Mehmet Dinç: Sosyal medya şiddeti içeriğe dönüştürüyor

Doç. Dr. Mehmet Dinç ile kötülüğün estetize edilmesini, şiddetin cazibesini, genç faillerin “hikâye” arayışını ve sosyal medyanın tüm bu süreci nasıl hızlandırdığını konuştuk...
Konuyla ilgili yapılan çalışmalar bize şunu söylüyor: Medya artık şiddeti sadece göstermiyor, onu “izlenebilir”, hatta bazen “çekici” hâle getiriyor. Bu çok kritik bir kırılma. Eskiden şiddet “rahatsız edici”ydi. Şimdi ise çoğu zaman “akıcı”, “sürükleyici”, “etkileyici” bir içerik. Burada çok önemli bir noktayı kaybetmemek lazım: Şiddetin, insanın iç dünyasında açtığı yıkım “görünmez” oluyor. Biz sadece sonucu görüyoruz: Patlama, kavga, saldırı… Ama o noktaya gelene kadar bir insanın içinde oluşan şeyler: Yalnızlık, değersizlik, ihmal, travma… Bunları ise göremiyoruz. Yani kötülük bir “hikâye”ye dönüşüyor, ama insanî gerçekliğini kaybediyor.
Şunu net söyleyeyim: İnsan kötülüğü sevmez ama insan güçlü hissetmeyi sever. Araştırmalar şunu gösteriyor: İnsanlar özellikle kendilerini değersiz, etkisiz hissettiklerinde, şiddet içeren içeriklere daha fazla yöneliyor. Çünkü bu içerikler bir tür güç ve kontrol illüzyonu veriyor. Burada cazip olan şey kötülük değil; “Ben de etkiliyim, ben de bir şey yapabilirim” hissi. Bu yüzden “kötülüğün cazibesi” dediğimiz şey aslında anlam, güç ve görünürlük açlığının yanlış bir karşılığıdır.
Bu, ergenliğin en temel meselesi: “Ben kimim?” Eğer bir genç; değer görmüyorsa, başarılı hissetmiyorsa, bir yere ait değilse o zaman zihin bir yol bulur. Ve çoğu zaman bu yol şudur: “Hiç değilse dikkat çeken biri olayım.” Bazı araştırmalar, gençlerde öfke ve şiddet eğiliminin medya ve çevresel faktörlerle birlikte arttığını gösteriyor. Ama mesele sadece medya değil. Asıl mesele şu: Gençler, kendine bir hikâye yazmak zorunda. Bir genç, eğer sağlıklı bir hikâye bulamazsa, maalesef bazen “karanlık bir hikâyenin kahramanı” oluyor.
Evet, hem de ciddi şekilde. Çünkü sosyal medya: Hızlı, yoğun, duyguyu abartan ve sürekli tekrar eden bir yapı. Özellikle bazı çalışmalar şunu gösteriyor: Şiddetin yoğun yaşandığı toplumların sosyal medyalarında duyarsızlaşma oluşuyor. Yani insan şiddeti gördükçe bundan daha az etkileniyor, şiddeti daha normal karşılıyor, hatta bazen de şiddeti paylaşılabilir bir içerik gibi görüyor. Bu çok tehlikeli bir eşik. Çünkü o noktadan sonra şiddet: Bir “olay” olmaktan çıkıp bir “içerik” hâline geliyor.
Bunu çok sade anlatayım. Bir çocuk düşünün; sürekli aşağılanıyor, dışlanıyor, görülmüyor. Bu çocukta üç duygu birikir: Utanç, öfke, yalnızlık. Bu duygular ifade edilmezse ne olur? İçeride büyür. Ve bir noktadan sonra şuna dönüşür: “Ben de can yakacağım.” İşte bu noktada aile çok kritik. Duygusal ihmal yaşayan çocuklar, kendilerini ifade etmeyi öğrenemezler. O zaman şunu öğrenirler: “Duygular konuşarak değil, davranarak ifade edilir.” Ve maalesef bu davranış bazen şiddet olur.
Evet, bu konuda ciddi bir literatür var. İnsan özellikle belirsiz kimlik dönemlerinde (ergenlik gibi), rol modelleri taklit eder. Ve şunu unutmayalım: İnsanlar çoğu zaman iyi olanı değil, görünür olanı taklit eder. Fail sürekli konuşuluyorsa ismi, hikâyesi, görüntüsü o kişi istemeden de olsa bir “figür” hâline gelir. Bu da özellikle kırılgan gençler için: “Ben de böyle görünür olabilirim” düşüncesini tetikleyebilir.
Burada çok ince bir çizgi var. Anlamak zorundayız. Çünkü anlamazsak önleyemeyiz. Ama şunu karıştırmamak lazım: Anlamak, hak vermek değildir. Kötülüğün arkasındaki psikolojiyi görmek, onu mazur göstermek değildir. Tam tersine: Gerçek mücadele, ancak anlayarak başlar.
Bu soruya romantik cevap veremeyiz. Evet, insanın içinde öfke var, saldırganlık var. Ama bu potansiyel herkeste aynı şekilde ortaya çıkmaz. Çünkü insanı belirleyen şey: Değerleri, bağları, hayattaki anlamı, duygularını ifade edebilme kapasitesi. Şunu çok net söyleyebiliriz: “İnsan tek başına kaldıkça risk artar, bağ kurdukça, anlaşıldıkça risk azalır.” Aslında bütün bu soruların merkezinde şu var: Kötülük çoğu zaman dışarıdan güçlü görünür. Ama yakından baktığınızda şunu görürsünüz: Kötülük, çoğu zaman görülmemiş bir insanın çığlığıdır. Ve bu çığlığı bastırmakla değil, onu duymakla çözebiliriz.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.