaptan yetişmiş olan âlimlerden de misaller veriyor. “Bunlar ilmi alırlar belki ama ilmin yorumlanmasını ve sindirilmesini tam olarak alamazlar” diyor. Mesela bu örneklerden biri İbn Hazm. Onun müthiş zekasıyla hocasız yetişmiş biri olduğunu söylüyor. Bununla birlikte kitaplarda okuduklarıyla nerede duracağını kestirememiş biridir. Bunun bir benzeri olarak İbn Teymiye vardır tarihimizde. Onun için ‘şunun talebesidir’ diyebileceğimiz biri yok. Koruyucu olması hasebiyle bizim Osmanlı’dan beri gelen bir icazet geleneğimiz var. İcazet almış, hocaları tarafından onaylanmış kişileri belki öne çıkartmak gerekir.
Kitlelerin hocası olmak
Sadece bu mudur, yoksa kamuoyu tepkisinden, akademik unvan endişesinden kaynaklanan korkular da mevcut mu?
Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Kur’an’ı Kerim’i bize tefsir ediyor, yani ilk müfessirdi. Sonra mescidde talebe yetiştiriyor. Sonra o talebeler başka talebeleri yetiştiriyor. 20. yüzyıla kadar icazetle gelen bir ilim geleneği var. Bu birden kesilince imamesi kopan tespih gibi dağılıp Batı’dan gelen yeni usûlle ne olduğumuzu şaşırdık galiba…
Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan:
O şaşkınlık var tabi. Kazan’da bir konuşma yaparken bir Arap dinleyici ‘siz niye hilafeti kaldırdınız, harfleri değiştirdiniz’ falan diye sordu. Dedim ki, kardeşim, Türkiye’de ve dünyada Birinci Cihan Savaşı oldu. Dünya bir tsunami yaşadı, her şey hercümerc oldu. Bir sel geldi ki, her şeyi sildi süpürdü, yok etti. Şimdi her şey yavaş yavaş filizlenmeye başladı. Yani ben o zamanın işlerine cevap veremem. Hadi bizde böyle oldu, Arap coğrafyasında ne oldu? Sizde çok mu güzel şeyler oldu diye sordum. Yani olayları meydana geldikleri zamana ve zemine göre değerlendirmek zorundayız. Yoksa herkes birbirini suçlar. Dış güçlerin de istediği bu.
Namaz kılmayan İslamcılar
İslâmcılık yapıp da hiç namaz kılmayan bir kitle türedi. İslâm’ı kimseye bırakmıyor ama namaz da kılmıyor. Bunlar bir de güya münevver bir zümre. Buna dair ne düşünüyorsunuz?
Bugün Batı tarzı bir gelenek var. Eskiden hocanın karşısında diz çöküyordunuz. Hocayı seçiyordunuz. Hoca da talebeyi seçiyordu.
Dr. Akif Dursun:
İrade-i cüziye kalktı ortadan, herkes külli iradeye ram oldu.
Külli irade dediğiniz yeterli eğitim veremiyor. Diyanet mesela vaiz olmak isteyenleri yeniden eğitime sokuyor. Dini eğitimi YÖK yapıyor ama bunu istihdam eden Diyanet. Peki Diyanet bu işin tam olarak neresinde? Bir de istidad yerine puanla öğrenci doldurup içlerinden ulema, filozof, hekim, mimar çıkarmaya kalkmak ne kadar doğru?
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Ahlâk parametremiz yok, ahlâk ölçemiyoruz. Ancak skor ölçüyoruz. Ona göre başarılı olan bir yerlere giriyor.
Kabiliyeti test mi ölçer?
Kabiliyeti de ölçemiyoruz. Kabiliyet sadece test çözebilecek zekaya sahip olmak mıdır? Herkesin istidadı farklı değil mi?
Dr. Akif Dursun:
Şu an sadece üç ölçüm var. Matematik zekâ, sözel zekâ ve yabancı dil zekâsı. Çocuk mesela iyi bir sanatkâr olacak ama o ölçülmüyor.
Prof. Ahmet Turan Arslan:
Duygusal zekâ da ölçülemiyor.
Dr. Akif Dursun:
Duygusal zekâsı yüksek biri insanlarla çok iyi ilişkiler kurabilir. Organizasyon yapabilir. Ticari zekâsı çok iyidir. Ama bunların hiçbiri ölçülmüyor.
İnsan kaynağının hebası değil mi bu?
Medrese ile ilahiyat arasında bir çatışma olduğu kamuoyuna yansıyor. Siz hem medrese hem üniversite okumuş birisi olarak ne dersiniz? Nerede hata yapıyoruz, neyi düzeltmemiz lazım?
Dr. Akif Dursun:
Bu büyük bir iş. Kırık dökük herkes uğraşmaya çalışıyor. Önce Diyanet ile alakalı kısmı anlatayım. Tevhid-i Tedrisat Kanunu sebebiyle lise düzeyinde dini eğitim veren imam hatipleri Diyanet’e bağlayamıyoruz. Halbuki Diyanet’e bağlı olması lazım. YÖK sebebiyle de İlahiyatı bağlayamıyoruz. Yeni bir üniversite kurdu Diyanet Vakfı. Burada da YÖK’ün kurallarına bağlılar. Böyle bir handikap var.
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Herhalde bir hazırlık var. Enstitü kurma hazırlığı.
Prof. Ahmet Turan Arslan:
Diyanet akademisi bugün TBMM’den geçti.
Dr. Akif Dursun
: Harp okulu akademisi gibi mi hocam?
Prof. Ahmet Turan Arslan:
Belki de öyle bir şey yapacaklar. Detayları bilmiyorum.

Diyanet bu işin neresinde?
Dr. Akif Dursun:
Balkan ülkelerindeki Baş müftülük örgütlenmesinde dînî eğitim hep müftülüğe bağlıdır. Bulgaristan’da vazife yaptım. Hem İmam Hatip hem de Yüksek İslâm Enstitüsü Baş müftülüğe bağlı. Normali de budur. Bu eğitimin Diyanet tarafından verilmesi lazım.
Dr. Akif Dursun:
İşte Türkiye’nin şartları. Bu şartlar çerçevesinde ne kadar ne yapılabilirse. Medrese geleneği çok önemli bir gelenek. Fakat şunu da görmek lazım. Medrese geleneğimiz Osmanlı’nın son devrinde ne haldeydi? Ona da bakmak lazım.
Dr. Akif Dursun:
Medrese geleneğinin üstüne kapanmak da çok sağlıklı değil.
Dr. Akif Dursun:
Medrese geleneği ile yeni sistemin kattığı güzelliklerin birleşmesi taraftarıyım. Nasıl yapabiliriz? O hususta çalışan bir sürü yer var. İlahiyat ve İslâmî ilimler eğitimlerinin yanı sıra halka dersi veren vakıflar, dernekler; İSAR, İFTAM, İLEM, LADEP gibi hem İslamî ilimler hem de sosyal ilimler vermeye çalışan kurumlar var. Diyanet’in de bu konuda çalışmaları var. Şu anda bu süreç böyle gider. Daha sonra kanuni düzenlemelerin yapılması lazım.
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Neredeyse değil, tam öyleydi.
Aileler İngilizce peşinde
Dr. Akif Dursun:
Direnen okullardan olduğu halde. Böyle bir sosyolojik gerçekliğimiz var. Bu gerçeklik içinde dini en azından insanlara ulaştıralım diye bu tip liseler artırılıyor. Dini eğitim vermeyi önceleyen imam hatipler de var. Fakat onların puanları bu sefer düşüyor. Mesela Beyoğlu İmam Hatip. Oğlum, yeğenlerim orada okudu. Arapça hazırlık var. Benim çocuk oraya girdiğinde Kartal İmam Hatip ile yakındı seviyesi. Hatta önüne geçmek üzereydi. Sonra Kartal İmam Hatip İngilizce hazırlık başlattı. Böyle yapınca Arapça hazırlık olan bütün İmam Hatipleri geçmeye başladı. Çünkü
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Çok da İngilizleri sevdiğinden değil, piyasa böyle.
Dr. Akif Dursun:
Elbette kimsenin İngiliz sevdiğinden değil. Bu sosyolojik gerçekliği bilmemiz gerekiyor. Buna göre hareket etmemiz lazım. Eğer buna göre hareket etmezsek, planlar yaparsınız ama boşa çıkar. Mesela çok tartışılan bu katsayı meselesi. Bizim de hani çok kızdığımız bir mesele. Belki uygulansa düzgün bir şey. Çünkü katsayıda diyordu ki; lisede nereye gittiysen üniversiteyi orada oku. İyi niyetle bakarsak katsayının özelliği buydu. Sonucu öyle olmadı. Herkes çocuklarını meslek liselerinden aldı. İmam Hatip tahribatının yanında, büyük bir meslek lisesi tahribatı oluştu. Hatta ben “İmam Hatip’i gösterdiler meslek liselerini öldürdüler” diyorum. İmam-Hatipler büyük oranda durumu toparladı ama meslek liseleri bir türlü toparlayamadı kendini.
Prof. Ahmet Turan Arslan:
Amaç belki de buydu. Bilemiyoruz.
Dr. Akif Dursun:
Ben o kanaatteyim yani.
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Ben o kanaatte değilim hocam. İmam-Hatiplerin kapatılmasının arkasında belli bir kesime ait okulların önünü açmak vardı.
Dr. Akif Dursun:
Tabii ki öyle. Bu kararı alanlara İmam-Hatibi gösterdiler başka tahribatlar yaptılar diyorum.
Bir çıktısı da bu. Türkiye’de sanayinin belini büktüler.
Dr. Akif Dursun:
Bu sosyolojik gerçekliği bilerek hareket etmek lazım. Medrese geleneği ile -ki çok önemli bir gelenek gerçekten- şu anki sistemin birleştirilmesi lazım. Şu anda bu tip çalışmalar var. Haklarını yememek lazım. Allah razı olsun, ellerinden geleni yapan insanlar mevcut. Eğer arzu ederse her İlahiyat talebesi medrese usulü ile okutulan bir ders halkasına katılabilir. Öyle değil mi?
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Kendini yetiştirmek istiyorsa öyle.
Pozitif ayrımcılık var
Dr. Akif Dursun:
Hatta bir de burs alamayacak ilahiyatçı yok mesela. Ekonomik imkânlar önlerinde. Bütün öğrenciler o kadar yurt parası filan ödüyor. Genelde ilahiyatçılar bedava kalıyor, bedava okuyorlar. Yeter ki İslâmî ilimle ilgilen diye pozitif ayrımcılık var. Bunu da ayrıca söylemek lazım.
Tıbbi açıdan şüpheli bir durum zuhur ettiği zaman; “Tıpçılar ne diyorsa odur” kavliyle bütün eleştiri kanallarını kapatıyor ilahiyatçıların çoğu. Bir çok yanlışa kapı aralamaz mı bu? Doğru mudur bu tavır?
Peki, din adamlarının en azından bir kesiminin hem tıp ve ilahiyat, hem sosyoloji ve ilahiyat, hem psikoloji hem ilahiyat gibi multidisiplinler çalışması çözüm olabilir mi?
Dr. Akif Dursun:
Bu çok güzel bir teklif ve düşünce. Bununla alakalı bazı çalışmalar var ancak yetersiz. Ben de hukuk okuyanlara İslâm Hukuku yani fıkhı öğretmek için bir proje yapmıştım. Kısmen de uyguladık. Benzerini diğer disiplinler için de yapmak lazım. Mesela, tıp okuyanlara Tıbbi Nebevi, İbn Sina tıbbını, tıpla ilgili fıkıh bilgilerini öğreteceksiniz. Her gördüğüm tıpçıya takılıyorum. İbn-i Sina’nın El Kanun’unu öğretecek biri var mıdır memlekette? Bu projelere üst düzeyde sahip çıkmak ve imkan ayırmak gerekiyor. Özellikle sosyal bilimler ile dinî ilimlerin birlikte öğretildiği projelerin çok önemli olduğunu düşünüyorum.
Marifet iltifata tabidir
Sapkın görüşlerini açıklayanların sayısı diyelim ki 10 kişi olsun. Mutedil çizgide bulunan her halde 10 bin kişi vardır. Bu 10 bin kişiden sadece bir kişi konuşup kamuoyu önünde zor duruma düşüyorsa ve diğer 9 bin 990 kişi susarak bunu izliyorsa, burada problem yok mu?
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Biz Allah rahmet eylesin Emin Saraç Hocamla birebir okuduk. Bu medrese geleneği midir? Evet. Cebrail gelip Efendimiz (a.s.)’ın dizine dizini dayadı. Yanında sorular vardı, o soruları sordu. İki üç arkadaştık, hocamla beraber okuduk. Emin Saraç hocamın Osmanlı’dan anlattığı bir hâdise var. Kendisi görmemiş, görenlerden naklediyor.
Bunu gören talebenin hayalinde icazet veren âlim, hoca efendi olmak var. İltifat var, marifet ona yöneliyor. Şimdi öyle bir şey yok. Üniversite talebe ile ilişkimize baktığımız zaman ise not ilişkisi kurulduğunu görüyoruz. Asıl konuşulması gereken bu soğuk ilişkidir. Medresede ise sıcak bir ilişki vardır. Bizim ne yapıp ne edip medrese ile fakülteyi bir araya getirmemiz lazım.
Geleneği atmak yanlıştır
İslâm adına yalan yanlış konuşanları tanıma babında insanlara ne tavsiye edebilirsiniz? Şöyle kısa maddeler halinde.
Prof. Dr. Ahmet Turan Arslan:
1400-1500 yıllık geleneği bir çırpıda atmak yanlıştır. Hocalarımızdan biri de rahmetli Mehmet Sofuoğlu idi. Arapçayı okumuş fakat
Arkadaşlar da onunla dalga geçiyorlardı. Neyse, bir gün Taç kitabının birinci cildini okuyordum. Baktım ki bir hadis geçiyor, af ederseniz idrar abdesti bozar mı, bozmaz mı bahsinde. Farklı rivayetler var. Bu arkadaşa “Usûl-i Fıkıh okudun mu?” diye sordum. Yok okumadım dedi. Peki, hadis usulü okudun mu? Ona da yok dedi. Ben mezheplere uymam hadislere bakarım diyor. Gel dedim o zaman al sana hadis kitabı. Bu da var, bu da var. Hangisiyle amel edeceksin şimdi?
Derken rahmetli Sofuoğlu hoca geldi derse. Hocamdan müsaade isteyip arkadaşın ismini vermeden meseleyi kendisine arz ettim. “Ben Müslim’i tercüme ederken Arapça biliyorum, lügat de elimde ama baktım ki olmuyor. Bunun üzerine Ankara’da bulunan Hasan Hüsnü Erdem hocamın yanına gittim. ‘Bunları anlaman için şu şu hadis şerhlerine bakman lazım. Bakmadan bunları anlayamazsın’ dedi. Dediğini yapınca dünyanın kaç bucak olduğunu anladım. Daha önce şu bid’at, bu bid’at diye reddettiğim şeylerin hepsine tevbe ettim” demişti.
Konuya dönecek olursak; Kuran ve sünnete bağlılık ile geleneği muhafaza. Ekleyeceğimiz başka başlık var mıdır?
Dr. Akif Dursun:
Diyorsunuz ki aslında bize bir formül verin ki insanlar anlasın.
“Aslolan Kuran’dır” ve “Kuran ile sünnete dönmeliyiz” evet doğru, gayet güzel bir sözler bunlar. Ama içini neyle dolduruyorsun? “Mezhepleri devre dışı bırakmalıyız. Ben Rasülullah’a uyuyorum” dersen olmaz. Çünkü
“Bu ayeti anlamamışlar, mânâsını ben buldum” iddiasını taşıyanlar var, haşa vahiy geliyor demek ki kendisine.

“Dininizi kimden öğrendiğinize bakın”
Dr. Ahmet Hamdi Yıldırım:
Sahte din tâcirleri her zaman olmuştur, olmaya da devam edecek.
Bakınız hicri 5. Asırda Mısır’da Batini devleti var. Ezheri biliyorsunuz, Batinilik propagandası için kurmuşlar burayı.
Batinilik nedir? Allah’ın senin namazına, orucuna ihtiyacı yok. Haramları terk etmişsin, zinadan kaçmışsın, kumarı bırakmışsın, bunların hiçbirine Allah’ın ihtiyacı yok.
Nedir mesele? Senin kalbin temiz mi, sen ona bakacaksın. İşte bununla mücadele eden bir İmam Gazali çıkmış o dönemde. Ve bir kitap ve bir eser ortaya koymuş ki, başlığı bile çok güzel; “Din ilimlerinin canlandırılması”. Çok enteresan, hemen kitabın başına ilmi koymuş, ilmi teşvik eden ayetler hadisler.
Hadislerden birisi şu: “Allah, hakkında hayır murad ettiği kimseyi dinde fakih kılar.” Bu hadisin peşinden ise şunu ifade ediyor: “Zamanımızın hocalarına bakın, hayır bunların neresinde?” Çünkü din demek, fıkıh demek, ahiretin dünyadan hayırlı olduğunu bilmektir. Eğer bir hoca efendi insanları ahirete yönlendiriyorsa, ahiret endişesini gündeme getiriyorsa, kardeşim bu dünyada işini yoluna koyarsın ama Allah bunun hesabını ahirette sana sorar diyorsa bu ölçüye uymuş demektir.
İmam Gazzali bu sözü hicri 5.asırda söylüyor. Zamanın fakih fukahasına bakıyor, “bunlar Allah için fıkıh tahsil etmiyorlar” diyor. Niye? Çünkü döneminde vakıflar çoğalmış, orada fıkıh okuyanlara özel tahsisatlar var. İnsanlar dünyalık için buralara gidiyorlar. Bir hoca efendi insanları ahirete yönlendiriyor, ahiretteki hesabı gündeme getiriyorsa değerlidir. Diğer taraftan insanlar, üç buçuk kuruşluk bir mesele için elli tane danışmana danışıyorlar. Ama din meselesi olunca maşallah herkesin kendi görüşü var. Bunlardan sakınmak lazım. Din meselesi ciddi bir meseledir.
“Evvel yoğ idi işbu rivayet yeni çıktı”
Türkiye araba üretmeye kalktığı zaman herkesin ağzında bir söylem vardı, “kardeşim piyasaya girmek kolay mı?” yeni bir markayla gireceksin. Din alanında bir şey söyleyene atlıyoruz ama. Yani müşrikler bile, biz bunu analarımızdan atalarımızdan duymadık demedi mi? Müşrik iken bunu söylüyor da benim babam Müslüman, dedem Müslüman, dedemin babası, dedesi hepsi Müslüman. “Evvel yoğ idi, işbu rivayet yeni çıktı.” İyi de kim söylüyor bunu? Neye dayanarak söylüyor? Bunu sorma hakkımız var bizim. Bir silsile var öğrenmekte. En büyük problem bu silsilenin, bu geleneğin bitmesidir. Osmanlı’nın bırakın en güçlü devrini, yıkılma dönemine bakıyoruz da kimler yetişmiş kimler! Zahid el Kevseri, Mustafa Sabri, Hamdi Yazır gibi dev isimler. Bugün Hamdi Yazır’ın tefsirini onlarca profesörümüz sadeleştireceğim diye bir araya gelip ancak tahrif etti. Bırakın aşmayı, daha anlamaktan bile aciziz. Peki, bu adamı yetiştiren medrese nasıl bir medreseydi? Bir de bunu tasavvur etmek lazım.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.