Bildiklerimi Haykırdığımda İyileşecek Toplumun Yaraları...
14:26, 01/03/2018, PerşembeG: Güncelleme: 19:34, 22/03/2019, Cuma

Cihan Aktaş
Kitapta yer alan on dört öykünün her ne kadar müstakil olarak ele alınsa da kendi aralarında çeşitli göndermelerle birbirine “güçlü ve sızılı” şekilde bağlanmış olduğunu görüyoruz.
Cihan Aktaş’
ın İz Yayınları’
ndan çıkan son kitabı Fotoğrafta Ayrı Duran
hayatını yazmaya adayan yazar kimliğinin yanı sıra aktivistliğiyle de öne çıkan duruşunu bir kez daha sergiliyor. Aktaş’
ın genel olarak yazılarında ele aldığı konular temel insani değerlerin etrafında şekillenmekle beraber çağının özelliğini ve gerçeklerini yansıtır niteliktedir. İşte tam bu noktada Fotoğrafta Ayrı Duran
büyük bir tanıklığın belgesi: Mekân… an… kaybedişin ve savruluşun hikayeleri. Tematik bir bütünlük içinde ilerleyen, merkezinde mültecilerin, Suriye’
deki savaş ve yarattığı dramların yer aldığı öyküler, onurunu kaybettiğine inanan savaşın kadınları, küçücük dünyalarında savaşı bir yere oturtamamış, başlarına gelenin ne olduğunu kavrayamamış çocukların hikayelerini içeriyor.
Öykülerdeki genel kurgunun olayı anlatmaktan ziyade durumu ifade etmeye yönelik olduğunu görüyoruz. Televizyonda, gazetelerde sadece haber olarak karşılaşıp tükettiğimiz yaşanmışlıkların haberden daha fazla şeyler olduğunu ısrarla ifade etme çabası. Sosyolojik tanıklık, ezilenin, zulme uğrayanın her halükarda yanında olma mücadelesi. Yazarın kendi deyimiyle
“mültecilerin aramızda kendimizi daha doğru görebileceğimiz aynalarla dolaştıklarını”
ifadesi, bir çeşit psikolojik sorgulama yaşatıyor muhatabına: “Ben olsam ne yapardım? Benim de başıma gelebilir mi? Üzerime düşeni yapıyor muyum?”
Bazen kitabın akışına kendinizi kaptırıp sadece bir hikaye okuduğunuz algısıyla devam ederken, meselenin en can alıcı yerinde sorduğu sorular duygu ve düşüncenin at başı yer aldığının ispatı kitapta:
“Bu kadınlar nasıl, ne zaman iyileşeceklerdi?”
“Sırf birileri belgeseli izlesin de “gerçeği görsün” diye o kadınların hafızasında uyuşturduğu şeyi tetiklemeye hiç hakkım yoktu.”
(Robotlaşmak Burada Başka Türlü)
“Bir yastığa bile alışan insan çocuklarının babasından nasıl kopardı canı yanmadan...”
(Yanağında Prenses Kıvrımı)
Öykülerin genelinde birebir hayattan alınmış sahnelerin yer aldığını görüyoruz. Mülteci gerçeği ve psikolojisi üzerine yoğunlaşsa da aslında olayların dışında kalanların bakış açısını sergilemeye yönelik titiz bir çalışmanın arka planda inceden inceye aktığını hissediyorsunuz. Sık sık başvurduğu bu yöntem aslında
Aktaş’
ın yazar kimliği hakkında ipucu niteliği taşıyor. Yazmanın sorgulamak olduğunu, yüzleşmek olduğunu, edebiyatın ve sanatın sorumluluk olduğunu hatırlatıyor muhataplarına.Öykülere hâkim olan atmosferde zaman zaman şu soruyu sormaktan kaçamıyoruz:
“İnsan”
dediğimiz tür neye benzer? İlahi tanımlamayla Ahsen-i Takvim
üzerine yaratılan ademin diğer başka canlı türlerine yaptığı gibi nasıl da kendi türüne karşı canavarlaşabildiğinin, Esfel-i Safilin’
e doğru akıl almaz bir hızla yol aldığının kelimelerle resmedilişi Fotoğrafta Ayrı Duran.
Asıl parçalarını vatanlarında bırakan mültecilerin bir de geldikleri yerde insanla ve mekânla girdikleri mücadele. Travmatik yaşanmışlıkların üstüne başka türlü yenilerinin gelmesi, istismar, çaresizliğin beraberinde getirdiği mecburi iknalar:
“Kendini ne sanıyorsun? Ayağını denk al, yoksa bu günlerini çok arattırırlar, söylemedi deme. Buralı değilsin bile, pasaportun mu var, Kim inanır sana?”
(Başka Bir İhtimalin Eşiği)
Derme çatma hayaller, onmaz yaralar içindeki insanın yine de her şeye rağmen umut ve korku eşiğinde bekleyen kalplere dokunan öyküsü:
“Kardeşini, kocasını ve oğlunu kaybetmiş, onları elleri ile gömmüş ve espriler yaparak konuşabiliyor, sipariş listeleri hazırlıyor, inceliyor kumaşları, internete girip kıyaslamalara gidiyor…”
(Robotlaşmak Burada Başka Türlü)
Kamplar, çadırlar, çocuk yurtları, gecekondular, bodrum… Ölümler, sakat kalanlar, kaybolanlar, işkenceler, tecavüz… Yaşananların hem özneleri hem de fotoğrafın dışındakiler için bir çeşit imtihan olduğunun vurgusu.
Kitapta yer alan on dört öykünün her ne kadar müstakil olarak ele alınsa da kendi aralarında çeşitli göndermelerle birbirine
“güçlü ve sızılı”
şekilde bağlanmış olduğunu görüyoruz. Yazarın kitapla kendi arasında kurduğu bağ okurla metin arasında daha bariz hale dönüşüyor, bu da kitabın içselleştirilmesinde zincirleme bir etki oluşturuyor. Aynı zamanda anlatılanları sadece dram aktarımı olmaktan çıkarıp davete dönüştürüyor; insanlık paydası altında “bir”
olmanın daveti.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.