Ahmet Yakupoğlu’nun sanatında kendilik ve hafıza

Türkiye kültür mirasını özünden kavrayan ve bu yolda efsanevi çaba harcayan Ünver, Kütahya’daki bir kütüphanede Yakupoğlu’nu kısa bir sınavdan geçirmiş sonra da kendi evrenine almıştır.
Oscar Ödülü’nü reddetme yürekliliğini göstermiş Marlon Brando’yu anlatan belgesel-filmde ses adeta görüntünün önüne geçer. Listen to Me Marlon, bir görüntü sanatı olan sinemayı, özne-sesin merkezinden yeniden elekten geçirir. Belgesel ilerledikçe anlatıcı ses, perde perde yükselir ve Marlon Brando’yu salt bir oyuncu olmanın ilerisine taşır. “Sanatın kalıbı veya görüntüsü bir değerdir belki fakat özü insandır.” denilmek istenir. Böylelikle oyuncu, yönetmenin verdiği rolü giyinen değil o olabilen kişiye dönüşür. Sözgelimi Baba filmi izlendiğinde Marlon Brando, sanki bütün babaların atası haline gelir. Listen to Me Marlon, belgesel sinemaya kurgusunun yanı sıra öznesine olan yaklaşımıyla da yeni bir biçim kazandırır ve başka sanatçıları çözümleyip anlamaya da olanak sağlar. Alttan alta, hatta Oscar Ödülü’nü reddederken bile Brando, sadece seçilmiş olmayı değil başkasının seçkini olmaya da karşı gelir. Ahmet Yakupoğlu ile Marlon Brando’nun temsilini beraber düşünmenize imkân veren ve bir başka zamanda, başka amaçla gerçekleştirilen bir işi diğeriyle uyuşturan nokta da tam burasıdır. Yakupoğlu kendisiyle yapılmış ve yaklaşık 2,5 saatlik ses kaydında, tıpkı Brando gibi yine bir görsel sanat olan resmin ötesine taşır sesi. Ses; anlatıcının ruhu, kişiliği ve yuvasına dönüşür. Resim; pek çok özü, duyguyu, düşü, ışığı ve rengi sinesinde barındırabilir fakat biz Ahmet Yakupoğlu’nun konuşmasında özgürce çerçevenin dışına çıkarız. Sadece bu kadar değil, Osman Hamdi Bey’den Abdülmecit Efendi’ye, Şeker Ahmet Paşa’dan Bedri Rahmi’ye gelinceye değin yine bir seçkinler uğraşı vasfı taşıyan resim; Ahmet Yakupoğlu’nun şahsında Anadolu’ya ve orta sınıfa dahil olur. Ne seçilmiştir ne de seçilmeye imkân vermiştir çünkü. Kendilik ana ilkedir.
Ahmet Yakupoğlu sosyolojik olduğu kadar insan psikolojisinin halleriyle bezeli konuşmasının bir yerinde, Kütahya’da babası için satın aldığı kışlık odundan söz açar. Yaşlı anne ve babası mütevazı bir evde yaşamakta ve yaklaşan kışı nasıl geçireceklerini düşünmektedir. Henüz, Sanayii Nefise Mektebi’nde öğrenci iken Kütahya Valiliği adına yaptığı resimden kazandığı parayla odun almıştır Yakupoğlu eve. Hem de babasını şaşırtacak miktarda. Oğlunun İstanbul’a gidip gelişlerinde tam olarak ne olacağını kestiremeyen baba, odun gibi hayati bir karşılık görünce sanatın para etmesine şaşırmıştır. Dönemin valisinin bu konudaki çabası ise devlet nezdinde resim sanatının o yıllardaki popülaritesini gösterir. Şüphesiz Ahmet Yakupoğlu, Süheyl Ünver’in keşfidir sonuçta. Türkiye kültür mirasını bütün retlerin dışında özünden kavrayan ve bu yolda efsanevi çaba harcayan Ünver, Kütahya’daki bir kütüphanede Yakupoğlu’nu kısa bir sınavdan geçirmiş sonra da kendi evrenine almıştır. Eski kültürden miras olan “patronaj” böylelikle onun şahsında sosyal bir kişiliğe bürünmüş, Ünver sadece taşıyıcı değil icattı olmayı başarmıştır. Bir tıp profesörü olmasına rağmen gönül düşürdüğü alanlar, onun isminin yaşama sigortasıdır da. Kütahya’daki merkez kütüphanenin usanmaz müdavimi Ahmet Yakupoğlu burada Süheyl Ünver tarafından sınava tâbi tutulur. Peygamber önüne serilen levha misali “Oku!” hitabıyla karşılaşır Yakupoğlu. “Oku ve anladığını resmet!” Bu an, her zaman çarpıcı gelir dikkatli bir göze. Çünkü resmi hayalden, düş gücünden değil önce metnin ve dilin içinden (kültür demektir bu) çıkarma fikrine bağlayarak, esasın mantığı çözülür. Bakmak hâller içinde bir hâl değil merkezinde kültürel nazar olan bir özdeğe yerleştirilmeye çalışılır. Sonradan, ressam olarak belirdikçe Yakupoğlu, bu ilk anın şuuruyla yola çıkacaktır. Bir Anadolu efsanesidir, ressamın Ünver önünde okuduğu. Efsane metinlerinin doğası bize, çıkış adına da bir fikir verir. Durağan değil coşan yapısıyla efsane anlatıları görselliğe sarmalanmış haldedir. Gerçekten göğe akan doğalarıyla destanlar yıldız misali bu sebepten hep parlarlar.
“Çalışel”, Ahmet Yakupoğlu’nun soy ismidir. Eser yoğunluğuna bakıldığında, bu ismi çoktan hak eder o. Ne var ki Kütahyalı kalmak fikri, aile köküyle uyuşarak sonradan Yakupoğlu olur. Onu içerden besleyen Kütahya bir odaktır aslında. Şehzade şehri olması, Germiyan Beyliği bağlantısı, Mevlevihane’nin erken zamandaki teşekkülü yadsınamaz. Süheyl Ünver’i buraya çeken Vahit Paşa Kütüphanesi’nin yazma eser zenginliğinde böylesi taraflar vardır. Kültürel iklim çoklukla yeteneği mayalayıp kabartır. Yakupoğlu’nun hayat ve eserinde görülen iki temel istikamet özellikle sezilmelidir. İçe dönük karakteriyle Kütahya onu mayalarken resim gibi görsel bir sanata tutulmakla İstanbul varlığının idesi olur. Zaten, Ahmet Yakupoğlu’nu Cumhuriyet resim sanatında vasıflı kılan ayrışım da burada düğümlenir. Çok içten gelen bir sezişle Yakupoğlu hem İstanbul’un hem de Kütahya’nın yıkılışını fark etmiştir. Bir gün artık hayatta kalmayacak bu maddi ve sembolik izleri canhıraş şekilde saklamaya koyulmuştur. İstanbul başta Boğaziçi olmak üzere manzaraları ve yapılarıyla resimde saklanırken, Anadolu’nun renkli olduğu kadar kültürel zevki yüksek mekânı Kütahya, aynı refleksle gündemine dahil olur. Güzel Sanatlar Akademisi’nde Feyhaman Duran çizgisine yönelmesinde de bu saikler vardır.
Reklam
Süheyl Ünver, Halil Dikmen, Feyhaman Duran. Bu üç başat özneden düzülen değerler, Ahmet Yakupoğlu’nun geleceğini belirler. Kültür tarihi-inanç, resim ve musiki ile çerçevelenir aslında varlığı. Süheyl Ünver’in sadece bir arkeolog gibi değil bir kâşif gibi çalışması, bu bağlamda Yakupoğlu’nu hem Halil Dikmen hem de Feyhaman Duran’a yönlendirmesi tesadüf sayılamaz. İstidat mizaç olurken sanat hayat tacı olur. Hatta şöyle söylemek abartı sayılmaz; Yakupoğlu, empresyonizmi yerlileştirir. Gördüğünü yaşaması kılar. Sadece merakla değil yetenek kadar arzuyla musikiye yönelirken yine bir resim enstrümanı sayılması gereken ney’e gönül düşürür. İlk bakışta soyut bir saz sanılır ney. Oysa musikide onun kadar resim çizme kabiliyetine sahip pek az alet bulunur. Sesi her perdede görsel karakter şeklinde analiz eder. Sonra da yalın bir gerçeklikle yere bastırır. Görsel olarak da zaten baştan aşağı kollarını gövdesine birleştirmiş insana benzer ney. Çünkü kamıştan yapılan ney tıpkı insanın nefes alması benzeri, kendine bağlıdır. Dışarıdan ona nefes doldurulamaz. Hayat, nefes alıp vermekle mümkündür. Ney de nefesi, hayat halinde sembolik perdelere dönüştürür. Her bir boğumu ve deliği hayatiyet kaynağıdır. Tek parça dokuz boğum olmak kaderdir. Kutsal ve bütünlük eski Türk kültüründe dokuz ile birleştirilir.
Ahmet Yakup oğlu üç halden oluşur: Konuşmasına maya katan Kütahya ağzındaki yerellik, Süheyl Ünver ipeğinden sağılan İstanbul ile tasavvuf ve Halil Dikmen ufkundan devşirilen musiki nimetleri. Resim, minyatür, renk, çizgi bir kalendermeşrep öznede iktidar tutkusunu toprağa gömmüş zarif bir şehzadenin gözyaşıyla can bulur daima. Listen to Me Marlon ne kadar kalbe dokunursa Yakupoğlu’nun hayatı kadar eserleri de aynı işlevi görür.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.