Dijital platformlar hikâye anlatımını dönüştüremedi

Senarist Nilgün Öneş ile aile anlatılarının dönüşümünü, televizyonun toplumsal hafıza üzerindeki etkisini, dijital platformların anlatı dilini, gerçekçi karakter meselesini ve hikâyelerin insan üzerindeki dönüştürücü gücünü konuştuk.
Aile anlatıları her dönem karşılık bulabilir. Ama ilgi görmesi için günümüz koşullarına göre değişen ve bu nedenle çeşitlenen aile yapılarını fark etmek gerekiyor. Çünkü artık aile olmanın çok çeşitli yolları var. Son zamanlarda sinema, televizyon ve dijital dünyalarda popüler olan organize suç örgütleri bile kendilerini aile olarak tanımlıyor. Öte yandan artık sadece biyolojik ailelerden de söz edemeyiz. Aralarında kan bağı olmayan, farklı bireylerin kurduğu aile yapıları da kendi hikâyelerini oluşturuyor ve karşılığını buluyor. Sonuç olarak bir drama yazıyorsanız her konuda olduğu gibi burada da işin en temel noktasına bakmanız gerekiyor. Nasıl bir hikâye anlatıyorsunuz? Sağlam bir dramatik yapınız var mı? Nasıl bir dil kurdunuz, tonunuz ne? Karakter derinlikleriniz yeterli mi? Daha önce yapılanlardan farklı mı? Klişe tuzaklarına düşüyor musunuz? Aile kurumuyla ilgili alışılmış ve öğretilmiş görüşler, aile güzellemeleri yerine kendinize özgü, sarsıcı bir bakış açısı getirebilir musunuz? O zaman karşılıksız kalmayacağını söyleyebilirim.

Televizyon özelinde bu sorunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü onunla birlikte ülkedeki bütün evlere girebilme imkânınız var ve isterseniz bu imkânı doğru ve etkili bir biçimde veya yıkıcı bir şekilde kullanabilirsiniz. TV programları, dramalar, belgeseller hatta haberler bile toplumsal etki yaratma kapasitesine sahip. Ölen dizi karakterleri için yapılan dini törenler gördük bu ülkede. O zaman işin yaratıcıları yediden yetmişe her yaş gurubunun kendilerini izlediğinin, etkilendiğinin, dolasıyla örnek aldığının farkında olmalı. Bu nedenle özellikle şiddetin her türü veya cinsiyetçi, kendine benzemeyene nefret içeren davranışlar özendirici şekilde kullanılmamalı bana göre. Bu tür projeleri dilediğiniz gibi yazmak için başka medya alanları var zaten. Bu anlamda özellikle televizyonların geçmişle yüzleşme kapasitesinin tahminimizden çok daha yüksek olduğunu söyleyebilirim. Dünya resmi tarihi, ‘bunlar nasıl yaşandı’ dedirten dehşet verici olaylarla dolu. Geçmişteki hatalarımızla yüzleşmek bugünü daha iyi anlamamızın ve daha iyi bir toplum olmamızın yolunu açabilir. Hafıza kaybı yaşayan toplumlar için sanatın bu anlamda çok büyük önemi var. Çünkü kimse nasihat dinlemek istemez ama etkili bir şekilde kurgulanmış ibret verici hikâyeleri büyük bir merakla okuyabilir, izleyebilir, ders çıkarabilir.
Dijital platformlar bende büyük bir hayal kırıklığı yarattı. Orada daha özgür, daha yaratıcı olacağımız, daha farklı hikâyeler anlatabileceğimiz konusunda umutluydum. Ama özgürlükten anladığımız bolca küfür ve cinsellik oldu. Elbette bunlar da önemli ama yeterli değil. Televizyon dünyasında gerekli gördüğüm özel dikkati burada kaldırabilir, çok farklı, çarpıcı projeler yaratabilirdik. Oysa şimdi TV kanallarındaki işlerin benzerlerini dijital platformlarda görüyoruz. Karar vericiler risk almıyor. Her dönem olduğu gibi ‘seyirci bunu istiyor’ cümlesi önünüze sürülüyor. Hayal ettiğimiz projeleri dünya ölçeğinde görebiliyoruz ancak.
Gerçekçi kadın karakter güçlü, kırılgan, sorunlu hatta kötücül olabilir. Aslında kadın veya erkek fark etmez kimi yazıyorsak onu gerçekçi kılmak zorundayız. Bu da sağlam ve derinlikli bir karakter çalışması gerektirir. O zaman gerçek insan gibi iyi ve kötü yanları olan, başına gelen olaylar sonucunda değişim gösterebilen böylece karikatür olmaktan çıkan kadın karakterin hikâyeleri yaratmak mümkün olur. Bu özen anlattığımız öyküyü de kaçınılmaz olarak gerçekçi kılar.
Hikâyelerin terapi gücü var mı bilmiyorum. Ama bir film izlerken veya bir kitap okurken kendimize dair aydınlanma anları yaşamamız mümkündür. Bu bir çoğumuzun başına gelmiştir. Çünkü kurgu, hayatı taklit eder, hepimizde olan insani durumları, zaafları, kendimize bile itiraf etmek istemediğimiz gizli duyguları ele alır. Bu da hikâyenin gücünü keskin bir şekilde ortaya koyar. Hikâyeler bizi değiştirir mi buna net bir cevap vermek zor ama kendi sorunlarımıza yansıma yapabilir. Böylece aslında farkında olmadığımız durumlarla ilgili önemli yüzleşme anları ortaya çıkarabilir. Bu da bize mutsuzluk veren taraflarımız, travmalarımız veya çözemediğimiz sorunlarla ilgili düşünmenin yolunu açar. Eğer istersek bütün bunları değiştirmek için güç ve fırsat verebilir.
İzleyiciye veya okura bir arada yaşanacak daha iyi bir dünyanın ip uçlarını verebilmek. Çok zor bir şeyden söz ediyorum ama mesela Ursula Le Guin’i okurken bunu hissedersiniz. Bize sadece hikâye anlatmaz, alternatif siyasi yapılar, feminist görüşler sunar. Birlikte yaşamanın temel kurallarını gösterir ve olası sorunları kimseye zarar vermeden nasıl çözmemiz gerektiğine dair önerilerde bulunur. Eğer yaşadığımız alanlara, bizden farklı canlılara ve birbirimize karşı yıkıcı davranmaya devam edersek bizi bekleyen tehlikelerin altını çizer. Bunun içinde doğaya ve diğer canlılara karşı saygı önemli ölçüde vardır ve artık hepimiz için olmalıdır. Çünkü yakın gelecekte güç ve toprak paylaşımlarından daha büyük dertlerimiz olacak. O zaman sınırların anlamsızlığını, aslında hepimizin tek bir toprak parçasının üzerinde yaşadığımızın, ince bir sınır çizgisinin yaşadığımız alanı korunaklı kılmadığının farkına varacağız. Umarım geç kalmayız.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.