İran’da devlet bekası ve fıkhın dönüşümü

Mehdi’den Önce Devrimden Sonra İran adlı son kitabı üzerinden araştırmacı-yazar Muhammed Berdibek ile İran’ı konuştuk: Velâyet-i Fakih’in kurduğu otoriteyi, seçimlerdeki anlam kaymasını ve nükleer eşiğin rejim mantığındaki yerini ele aldığımız kapsamlı bir söyleşi yaptık.
Ayetullah Humeyni’nin 1988 yılındaki o çok tartışılan fetvasından hareketle, devletin bekasını namaz, oruç ve hac gibi temel ibadetlerin dahi önüne geçiren bu yaklaşım ışığında; İran’da dinin devleti değil de devletin dini -kendi bekası uğruna- dönüştürdüğünü söyleyebilir miyiz?
Bence evet, burada Şiî fıkhının fiilen sekülerleştirildiğini söylemek kesinlikle mümkün. Ancak bu tespiti yaparken çok net bir ayrımı da korumak gerekiyor; Humeyni’nin yaptığı şey klasik anlamda devletin sekülerleşmesi değil, fıkhın bizzat modern devletin bekasına tâbi hâle getirilmesidir. Humeyni, klasik Şiî fıkhında "zarurî maslahat" olarak görülen o istisnai alanı o kadar genişletti ki, devletin varlığını dinin uygulanabilmesinin ön şartı hâline getirdi.
Humeyni’nin fetvasında bahsettiği o radikal fikir, yani ibadetlerin dahi devlet maslahatı için askıya alınabilir olması, aslında fıkhın kendi iç hiyerarşisinin modern bir siyasal akılla yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Ona göre ibadetler ertelenebilir; ancak devletin bekası asla askıya alınamaz. Bu noktada kutsallaşan devlet, artık yalnızca dini koruyan bir şemsiye değil; bizzat dinin yaşanabilirliğinin kurucu şartı olarak tanımlanır. Dolayısıyla burada söz konusu olan şey dini alandan çekmek değil, kutsalı devlet lehine yeniden tahkim etmektir.
Reklam
Bu çok hayatî bir nokta. Humeyni, Velâyet-i Fakih’i yalnızca İmam’ın yokluğunda geçici bir temsil makamı olarak görmedi; onu peygamberî otoritenin siyasal alandaki doğrudan devamı olarak yorumladı. Bu yorum, fakihi’nin yetki alanını son derece genişletmiş, hatta teorik olarak sınırlandırılamaz bir noktaya taşımıştır. Hamaney döneminde bu miras daha da kurumsallaşmış; yetkiler anayasal ve fiilî düzeyde neredeyse sınırsız bir mahiyet kazanmıştır. Sonuçta karşımıza çıkan tablo, fıkhın zayıfladığı bir yapı değil; aksine fıkhın, merkezî ve mutlak bir siyasal otoriteyi meşrulaştıracak biçimde yeniden kodlandığı bir düzendir.
Velayet-i Fakih Doktrini, mehdiciliği ortadan kaldırmaz
Şiî inancında yüzyıllardır süregelen "Mehdi gelene kadar meşru devlet kurulamaz" anlayışı meşhurdur. Siz bu anlayışın fiilen aşıldığını söylüyorsunuz. Peki, Mehdi’nin gelişini hızlandırma iddiasındaki popülist figürler ile bu bekleyişi kurumsal bir otoriteye dönüştüren geleneksel ulema arasındaki o teolojik gerilim, rejimi içeriden aşındırıyor mu?
Bence bu gerilim vardır; ancak çoğu zaman dışarıdan sanıldığından çok daha sınırlıdır. Mehdi’nin gelişini hızlandırma iddiasıyla siyaset yapanların sayısı azdır ve bunlar sistemin ana gövdesini temsil etmezler. Velâyet-i Fakih doktrini, Mehdiciliği ortadan kaldırmaz ancak onu "beklemeyi ve sabrı" devlet kontrolünde kurumsallaştırır. Mesela, Mehdi’nin zuhurunu hızlandırmak için pasifist kalmayı öneren Hüccetiye Cemaati gibi yapılar, devrimci devletin bekasını tehdit eden bir zihniyet olarak görüldüğü için tasfiye edilmiştir.
Ahmedinejad örneği de bu anlayışın bir yansımasıdır; onun ulemayı by-pass ederek Mehdi ile kurduğunu ima ettiği o doğrudan siyasal dil, muhafazakâr ulema tarafından bir tehdit olarak görülüp sınırlandırıldı. Asıl ve kalıcı gerilim Mehdici popülistlerle değil; Velâyet-i Fakih’in yetki alanını daraltmaya, onu anayasal ve denetlenebilir bir çerçeveye çekmeye çalışan reformistlerle yaşanmaktadır. Muhafazakârlar için rejimi asıl zorlayan hat, dinî aşırılıklar değil, otoritenin sınırlandırılması talebidir.
Reklam
İran'da birey ile kutsal arasında mesafe oluşması kaçınılmazdır
Burada iki ayrı düzeye bakmak zorundayız: Kamusal alan ve insanların zihin dünyası. Kamusal alanda Velâyet-i Fakih hâlâ sistemin en güçlü kurumu ve nihai meşruiyet kaynağıdır. Yasama, yürütme ve yargının nihai referansı orasıdır ve bu açıdan alternatifi olmayan bir yapıdır.
Bu noktada Devrim Muhafızları’nın artan gücü, genellikle yanlış biçimde rehberin zayıfladığı şeklinde okunuyor. Oysa Devrim Muhafızları’nın güçlenmesi, Velâyet-i Fakih’in gerilemesi değil; onun güvenlik, ekonomi ve dış politika alanlarındaki icra kapasitesinin genişlemesi anlamına gelir. Onlar bağımsız bir siyasal merkez değil, rejimin kurumsal koludur; gücünü rehberle kurduğu uyumdan alır.
Ancak zihin dünyasında ciddi bir aşınma olduğu inkâr edilemez. Kitapta özellikle vurguladığım üzere; din, ahlâkî bir referans olmaktan çıkıp gündelik hayatı sürekli denetleyen, sınırlayan ve yaptırım uygulayan bir otoriteye dönüştüğünde, birey ile kutsal arasında mesafe oluşması kaçınılmazdır. Bu durum yalnızca Velâyet-i Fakih’e özgü değil, genel bir din-iktidar ilişkisi problemidir. Yine de bu zihinsel aşınmayı doğrudan rejimin çözülmesiyle eşitlemek analitik olarak doğru olmaz. Tasfiyeler rejim açısından bir meşruiyet krizi değil, aksine yetki alanının netleştirilmesi olarak okunmuştur.
Evet, o erken tasfiyeler bugünkü hizipçiliğin zeminini oluşturdu; ancak devrimin kurucu mantığı açısından bu büyük ölçüde kaçınılmazdı. Çünkü hedeflenen düzen çoğulcu bir koalisyon değil, tek bir kurucu merkez etrafında bütünleşmiş ideolojik bir devletti. Humeyni için sol, sadece siyasal bir rakip değil; İslâmî düzenle bağdaşmayan materyalist bir dünya görüşünü temsil ediyordu. Milliyetçilerin tasfiyesi de bir sapma değil; onların Velâyet-i Fakih’i vazgeçilmez görmemelerinin doğal sonucuydu.
Bugün gördüğümüz hizipçilik ise o erken tasfiyelerin doğrudan devamı değil; rejimin kendi merkezî yapısı içindeki iç rekabetin ürünüdür. Çatışma artık rejim dışı aktörlerle değil, rejimin kabul edilmiş sınırları içindeki muhafazakâr, pragmatist ve sınırlı reformist eğilimler arasında yaşanmaktadır. Bu yönüyle bugünkü hizipçilik devrimin başarısızlığının değil, aksine kurucu merkezin yerleşmiş olmasının doğal bir sonucudur.
Reklam
"İşlemez" demek fazla iddialı olur; daha doğru ifadeyle sistemin seçimlere yüklediği işlev değişmiştir. Seçimler artık rejimi değiştiren değil, rejim içindeki dengeyi ayarlayan mekanizmalardır. Katılımın düşmesi önemli olsa da sistem meşruiyetini yalnızca sandıktan değil; güvenlik, istikrar ve devletin bekası gibi unsurlardan da üretmektedir.
Ahmedinejad bir kopuş değil, bir sınır ihlali örneğidir. Onun Mehdici dili, ulemanın denetimini by-pass eden ve ulemanın aracı konumunu tartışmalı hâle getiren bir yapıdaydı. Bu, otorite zincirinin ihlali olarak algılandı ve yalnızlaştırıldı. Paydari Cephesi ise Ahmedinejad’ın açtığı gedikten yürüyen bir yapı değil; tam tersine o gedikleri kapatma amacıyla ortaya çıkan bir "düzeltme refleksidir". Paydari, popülist Mehdiciliği değil, Velâyet-i Fakih merkezli itaati ve disiplinli muhafazakârlığı tahkim etmeyi hedefler.
Rejim açısından mesele verimlilik değil, kontrol edilebilirlik
Ekonomik kavgaya gelirsek; "Rekabet Ekonomisi" ile "Direniş Ekonomisi" çatışmasında Pasdaran ve bonyadların ağırlığı küresel entegrasyonun önündeki engel mi?
Evet, ancak muhafazakârlar açısından küresel entegrasyon sadece ekonomik bir model değil, siyasal bir risktir. Dışa açıklık; beraberinde denetim kaybı ve rejim üzerindeki dış baskıların artması ihtimalini taşır. "Direniş Ekonomisi" sadece yaptırımlara karşı geçici bir önlem değil; rejimin uzun vadeli güvenlik algısının bir parçasıdır. Rejim açısından mesele verimlilik değil, kontrol edilebilirliktir. Bu durum küresel sisteme entegrasyonu sınırlar ama bu, muhafazakâr bakış açısından göze alınmış bir bedeldir.
Bu söz, İran dış politikasındaki ikili yapıyı net özetliyor. Diplomasi vardır ancak sahada belirlenen güvenlik öncelikleriyle sınırlıdır. Dışişleri tamamen etkisiz değildir, ton ve üslup belirleyebilir; nitekim Ruhani döneminde dil değişmiştir ama bölgesel nüfuz politikası ve caydırıcılık anlayışı gibi temel öncelikler korunmuştur. Dış politika kişilere değil, rejimin bekâ algısına bağlı olarak şekillenir.
Burada asıl mesele rejimin "dokunulmazlık" arayışıdır. Irak ve Libya örnekleri, caydırıcılık üretmeyen rejimlerin dış müdahalelere karşı savunmasız kaldığını göstermiştir. Ancak bu caydırıcılık mutlaka fiilî silahlanma yoluyla sağlanmak zorunda değildir. "Nükleer belirsizlik" (gri alan), İran açısından işlevsel bir stratejidir hem pazarlık imkânı tanır hem de iç kamuoyunda direniş söylemini sürdürme fırsatı verir. Nükleer dosya bir "son hedef"ten ziyade, esnek ve stratejik belirsizlik üzerine kurulu bir araçtır.
Buna özellikle ihtiyatlı yaklaşmak gerekir. Ağır baskılar, ekonomik krizler ve toplumsal memnuniyetsizlikler açık. Ancak baskı altında olmak her zaman "çözülme" anlamına gelmez. Velâyet-i Fakih kurumsal düzeyde hâlâ sistemin en güçlü yapısıdır ve yasamanın, yürütmenin nihai referans noktasıdır. Rejim meşruiyetini sadece dinî söylemden değil; bağımsızlık, direniş ve dış müdahaleye karşı duruş gibi "millî anlatılardan" da üretmektedir.
Reklam
İran siyasal sistemi tarihsel olarak krizlerle yaşamayı öğrenmiş bir yapıdır; savaş ve yaptırımlar onun için istisnai değil yapısal deneyimlerdir. Zihinsel aşınma büyük olsa da; rejimin kontrolü muhafazakâr blokun elinde olduğu ve merkezî otorite dağılmadığı sürece, bu baskıların kısa vadede rejimi çözecek bir kırılmaya dönüşmesi beklenmemelidir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.