Ahmed Şemseddin Karahisârî ve Yâkut üslûbu

Osmanlı Dönemi meşhur hattatları arasında, Şeyh Hamdullah’tan hemen sonra zikredilen üstatların başında Ahmed Şemseddin Karahisârî’nin adı anılır. Yaşamının bir kısmını Osmanlı hat mekteplerinin kurucusu olarak kabul edilen Şeyh Hamdullah ile aynı zaman ve mekan diliminde geçirdiği bilinmektedir. Afyonkarahisarlı olduğu imzalarında kullandığı “Karahisârî” ibaresinden anlaşılsa da, doğum tarihi, İstanbul’a ne zaman gelmiş olduğu veya aldığı eğitimlere dair kesin kayıtlar mevcut değildir. İmzalarından öğrenilen bir diğer bilgi ise hocasının Esedullah-ı Kirmânî olduğudur.
Hatt-ı hûb içre beyâza çıkaran kendözini Yazınun Karahisârî’dür ağardan yüzini
Hat eğitimi aldığı Esedullah-ı Kirmânî hakkındaki sınırlı bilgilerden, onun; Kirmanşah’ta doğduğu, Muhammed Kirmânî adlı bir hattatın tilmizlerden biri olarak muhtemelen Fatih devrinde, Osmanlı diyarına geldiği anlaşılmaktadır. Günümüze ulaşan eserlerinden, yazılarını Yâkut üslûbunu muhafaza eder biçimde metanetli ve keskin bir tarzda yazdığı ve 892/1487 tarihinde vefat ettiği tespit edilmiştir. Bu veriler, Esedullah-ı Kirmânî’nin, Karahisârî başta olmak üzere yetiştirdiği talebeleri vasıtasıyla, Yâkut’un üslûbunun, Osmanlı hattında yaklaşık bir asır daha etkisini sürdürmesindeki rolünü ortaya koymaktadır. Zamanla, Şeyh Hamdullah üslûbu karşısında sürekliliğini koruyamayan bu tesirin takip edilirliği kalmasa da, Karahisârî ve talebelerinin eserleri, Türk hat sanatında, estetik ve sanat gücü yüksek seçkin yerini daima korumuştur.

Şeyh Hamdullah’ın, Yâkut tarzından yeni bir vadi oluşturduğu ve dolayısıyla Türk hat mekteplerinin doğmasına zemin hazırlayan kurucu bir dönüşüme öncülük ettiği kabul edilirken, Karahisârî’nin, Yâkut üslûbunu bilinçli biçimde muhafaza ederek, onun tarzını sürdürdüğü bilinmektedir. Birbirine zıt gibi duran iki tercihin sonuçlarından biri olarak, Şeyh Hamdullah’ın, Yâkut tarzından, kendine has bir üslûp çıkarma teşebbüsünün açtığı çığır, kendisini, “kıbletü’l küttâb / katiplerin yöneldiği nokta” konumuna yükseltip, günümüze dek takip edilirlik vasfı kazanmasını sağlamıştır. Buna karşılık Karahisârî, Yâkut üslûbunun Osmanlı coğrafyasındaki son büyük ve yetkin temsilcilerinden biri olması sayesinde Türk hat sanatında ayrıcalıklı bir konum elde etmiş; bu konum onun “şemsü’l hat / hattın güneşi” ve “Yâkut-ı Rûm / Anadolu’nun Yâkut’u” gibi niteliklerle anılmasına yol açmıştır. Takipçisi olduğu Yâkut çizgisini geliştirmesinde, Fatih devri hattatlarından ve günümüze ulaşan kitabeleriyle celî sülüs yazıların gelişiminde önemli yerleri olduğu kaydedilen, Yahyâ Sûfî ile Ali b. Yahyâ Sûfî gibi hattatların tesirinde kalmış olduğu da ileri sürülebilir. Örnek aldığı üstatlar ve yazılarından etkilerle, kendi harf bünyelerine ve tasarımlarına yansıttığı estetik ahenk, ölçü ve denge gibi hususlar; Yâkut üslûbunun Osmanlı coğrafyasında daha da olgunlaşmasına önemli katkılar sunduğunu ortaya koyan somut göstergeler olarak değerlendirilebilir.

Hat sanatına yönelik kaynaklarda, aklam-ı sittenin her türünde mahir olduğu belirtilen Karahisâri’nin, özellikle celî yazılarda -zamanına göre- Şeyh Hamdullah vadisinden daha ileri derecede bir hüner sergilediği kaydedilmektedir. Ayrıca, adeta kendisiyle özdeşleşen tarzda yazdığı, Besmele, Kelime-i Tevhid, “Elhamdü li-veliyyi’l hamd” ibareli isitifleri kabiliyetini gösteren, gerek teknik gerek nitelik bakımından müstesna örnekler olarak değerlendirilmektedir. Eserleri arasında en önemlisi Kanûnî Sultan Süleyman için yazmış olduğu büyük boy (61,5x42,5 cm) Kur’an-ı Kerîm’dir. Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi’nde Hırka-i Saadet kısmında numara 5’te bulunan ve tamamlamaya ömrünün yetmediği bu Kur’an’ı, büyük olasılıkla talebelerinden ve aynı zamanda evlatlığı da olan Hasan Çelebi’nin (ö. 1594) tamama erdirdiği düşünülmektedir. Saray sanatkârlarının kurumsal çatısı olan ehl-i hiref teşkilatının maaş defterlerinde adının geçmesi, bir süre saray katibi olarak görev yaptığını da göstermektedir. Bahsi geçen meşhur Mushaf’ı dışında başlıca Topkapı Sarayı, Türk İslam Esreleri Müzesi ve Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi olmak üzere birçok müze ve koleksiyonda Kur’an-ı Kerîm, Enʻam-ı Şerif, Dua-i Usbuiyye, murakkaa ve kıtaları bulunmaktadır. Bunlar arasında Türk İslam Eserleri Müzesi’nde 1443 numarada kayıtlı Enʻam-ı Şerif, üst düzey sanatkarlık mahsulü sayfa tasarımlarıyla şaheser denebilecek bir niteliktedir. Bir hattatın yetiştirdiği talebelerinin, onun canlı eserleri olduğu düşünüldüğünde, zikredilebilecek en meşhur talebelerinin başında, yazma eser türündeki velûdluğu yanı sıra Süleymaniye ve Selimiye Camii başta olmak üzere birçok mimari yapıda kitabeleri bulunan evlatlığı Hasan Çelebi ile, Ferhat Paşa (ö. 1596), Derviş Mehmed Efendi (ö. 1592) ve Demircikulu Yusuf (ö. 1611) gelir. Bu bağlamda, Demircikulu’nun, Tophane Kılıç Ali Paşa Camii’ndeki celî yazılarının, sanatsal tasarım bakımdan oldukça dikkat çekici bir nitelikte olduğu hatırlanabilir.

Doksan yaşlarında vefat eden Ahmed Şemseddin Karahisârî, mensubu olduğu Cemaleddin İshak Karamânî’nin Sütlüce’deki tekkesinin haziresine defnedilmiştir ancak mezar taşı kayıptır. Vefatına düşürülen tarih ise şöyledir: “Geçdi hayfâ Karahisârî-i Pîr”
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.