Alaaddin Solangül şehirde çiftlik kurmaya yöneldi

Doğal yaşama özlem duyan Alaaddin Solangül evini çiftliğe çevirmeye karar verdiğinde aylardan şubat, günlerden pazardı ve saat öğleden sonra dört civarıydı. Balkonda oturuyordu. Karşı binanın balkonunda de bir adam oturuyordu. Alaaddin Solangül bir an tereddüt etti, acaba hangisi benim diye, burada o balkonda oturan adama bakan mı benim, yoksa orada o balkonda oturup da buradaki balkonda oturan adama bakan mı? Çünkü, iki bina da birbirinin aynıydı. On iki katlıydı. Aynı sitenin içindeydi. Diğer on iki blok gibi. İki adam da sekizinci katın balkonunda oturuyordu. İki balkon da pimapenle kapatılmıştı. Aynaya bakar gibiydi Alaaddin Solangül. Bu yüzden karar vermişti zaten, birdenbire.
Evine internete bağlanarak platform yayınlarını izleme imkânı veren bir akıllı televizyon almıştı altı ay kadar önce. Sabah kahvaltılarında televizyondan ve ana akım kanallardan sabah haberlerini izleyeceğine yavaş yavaş yutupta videolar izlemeye başlamıştı. Önce araba deneme sürüşü, sonra yüksek teknoloji ürünü kutu açılışları, ardından karavanla güney sahilleri, derken büyük okyanustaki mini adaların etrafında tekneyle balık avı, sonra doğada yaşam, sonra vizesiz Balkan turları, akabinde Budapeşte sokak lezzetleri, derken Roma gezi rehberi, sonra İsviçre Alpleri’nde doğa yürüyüşleri, sonra… Sonra derin bir mutsuzluğun içinde debelenmekte olduğunu fark etti. Baktığı ile soluduğu arasındaki fark aklını zehirledi yavaştan. Önce soluduğu havayı sonra kendisini sevmemeye başladı. İşinden soğudu. İşyerindeki insanlar salaktı çünkü. İnsanlar, Avusturya’da seksen nüfuslu bir köyde ne kadar güzel ve temiz bir hayat yaşıyorlardı. Ama bu salaklar işe metrobüsle geliyorlardı. Metrobüsün nüfusu Avusturya’daki köyün nüfusunun yetmiş beş katıydı. Salaktılar evet. Dünyadan haberleri yoktu. Kendisi ise… En azıdan farkındaydı. Daha iyisini arzu etmek, daha iyisinin olduğunu bilmek, bunlar iyi şeylerdi. İşinden sonra oturduğu mahalleden, hemen onunla beraber yaşadığı şehirden, doğduğu ülkeden…
Hayır doğduğu ülkeden hemen nefret etmedi, zira bebekken gözüne deniz suyu kaçanlardan değil toprak kaçan çocuklardandı. Hemen değil, yavaş yavaş nefret etti, önce dedi ki, bu ülkeyi bu hale getirenlerden, sonra genişletti zihnindeki sorumluları. İnsanlar trafikte gitmeyi bilmiyorlardı, köpekler sokaklarda çocuk yiyorlardı, işin kötüsü köpekleri de seviyordu, çözüm bulamayınca nefret etmek acayip işlevseldi, bunlardan bir cacık olmazdı, sabah kahvaltıları boş zaman aylaklığı ile birleşti, yutup izleme süreleri yükseldi, dört saatlik yuropa riversayd volk videoları izlemeye başladı, dört saat boyunca o nehrin kenarında kendisi yürüyormuş gibi haz alırken sadece haz almıyordu, haz duyan yerinin tam yanı başında başka bir duygu bölgeciğinde bir memnuniyetsizlik büyüyordu. Hazzın keyfini alacağına, o yürüyüş esnasında her adımda bulunduğu yerden uzaklaşıyordu. Sonra şirketini satıp dağa yerleşen güzel insanların vlogları. Beyaz yakalı işinden istifa edip ormana yerleşen daha güzel insanların vlogları. Teknede yaşamaya karar verip, evlerini kiraya verip, karavanda yaşamaya karar verip, bir Ege köyünde tarla içinde müstakil bir evde yaşamak için büyük şehri terk edip... Bir gün trafikte, navigasyon on iki kilometrelik evim için bir saat on üç dakika gösterirken, ne yapıyorum ben ya deyip… Metroda kalbim sıkıştı, öleceğim sandım, sonra deyip, böyle böyle hikâyelerini allı ballı anlatanların vlogları…
Alaaddin Solangül artık nefret ediyordu herkesten ve her şeyden. Önceleri hayranlıkla seyrettiği videolarda konuşan insanlardan da nefret ediyordu artık. Neymiş, her şeyi geride bırakıp dağa yerleşmiş, vermiş dört tane daireyi kiraya, dağa yerleştim dediği evin bahçesinde dört çarpı dört cip var. Öbürkü de hesapta metroda aydınlanma yaşamışmış. Aslında bunların, hayatını başka bir hayat ile değiştirenlerin hepsi zengin filan değillerdi, emekli maaşıyla küçücük bir konteyner evde yaşayanlar da vardı, ama onlardan daha da nefret etti. Ben de gideceğim diye karar verdi. Doğada yaşayacağım, toprağa çıplak ayakla basacağım, keçi besleyeceğim. Arsalara, tarlalara, müstakil evlere, villalara, sonra tekrar arsalara, tarlalara, köy evlerine… Güvenlik sorunu vardı mesela. Bir villa sitesi olmalıydı ki, giriş çıkış belli, kapıda görevli, sonra çim ve havuz bakımı filan. Evini satsa bile alamıyordu. Zaten neyle geçinecek. Evini kiraya vermesi gerekiyordu gidecekse. Kira geliri, haricen internetten bir iki hareket. Belki video çekerdi kendisi de; arkadaşlar merhaba, kanalıma hoş geldiniz, bugün zeytin ağacının neden sivrisineklerden koruduğunu anlatacağım. Müstakil ev biraz daha mümkündü, biraz dağ başı olması kaydıyla. Köylerin içinde, ya da yamacında. Biraz eski. Ama çok otantik. Arsa alsa, arsalar pahalıydı, tarla alsa, ortalama bir vatan evladı kadar namussuz da olsa, ortalama bir vatan evladı kadar da namusluydu, bir çatı kondururdu, ama ruhsatı yok diye yıkmaya gelseler rüşvet vermeye utanırdı, yıkarlardı evi. Bodrum civarı koylarda satılan, Kaş sınırları içinde, tepelerde inşa edilmiş, havuzlu mavuzlu milyonluk evlerin tanıtım videoları. Patronundan, patronun azarladığı işçisinden, işçinin giydiği tulumdan, tulumu şart koşan mevzuattan, bütün bunları gören gözlerinden nefret etmeye devam etti.
Reklam
Nefret, bitter çikolata gibi bir şeydi. Bir kez alışınca ondan başka bir şey tat vermez oluyordu. Acı çikolata nasıl başka tatların katili oluyordu, nefret de başka duyguların katiliydi kesinlikle. Doluya koydu almadı, hem de ne almamak, taştı, evini değil sadece, hayatını su basıyordu neredeyse. Boşa koyunca da dolmadı ki, bundan doğal ne olabilirdi zaten. Boş, nasıl dolsun, hacminin onda biri kendine katıldı diye. İşin içinden çıkamıyordu. Böyle yaşamak artık mümkün görünmüyordu kendisine. Ama herkese olduğu gibi Alaaddin Solangül’e de oldu o hep olan şey, Alaaddin Solangül bir aydınlanma yaşadı on iki katlı binanın sekizinci katındaki pimapenle kapatılmış balkonunda oturup da karşıdaki on iki katlı binanın sekizinci katında, pimapenle kapatılmış balkonunda kendisi gibi oturmakta olan ve kendisinin ona baktığı gibi kendisine bakan adamı görünce. Evini çiftliğe çevirmeye karar verdi. Aylardan şubat, günlerden pazar ve saat öğleden sonra dört civarıydı. Plan yaptı. Balkonun zeminine toprak dökerim. Pimapeni de sökerim, balkonu açık balkon yaparım. Bir iki ağaç fidesi dikerim. Sonra keçi lazım. Küçük tuvaleti kapatır, ağıl yaparım. Ahır mıydı yoksa? Tavuk lazım. En az üç tane. Antreye kümes yaparım, antreden balkona doğru koştururlar. Salona da bir şeyler yapmak lazım. Duvar kenarına bir bent yaparım, otuz santim genişliğinde. Toprak dökerim tüm duvar boyunca, ekerim oraya. Domates, salatalık, biber. Çilek bile ekerim. Bir de inek mi alsam, süt sağarım. Küçük odayı ahır yaparım. Küçük tuvaleti kümese çeviririm, keçiyi ineğin yanına alırım. Düşündü bunları. Olur mu, olursa nasıl olur? Olmazsa neden olmaz? Komşular fark eder mi, fark ederse ne der? Bina yönetiminden bir itiraz gelir mi? Toprak suyu tutar mı? Alt komşuya sızar mı? Ne kadar sulamak lazım? Koku olur mu acaba? Düşündü bunları da Alaaddin Solangül. On iki katlı binanın sekizinci katındaki pimapenle kapatılmış balkonunda oturup da karşıdaki on iki katlı binanın sekizinci katında, pimapenle kapatılmış balkonunda kendisi gibi oturmakta olan ve kendisinin ona baktığı gibi kendisine bakan adama tekrar baktı. Adam ne de sakin ne de güzel ne de huzurlu oturuyordu öyle.
Alaaddin Solangül acele etmeden kalktı, giyindi ve dışarıya çıktı. İstasyona yürüdü, trene bindi, Sirkeci’de indi. Mısır Çarşısı’na yürüdü. Kendisine bir muhabbet kuşu aldı ve evine döndü.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.