İlişkilerde talep ve tahakküm arasındaki denge

Talep etmek, insanidir. Kırılmak da insanidir. Fakat sevgiyi, karşı tarafın iradesini daraltan bir baskıya dönüştürmemek gerekir. Çünkü bir insanı sevmek, ondan her şeyi isteme hakkını bize vermez. Onun sınırını da gözetebilme sorumluluğunu omuzlarımıza yükler.
Küçük bir isteğimiz yerine gelmediğinde, çoğu zaman o isteğin kendisinden çok, içimizde bıraktığı duyguya takılırız. Bir sözümüz duyulmadığında, bir beklentimiz ertelendiğinde ya da içten içe beklediğimiz incelik bize ulaşmadığında, sessiz bir kırgınlık oluşabilir. İlk bakışta sıradan görünen bu anlar, aslında insan ilişkilerinde önemli bir noktaya işaret eder: İstemek nerede insani bir talep olarak kalır, nerede karşı tarafın iradesini daraltan bir baskıya dönüşür?
Hayatın doğal akışı, insanın her istediğinin gerçekleşmediği, her beklediğinin karşılık bulmadığı gerçeğini de içinde taşır. İnsan olarak ister, bekler ve umut ederiz; fakat her isteğimiz gerçekleşmeyebilir. Çünkü yalnızca kendi irademizin talepleriyle yaşamayız. Çevremizdeki insanların da kendilerine ait iç dünyaları, tercihleri, imkânları, sınırları ve yorgunlukları vardır. Lakin bizler, taleplerimizi çoğu zaman sevdiğimiz ve sevildiğimizi hissettiğimiz insanlara yöneltiriz. Birinin bizi sevmesi; anlaşılmayı, gözetilmeyi ve mümkün olduğunca yanımızda durmasını beklememize yol açabilir. Bunlar da oldukça insani beklentilerdir. Fakat ya beklediğimiz anda, beklediğimiz şekilde karşılık bulamazsak?
İnsan ilişkilerindeki kırılmalar, çoğu zaman bu noktada açığa çıkar. Muhabbetle bağ kurduğumuz insanların isteklerimizi yerine getir(e)memeleri, bazen yalnızca bir hayal kırıklığı olarak kalmaz. Kırgınlığa, siteme, suçlamaya ve zamanla karşı tarafı zorlayan bir tutuma dönüşebilir. Hâlbuki bir insanın bizi sevmesi, onun bizim her isteğimize karşılık vermekle yükümlü olduğu şeklinde anlaşılmamalıdır. Yakınlık, karşı tarafın özgürlüğünü ortadan kaldıran bir olgu değildir. Sevgi de insanı iradesiz bir karşılık verme zorunluluğuna taşımamalıdır.
Reklam
Bu bağlamda her istediğimizin yapılmaması, bize haksızlık edildiği şeklinde okunmamalıdır. Aksine insan her talebine karşılık bulmaya alıştığında, bir süre sonra itirazı saygısızlık, sınır koymayı sevgisizlik, fikirlerine muhalefeti ise kişiliğine yapılmış bir reddiye gibi algılayabilir. Oysa gündelik hayatın içinde küçük, sessiz ama etkisi uzun süren incinmeler olsa da bunların her biri, karşımızdaki insanın bize haksızlık ettiği anlamına gelmeyebilir. Bazen hayat istediğimiz gibi akmamıştır, bazen de karşımızdaki insan, beklediğimiz şeyi karşılayabilecek durumda değildir.
Yakın ilişkilerde bu çizgi daha da hassaslaşır. İnsan, sevdiği veya kendisine yakın gördüğü kişi üzerinde daha fazla söz hakkına sahip olduğunu düşünebilir. Oysa yakınlık, sınırsız tasarruf hakkından çok, daha fazla incelik ve dikkat sorumluluğu gerektiren bir bağdır. Bu noktada nezaketli ve dengeli olmak da güçsüzlük gibi okunmamalıdır. Hâlbuki ilişkilerde güç, her istediğini yaptırabilmekten ziyade, gücü varken onu incelikle kullanabilmekte aranmalıdır.
Talep ile tahakküm arasındaki ince çizgi, en çok yakın ilişkilerde ve gündelik temaslarda görünür hâle gelir. Fakat bu çizgiyi, yalnızca birinden bir şey istemek ve o isteğin yerine getirilip getirilmemesi üzerinden okumak eksik kalabilir. Bazen asıl dikkat, muhatabın hangi hâl üzere geldiğini, neyi taşıyabilecek durumda olduğunu ve o anda neye ihtiyaç duyduğunu sezebilmekte saklıdır. İnsan ilişkilerindeki bazı kırılmalar, yalnızca büyük karar anlarında değil; sıradan bir konuşmada, bir tebessümde veya bir yakınlaşma teşebbüsünde de ortaya çıkar. Herkes aynı anda, aynı yerde bulunuyor gibi görünse de bazen biri duyguda, diğeri düşüncede olabilir. Biri paylaşımda, diğeri hesapta kalır. Biri anda dururken, diğeri geçmişin veya geleceğin içinde oyalanır. Bu bakış, anlamlandırma ve zaman farkı, iletişimde görünmeyen arızalara yol açabilir.
Hani “anda kalmak” veya “anı yakalamak” diye bir yaklaşım var. Bu, genellikle insanın kendi iç dünyasıyla ilgili ele alınır. Hâlbuki insanın, yalnızca kendi anında kalması yeterli gelmez. Kendisi kadar muhatabının hâlini de dikkate alması gerekir. Belki de sağlıklı iletişimin ön şartlarından biri, aynı anın içinde buluşabilmektir. Çünkü sağlıklı ilişkiler, yalnızca aynı mekânda bulunmakla oluşmaz. Sağlıklı iletişim, birinin neşesine eşlik edebilmeyi, kırgınlığını hemen düzeltmeye çalışmadan dinleyebilmeyi ve muhabbetle gelen bir insana muhasebe defteri açmamayı gerektirir. Her doğru mesele, her anda konuşulmaz. Her haklı tespit, her zaman faydalı olmaz. İnsan bazen doğru şeyi, yanlış anda söylediğinde de incitir. Başkasının anında durabilmek, birlikte yola çıkan insanların birbirlerine karşı taşıdıkları sorumluluğu da hatırlatır. Çünkü insan ilişkileri, yalnızca iyi hissetmekten veya birbirinin neşesine ortak olmaktan ibaret değildir. Birlikte olmak, karşı tarafın yorgunluğuna, kırılganlığına, suskunluğuna ve anlaşılma ihtiyacına da nezaketle alan açabilmektir.
Reklam
Bütün incitme biçimlerini, yalnızca gerçekleştirilen davranışlar üzerinden değerlendirmemek gerekir. Bazen hayata geçirilmeyen veya eksik bırakılan şeyler de insanı yaralar. Birlikte yola çıkıp yarı yolda bırakmak, bir duygudaşlığı başlatıp sonra hiçbir şey olmamış gibi kendi içine çekilmek, beraber kurulmuş bir anlamı tek taraflı sahipsiz bırakmak da muhatapta ağır bir yara açabilir. Dolayısıyla mesele, yalnızca bir şeyi yapıp yapmamak değildir. Kurulan temasın muhatapta nasıl bir yer tuttuğunu da fark edebilmek gerekir.
Örneğin bir arkadaş, kardeş veya dost günün başında neşeli, açık ve paylaşmaya hazır bir hâlde gelebilir. O anda, belki sadece küçük bir tebessüm, kısa bir muhabbet veya sade bir temas bekliyordur. Fakat o anın sıcaklığı görülmek yerine geçmişte yaşanmış bir kırgınlık, daha önce yapılmış bir hata veya ileride tekrar edebileceği düşünülen bir davranış masaya yatırılırsa iletişimde arıza çıkar. Duygu ve paylaşım merkezli bir temas mümkünken, geçmişin veya geleceğin dosyalarını açmak, muhatabın muhabbet odağını dağıtır. Biri yaklaşmaya çalışırken diğeri hüküm kurmaya başlar, biri temas isterken diğeri çözümleme yapar. Bu nedenle kalbini açan bir insanı, akıl ve mantığın keskin tarafıyla yaralamamak gerekir.
Aslında bu durumun bir nedeni de muhatabı o anki hâliyle karşılayamamak, onu geçmişin yükü veya geleceğin ihtimalleriyle değerlendirmektir. Nitekim mevcut bir hadise üzerinden yargılanmak veya suçlanmak, insanın bir derece katlanabileceği bir durumdur. Çünkü ortada olmuş bitmiş, konuşulabilir ve izah edilebilir bir durum vardır. İnsan böyle bir zeminde kendini anlatabilir, gerekirse mahcubiyet duyabilir ve davranışını tashih etmeye çalışabilir. Fakat henüz gerçekleşmemiş, yalnızca gerçekleşebileceği varsayılan hadiseler üzerinden yargılandığında, insanın tahammülü azalabilir. Çünkü burada insan, yaptığından ziyade yapabileceği varsayılan bir şeyin muhtemel sonuçlarıyla yüzleştirilmiş olur.
Bu noktada incitmenin talep, beklenti ve zamanlamanın yanında, haklı görülen sözler üzerinden de ortaya çıkabildiğini görmek gerekir. İnsan bazen kaba bir sözle ya da sert bir tavırla incitir. Bazen de doğru gördüğü bir şeyi savunma biçimiyle kırıcı olabilir. Hatta iyilik yaptığını düşündüğü, muhatabını bir yanlıştan korumaya çalıştığı anlarda bile sözünün karşı tarafta nasıl bir iz bıraktığını fark etmeyebilir. Çünkü iyi niyet, her zaman doğru bir üslubu beraberinde getirmez. “Ben senin iyiliğini istiyorum,”; “Ben doğruyu söylüyorum,” veya “Ben hakikati savunuyorum,” gibi cümleler, dikkat edilmediğinde muhatabın kalbini gözeten bir davetten çok, onu sıkıştıran bir baskıya dönüşebilir. Bu sebeple doğruyu söylemek kadar, onu nasıl söylediğimiz de önemlidir. Her doğru söz, her zamanda, her zeminde ve her üslupla fayda doğurmaz. Muhatabın o an yorgun, kırgın ya da hazır olup olmadığını hesaba katmadan konuşmak, doğru sözün etkisini azaltabilir. Bazen söz, kalbe ulaşmak yerine muhatabı daha çok yorabilir. Burada nezaket, doğruyu saklamak anlamına gelmez. Aksine doğruyu, muhatabı kırmadan ve anlamasını kolaylaştıracak bir dille söylemektir. İnsan rahatsızlığını dile getirebilir, sınırını çizebilir, gerektiğinde itiraz edebilir. Fakat bunu yaparken karşısındakini ezmemeye, küçük düşürmemeye ve değersiz hissettirmemeye dikkat etmelidir. Asıl mesele, haklılığın bir baskı diline dönüşüp dönüşmediğini fark edebilmektir.
Bu hassasiyet, hakikati savunurken daha da önem kazanır. İnsan hakikati savunurken çoğu zaman doğru bir yerde durduğunu düşünür. Fakat haklı olmak, üslup ve niyet bakımından doğru yerde durmaya tek başına yetmeyebilir. Özellikle bilgisi, tecrübesi ya da sözü daha güçlü olan kişi, farkına varmadan karşısındakine üstün gelmek isteyebilir. Oysa hakikat, bir üstünlük aracına dönüştüğünde asli maksadından uzaklaşır ve muhatapla kurulan muhabbete zarar verir.
Reklam
Bu konuda İmâm-ı Âzam Ebû Hanîfe’ye nispet edilen bir tavsiye hatırlanabilir. Rivayete göre Ebû Hanîfe, oğlu Hammâd’ı bir kelam meselesinde münazara ederken görünce onu uyarır. Hammâd, “Siz de münazara ederdiniz, bizi niçin menediyorsunuz?” diye sorunca Ebû Hanîfe’nin cevabı şu yönde olur, “Biz, Hakk’ın galebesi için konuşurduk; muhatabımız yanılır diye başımızda kuş varmış gibi dikkatli davranırdık. Siz ise karşınızdakinin yanılmasını ister gibisiniz.” Bu söz, hakikati savunurken asıl meselenin yalnızca doğruyu söylemek olmadığını gösterir. İnsan, bazen doğru bir sözün arkasına saklanarak kendi nefsini öne çıkarabilir. Böyle olunca maksat hakikatin anlaşılması değil, karşı tarafın yenilmesi hâline gelir. Hâlbuki hakikat, muhatabı kırmadan ve küçük düşürmeden
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.