Devlet ve şair ilişkisi: Dağlarca üzerinden bir okuma

Kravatı devletleştirmek, ona bir sınıf vasfı kazandırmak, Cumhuriyet tarihinin meziyetleri arasındaydı. Dağlarca ise kravatı; iki insan arasındaki görüşme dileğine bağlayarak aslında devleti nerede söndürdüğünü de imlemiş olmuyor muydu?
Mustafa Kemal’in Çankaya Sofrası’nda Yahya Kemal’in “Fenomen efendim fenome.” sözü diriliğini hâlâ koruyor. Behçet Kemal Çağlar’ın da hazır bulunduğu mecliste söz şiire gelmiş anlatıldığına göre. Ve irade üzerine B. K. Çağlar hayli heyecanlı bir şiir okumuş. Bu okuyuş üzerine ‘Ebedi Şef’, şiiri nasıl bulduğunu sormuş Yahya Kemal’e. Kendi Gök Kubbemiz şairi, biraz da gövdesinden beklenen sükunetle “fenomen” diyebilmiş. Niçin Frenkçe bir tabir kullandığını anlamak zor değil. Çoğu yerde kelimenin muallaklığı/muğlaklığı herkesi kurtarır. Phénomène, Fransızca bir kelimedir ve ses kadar şekil yönünden de uçuk bir yapıya sahiptir. Felsefi derinliği bir meslek olacak denli geniş bu kelimeyi, Mustafa Kemal’in Fransızca bilgisiyle süzeceğini elbette bilir Yahya Kemal. Gelecek karşı bir soruya ya da tepkiye göre zihnini iyice tartmış olmalı Ahmet Haşim’in iğneleyici niteleyişiyle ‘Nişli Agah’. Fakat korkulan olmaz ya da Mustafa Kemal her şeyi arada bırakır. Tam birbirine benzemese de belki bu hadiseden bir on yıl sonra Stalin, Pasternak’a Osip Mandelştam’ın iyi bir şair olup olmadığını ve aralarında bir arkadaşlık bağının mevcudiyetini soracaktır telefonda. Stephen Kotkin, abide biyografisinde bu konuşmanın detaylarını yazar. Devlet, şairi, şaire sorduğunda cümlenin ateşi yükselir. Belki de asıl “fenomenolojik ilişki” devlet ile şair arasındaki gelgittedir ve devreyle şartlara göre gerilip sakinleşir olgu. Öyleyse şiir, devlete göre değil şaire göre boy kazanır.

“Memnunuz aybaşlarında cihandan ve hükümetten” diye bir mısraı var Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın. Başlangıçta Cahit Sıtkı Tarancı ile Necip Fazıl şiirlerinin nebulasında çalkalanan Dağlarca şiiri, Havaya Çizilen Dünya’da kendi kıpırtılarını hissettirir. Çocuk ve Allah yazıldığı zaman ise Dağlarca bir “dil devleti” kurar kendi ülkesinde. Bu dil devletinin yüceliğinin hep farkında olacaktır Dağlarca ve devlete değil devletin kendisine yaklaşmasını bekleyecektir. Sonuçta o bir memur askerdir, aileden ve doğal bir şekilde devlet duygusu laik bir din hükmü kazanır. Fakat, İnönüler yanında İstanbul Fetih Destanı’nı da yazan odur. Malazgirt Ululaması, Çanakkale Destanı, Kubilay Destanı; Dağlarca’dan gelir. Sivaslı Karınca ile Asu arasında bir duyusal koşutluk elbette yoktur ama Dağlarca’yı Cumhuriyetçi ve Devletçi hatta Kemalistlerden ayıran; onun, her birinin kurucusu olmaya soyunmasıdır. Evet bu bağlamda Dağlarca devlet altı değildir. O sebepten olacak cenazesinde genelkurmay başkanlığı yapmış askerler görülmüştür. Hatta şöyle denilebilir binlerce sayfalık yayımlanan ve henüz yayımlanmayan şiiriyle Dağlarca bu yeni devletin sözlüğünü de yapar. Uzaya dek çıkar bu dil. Uzay devletini de ilkin o çatar dille.
Eğer bir Cumhurbaşkanı Sofrası’nda Dağlarca’dan şiir okuması istense bunu yapar mıydı? Bu soruya birden cevap vermek gereksiz. Turgut Uyar, Seka Kâğıt Fabrikası’nda memur olarak çalışırken Bülent Ecevit ziyaretine gitmiş. Uyar’ın amirine “Memurunuz şair Turgut Uyar ile izniniz olursa görüşebilir miyim?” diye sormuş. Ecevit’in iktidarını yani devleti omzundan sıyırıp bir şairin ziyareti adına gösterdiği incelik düşündürücüdür. Şair ve Patron kitabında Halil İnalcık, devlet- şair ilişkilerine patronaj kavramı üzerinden projeksiyonlar sunar. Batı’da ve Doğu’da patronaj hep olmuştur lakin hem şair hem devlet açısından zemin daima oynaktır. Devletin oyunu ele geçirdiği devirlerde “fenomen” nitelemesi felsefedeki “fenomonoloji”ye kadar sünebilir. Bu sünüşte yaralı kim çıkar? Yara kimin yarasıdır? Şair yaralandığı zaman devletin devlet yaralandığı zaman şairin dilindeki ecza tedaviye yarar mı? Hışmıyla Nefi’yi sarayın ahırında boğduran bir gelenek Çankaya Sofrası’nda “fenomen” çadırını açtırınca hangi istikamette kurulur “uğraş yeri”?
Reklam
Dağlarca hakkında çok farklı anlatılar var. Özellikle bireysel ilişkilerinde yaralayıcı olduğu hatta kötü ve kötücül bir kişiliğe sahip olduğu bile dile dökülüyor. Asker mizaç mı yoksa ırasındaki sertlik onu böylesine yer yer saldırgan yapan? Ölümünden bir süre önce, TRT aktif çalıştığım dönemde, Dağlarca için özel bir bölüm hazırlamak istedi çalışma arkadaşlarım. Onlara sadece selamımla “TRT’den aradığınızı söyleyin.” demiştim. Çünkü bir süredir medyaya kızgındı ve kimseyle görüşmüyordu. Tereddütsüz kabul etmiş “devlet kanalı” olduğu için. Bir de şartı var. Beklediği gün, saat onu on geçe ziline basılacak, dokuz geçe veya on bir geçe basılırsa kapı açılmayacakmış! Başka şartı yok. Lakin o gün İstanbul’da NATO zirvesi var ve pek çok bölge trafiğe kapatılmış. Özel izinle sabah erken Kadıköy’de, Dağlarca Sokak’ta buluştuk çalışma arkadaşlarımla ve tam onu on geçe zile basmayı başardık.
O gün, Dağlarca ömrünün manifestosunu yazdı. Başına bir şey gelmediyse Okudukça programının yayın arşivinde duruyor o kayıt. Bu buluşmada üç kritik eşik atladık Dağlarca ile. İlk kez yüz yüze geliyordum kendisiyle. “Ömeğ Bey benim hakkımda kimleğ konuştu?” diye sorunca hemen “İlhan Berk mesela.” dedim. Ömürleri yarışıyordu bu iki şairin. “Ne söğledi benim için ne söğledi?” dedi boynundan kulaklarını uzatarak. Cümleyi tekrarlayınca “Halk Partisi bürokratı gibi konuşmuş.” dedi gülerek. İkinci eşik ne tür sorular soracağımdı. Kafa karışıklığı ve zihinsel ön hazırlık yapılmasın diye kayıt anına sakladığımı ifade ettim. “Biğini söğle.” dedi. Peki ya beğenmezse? İlk soruyu söyledim, “Ötekileğe lüzum yok.” diye onayladı. Ve son eşik. “Kığavat takayım mı?” diye sordu. Elinde askerlerin siyah kumaş kravatı tutarak. “Şiir biliyorsunuz, sivil ve özgür bir iş, resmi görünmeyin Fazıl Hüsnü Bey.” deyince “Biz devleti seveğiz, buğası devlet kanalı sen bağla bunu.” deyiverdi ve ekledi: “Bu kravat artık aramızda akt, sen tekrar benim eve gelinceye kadar çözmeyeceğim.”
Kravatı devletleştirmek, ona bir sınıf vasfı kazandırmak, Cumhuriyet tarihinin meziyetleri arasındaydı. Dağlarca ise kravatı; iki insan arasındaki görüşme dileğine bağlayarak aslında devleti nerede söndürdüğünü de imlemiş olmuyor muydu? Dağlarca’nın milliyetçiliği, sezgilerinin atına binip sürekli kişnemiştir. Tam bir dil düşkünüydü. Türkçe duymaya, düşünmeye, şiir söylemeye, rüya görmeye hasılı bir ulusu yaşatmaya yetecek denli ulu bir şeydi. Görüşmemizde “Ben gözleri görmeyenlere kör demem, dilinin büyük aydınlığını görmeyenlere kör derim.” diyerek dilin ne türden bir ontoloji taşıdığını da dışa vurmuştu. Bazı şair değil çoğu şair doğası gereği belli bir dönemden sonra tekrara düşer veya körelir. Dağlarca, “Çocuk ve Allah” ile “Asu” dışında neredeyse aynı şiiri yazarmış gibi gözükür fakat bu aynılık poetik bir ısrar diye de yorumlaya elverir. Öte yandan hayatının sonuna doğru ortaya çıkan İçimdeki Şiir Hayvanı kitabı hayret olduğu kadar ibretlik bir yapı taşır. Dağlarca yeni bir şair olarak doğar bu kitapta. Bir öngörüde bulunmak şart olsaydı gelecekte Dağlarca külliyatı yaprak yaprak düşer ve mutlaka geriye pırıl pırıl şiirler kalır derdim. Fenomen olsun diye.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.