Dijital şiddet akışkan kötülüğü nasıl besliyor?

Şey ve Tan, Dünya Bir Gelindir ve Sanatın Seyri kitaplarıyla tanıdığımız akademisyen Mehmet Sabri Genç ile dijital şiddeti, akışkan kötülüğü, şiddetin estetikleşmesini ve modern toplumda ahlâkın çözülüşünü konuştuk…
Aslında bu hususu ilk defa geçtiğimiz yıl tertiplenmiş olan “Ahlâk Şurası”nda arz etmiştim. Sonra makale olarak yayınlandı. Orada parçalanarak ortaya çıkan şey Polonya asıllı sosyolog ve düşünür Zygmunt Bauman ve Litvanya asıllı siyaset kuramcısı Leonidas Donskis’in kavramsallaştırdığı “Akışkan Kötülük” hususudur. Bugün karşılaştığımız kötülük, eskiden alıştığımız o doğrudan ve açık biçimde ortaya çıkan kötülükten biraz farklı. Artık daha çok içinde yaşadığımız çağın şartlarına göre şekillenmiş, dönüşmüş bir yapıdan söz ediyoruz.
Şöyle diyeyim: Kötülük elbette insanlık hâlinin her zaman var olan bir parçası. Yani bunu tamamen ortadan kaldırmak mümkün değil. Ama günümüzde, özellikle teknolojinin ve kültürel değişimlerin etkisiyle, kendini gösterme biçimi değişti. Yani aynı şeyden bahsediyoruz ama artık başka yollarla, başka görünümler altında karşımıza çıkıyor. “Katıydı, sıvılaştı.” diyor Bauman. Ancak bir adım ötesi de “gaz hâli” olsa gerek. Bu da kıyamet olur.

Kesinlikle! Bugün kötülük dediğimiz şey, artık eskisi gibi merkezî, hiyerarşik ve açık şiddet biçimleriyle karşımıza çıkmıyor. Günümüzde kötülük, daha dağınık ve daha akışkan bir hâl aldı. Gündelik hayatın içine sızıyor. Çoğu zaman fark edilmeden işliyor. Hatta bazen öyle bir noktaya geliyor ki, kendini “iyilik” gibi göstererek varlığını sürdürüyor. Bu yüzden artık kötülüğü dilde, ilişkilerde, alışkanlıklarda, hatta iyi niyet gibi görünen pratiklerde bile aramak gerekiyor. İşte bu, kötülüğe akışkan bir yapı kazandırıyor. Sabitlenemeyen, belirli bir kalıba sokulamayan bir şey. Tıpkı bir sıvı gibi yani. Önüne çıkan engellerin etrafından dolanıyor, yön değiştiriyor ama aynı zamanda o engelleri yavaş yavaş aşındırıyor. Bu yüzden de mücadele edilmesi zorlaşıyor. Çünkü karşımızda sabit bir hedef yok, sürekli biçim değiştiren bir süreç var. Kötülükle mücadele etmek zorundayız ama bu mücadele, bu yeni yapı yüzünden -bazen farkında olmadan- aynı mekanizmaları yeniden de üretebiliyor. Yani kötülüğü ortadan kaldırmaya çalışırken onun dilini, yöntemini ya da mantığını yeniden dolaşıma sokma riski ortaya çıkıyor. Bu da meseleyi daha karmaşık ve daha dikkat gerektiren bir noktaya taşıyor.
Haklısınız, işte bu yüzden olsa gerek, bugün dijital alanda fail belirsizleşiyor ve sorumluluk dağılıyor. Şiddetin yönü değişiyor. Artık mesele bedene yönelen zarar yerine kişinin itibarı ve anlamı üzerinden işleyen bir müdahaleye dönüşüyor. Bir insanı fiziksel olarak yok etmek yerine onu görünmez kılmak veya hedef haline getirmek söz konusu oluyor. Bu durum da ister istemez başka bir varlık kaybı biçimi oluşturuyor. Sanki var olmak giderek görünür olmakla örtüşüyor gibi. Bugün şiddet dağınık ve anonim bir yapı içinde işliyor. Ortada bir mahkeme yokken insanlar çok güçlü sonuçlarla karşılaşabiliyor. Bu yüzden dijital şiddeti yeni bir gerçeklik düzeni içinde işleyen bir mekanizma olarak düşünmek isabetli olabilir.
Elbette bu katliamın tek sebebi oyunlar değil. Çok boyutlu bir mesele. Sizin sorunuza dönecek olursam; oyunlarda şiddet çoğu zaman hedefe ulaşmanın doğal bir parçasıdır. Birine zarar vermek, ahlâki bir meseledir normalde. Ancak orada oyunun ilerlemesi için gerekli bir adım olarak kodlanmıştır. Bu durum, zamanla şiddeti sıradanlaştıran bir algı üretir. Dijital şiddet sahasında insanlar yaptıkları eylemi, bir tür oyun içi hamle gibi yaşıyor sanırım. Birine saldırmak gerçek sonuçları olan bir eylem yerine bir reaksiyon üretme biçimi gibi hissediliyor olsa gerek. Kullanıcı sadece izleyen biri olmak yerine eylemi kuran ve sürdüren bir özneye dönüşüyor. Şiddet artık etkileşimli bir deneyim ve bir performans hâline geliyor.
Maalesef öyle. Suriye savaşında Avrupa’dan gelip bazı radikal örgütlere katılanlar arasında savaş oyunu bağımlılarının olduğunu okumuştum. Algı o kadar değişmiş ki gerçeğini yaşamak istiyor ya da gerçekle sanal arasındaki bağ kopmuş. Ancak tekrar söylemek isterim ki tek sebep bunlar değil.
Evet, çoğu durumda böyle bir dağıtma etkisi oluşuyor. Travma veya sistem hatası demek, kötülüğü anlaşılır kılmaya çalışırken faili bulanıklaştırabilir elbette. Birinin eylemini geçmişine bağladığınızda sorumluluk tek bir noktada toplanmak yerine yayılır ve hafifler. Bir eylemi, sistemle açıkladığımızda fail, o sistemin içinde eriyip gider. “Suça sürüklenen çocuk” deyimi mesela... Bu deyimi kabul edersek herkes yargılanmalıdır. Bir kişinin dahi ölümünden Faruk Erem’in belirttiği üzere “herkes sorumludur”. Ancak bu da ortada zarar varken onu üstlenecek öznenin giderek herkesleşip görünmez hâle gelmesi demektir. Suç oranının arttığı bir yerde elbette bir sistem hatası vardır. Ancak bu “sistem hatası”nı üreten de kötülük algısı bombardımanı altında kalan bireyler olabilir. Nitekim iyilik peşinde koşan çocuklar da var.
Tam olarak öyle! Toplum, çok hızlı sosyolojik dönüşümlerin ve özellikle de bir tavuk kümesinde tilkiyle tavuğun özgür olduğunu söyleyen “kara liberalizm”in etkisi altında. Tilkinin tavuğu parçalayıp yemesine sebep olan şey, tilkinin travması değil tabiatıdır. Sorun tavukla tilkiyi aynı kümese tıkayıp tilkiye o gücü veren sistemdedir. Özellikle son 10-15 yıldır suçlular da hakları olduğunu öğrendi. Pozitif hukukun açıklarını çok iyi biliyorlar. Peki, bir çocuk tilki tabiatlı mı dünyaya gelir? Hayır. Demek ki asıl sorun o saf tabiatın nasıl tilkileştirildiğinde, nasıl canavarlaştırıldığında gizlidir. “Tavuk” doğal hukukla yaşamını sürdürüyor, “tilki” pozitif hukukun açıklarına sırtını dayamış durumda. Kadın ve erkek arasında güven yitmiş durumda. Aile yapısı sarsılmış vaziyette. Erkeğin erkliği ve pozitif savaşçılığı; kadının şefkati, sağlıklı otoritesi ve yaşam enerjisi maalesef zedelenmiş durumda. Çocuk da bu yitimden maalesef payını almaktadır.
Bu hızlı tüketim meselesinde her iki durum da iç içe geçiyor. Sosyal medya akışı parçalı ve kesintisiz. Mesela bir kedi videosu ile bir linç kaydı aynı kaydırma hareketinde karşımıza çıkabiliyor. Bu durum, şiddeti sarsıcı bir olay olmaktan çıkarıyor. Şiddet sadece hızlıca geçilen bir içeriğe dönüşüyor. Sürekli benzer görüntülere maruz kalınca zihnin kendini koruma refleksi devreye girer. Şiddet rahatsız edici olsa bile sarsıcı olmaktan çıkar. Aynı zamanda insan zihni; aşırılıklara ve tehlikeye çekiliyor. Sosyal medya bu merakı sürekli tetikliyor. Şiddet artık kolektif bir tartışma nesnesine dönüşmüş durumda. İnsan hem bakmak istiyor hem de gördüğünden etkilenmemek için kendine mesafe koyuyor. Bu ikisi bugünkü yüzeysel tüketim biçimini ortaya çıkarıyor. Tüketim toplumunda pazarlanamayacak şey yoktur. Şiddet de bundan nasibini alıyor.
Sürekli şiddet akışı ahlâki refleksleri zayıflatma eğilimi taşır elbette. Zihin kendini korumak için duyarlılığı düşürür. Bu uyum süreci de elbette birçok başka unsurla beraber bireyi barışçıllaştırır.
Hayır, hayır; kastettiğim o değil. Barışçıllaştırılmış birey, başkaldıramayan bireydir. Artık pasif durumda edilgen ve sürekli tüketen, her günü aynı olan ziyanda bir izleyicidir. Akışın çok hızlı olması, yargı kurma ve duygusal tepki verme zamanını daraltıyor yani. Tepki vermemek zamanla, alışkanlığa dönüşüyor. Ekran olan biteni güvenli bir uzaklıktan gösterdiği için sorumluluk duygusu inceliyor. Şiddet sıklaştıkça istisna olmaktan çıkıp sıradanlaşıyor. Temel mesele pasif tüketimden çıkıp bilinçli bir temas kurabilmektir. Ancak bunun için de kolektif bir adalet duygusunun var olması gerekir. Adalet için de itidalli öfke dediğimiz şecaat elzemdir. Barışçıllaştırılmış, pes etmiş bireyden şecaat bekleyemeyiz.
Tabii. Kara liberalizmin bireyleri barışçıllaştırılmış olmalıdır ki tüketilebilsin. Onların ilk tüketilen, yok edilen tarafları da budur. Örneğin 1978-79 yıllarında öyle ya da böyle kendince ideolojik bir davanın peşinden gidenler, birbirleri için tehdit oluşturuyordu. Bildiğim kadarıyla bu yıllarda sağ ve sol cenahtan 1500’e yakın genç birbirini öldürdü. Bu da elbette toplumsal bir faciaydı. Şimdi barışçıllaştırılmış bireyler yani hiçbir düşünceye, davaya vs. sahip olmayan kişiler suç işliyor. Ve bu kişiler sadece gençleri tehdit etmiyor. Yaşlıları, çocukları, kadınları, erkekleri… Hatta başkaca söyleyecek olursak dede ya da nineyi, kardeşi, ebeveyni… Toplum, Otomatik Portakal romanındaki yurtsuz nefretin öznesi hâline gelmekte.
Dijitalleşme, şiddeti nasıl deneyimlediğimizi kökten dönüştürüyor. Şiddeti ya da karamsarlığı aşılayan müzikle kurgulanan haberler mesela... Biçim verilmiş bir şiddet görüntüsü olarak karşımıza çıkıyor. 12-13 yıl evvel hatırladığım ana haber bültenlerinde verilen şiddet haberlerinde kullanılan müzik Darren Aronofsky’nin Requiem for a Dream adlı filminin müziğiydi.
Bu filmi izlemiş olanlar ne demek istediğimi daha iyi anlayacaklardır. Ancak Aronofsky müziğiyle süslenmiş ve bangır bangır yüksek alt metin okumalarıyla kurgulanmış haberler, toplumu bu filmdekinden beter hâle getirmiştir. Sanırım o sebeple başka kurgular geliştirdiler. Görüntünün bu şekilde düzenlenmesi ve alıştırılmasıyla ilginin de arttığını keşfettiler. Çünkü bir şey estetik bir forma girdiğinde şiddet doğrudan bir acı deneyimi yerine bir seyir nesnesine dönüşür. Örneğin, sosyal medya algoritmaları, dikkat çeken estetik içerikleri öne çıkarıyor. Bu durum, şiddet üretimini dolaylı olarak teşvik ediyor. Şiddet; bir olay yerine, bir gösteriye dönüşüyor. Artık kayıt altına alma ve etki üretme isteği eylemin bir parçası maalesef. Yeni bir “şiddet estetiği”nden bahsedilebilir mi? Çirkinliğin estetiği anlamında, evet. Estetikten öte onlarca iletişim fakültesinde verilen “medya etiği” derslerinin ve bu hususta ortaya çıkmış onlarca kitabın veya makalenin demek ki medya üzerinde hiçbir etkisi yok. Akademi, artık toplumu ve toplumun muhatap kılındığı unsurları dizayn edemiyor. Bağ çoktan koptu.
Kötülüğün yeri değiştirildi. Klasik anlatılarda kötülük, düzeni bozan bir unsurken bugün hikâyenin merkezine yerleştiriliyor. Karizmatik kötüler; zekâları ve sistemle çatışmaları üzerinden bir çekim alanı oluşturuyor sanırım. İzleyici bu karakterle özdeşleşebiliyor. Bunun arkasında otoriteye duyulan güvenin zayıflaması var aslında. Kuralların kendisi sorgulanır hâle geldiğinde o kuralları ihlal eden figür sahici görünebiliyor. Modern anlatılar karakterleri motivasyonlarıyla anlamaya çalışıyor. Bu tuhaf empati, eylemi yargılama biçimimizi değiştiriyor.
Türk toplumu kötülüklerin ifşa edildiği ve süslü gösterildiği yapımlarla ilk defa Amerikan dizileriyle ve 90’ların ortalarında ilk özel TV kanalı olan Star TV’de gösterilen “Pazar Gecesi Sinemaları” ile karşılaştı. Ekseriyeti kötülük içeren filmlerdi. Şimdiki yapımlarla karşılaştırıldığında bu yapımlar çok naif kalıyor tabii. Bu konu ayrı bir söyleşi konusu olacak kadar geniş. Türk yapımları da böylece değişmeye başladı. 2000’li yıllardan sonra yavaş yavaş entrika ve şiddet içeren yapımlar artmaya başladı. Toplum buna eylemleriyle karşılık verdi. Merhum Hüsrev Hatemi hocamızın deyimiyle bağışıklık sistemimizi çökerten “Sosyal AIDS” virüsünü kapmamızda medya da büyük rol oynadı. Truman Show filmindeki gibi kurmaca bir yaşantının içinde sıkışıp kaldı bireyler.
Kesinlikle! Stüdyo daireler, bireyselliği; bireysellikler, başka kurmaca kurumları; bu daireler, hazır yemek siparişlerini; hazır yemekler, obeziteyle özel hastaneleri; özel hastaneler de başka kurmaca kurumları ortaya çıkardı. Turgut Cansever “İslâm medeniyeti şehir kurarken cenneti tasavvur ederek kurardı.” diyor. Sonra “Peki, cennet neresidir?” diye soruyor. “Cennet, çelişkilerin olmadığı yerdir.” diyor. Bu kadar çelişkili yeni şehir bölgelerinde, çelişkisiz iyilik melekleri beklemek riyakârlık olur. Cehennemde ateşler arasında kalmış bireylerden estetik ya da etik bir idrak beklemek beyhudedir. Şehirlerin etrafı adalet surlarıyla kaplı değil yani. Yerli yerindeliği kaybettik. Hele de şehirleriniz bilakis zulüm üretiyorsa; yaşam enerjisi olan, kendisinden emin, adil ve mutlu bireyler göremezsiniz. Mutsuz ve huzursuz insandan da olumlu bir hareket ve iyi eylem bekleyemezsiniz.
Evet, bugün giderek bu yöne kayıyor. Şiddet artık sarsıcı bir vak’a yani; tekrarlanamayan olay olarak algılanmıyor. Kesintisiz bir akış içinde sürekli karşılaşılan bir vakıa yani; tekrarlanabilir bir içerik olarak algılanıyor. Eskiden şiddet; insanı durdurur ve üzerinde düşünmeye zorlardı. Şimdi sosyal medya akışında bir eğlence videosuyla bir saldırı görüntüsü yan yana duruyor. Bu durum şiddetin ayrıksı niteliğini törpülüyor. Şiddet, bir kesinti yaratmak yerine akışın parçası olarak geçip gidiyor. Akış mantığı dikkati parçaladığı için insan sadece bakar ama tepki tam oluşmadan dağılır. Şiddet görülür ancak tam anlamıyla anlaşılmaz. Her şey aynı hızda gelip geçtiği için hiçbir şey zihinde uzun süre kalmıyor. Şiddet artık insanı şaşırtan bir olay yerine sürekli karşılaşılan bir görüntüye dönüşüyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.