Modern insan ve göç kavramının ontolojik dönüşümü

Modern dünya, insana yapılabilecek bütün kötülükleri yaptı. Cömertçe hem de! İnsafsızca da diyebilirsiniz siz buna. Bilgi’nin, varlığın ve olgunun niteliklerini değiştirdi; tahakküm kurma güdüsü ile hareket ettiği için bilgi’nin de, varlık’ın da, olgu’nun da mahiyetini değiştirdi. Bilgiye de, varlığa da, olgu’ya da anlamını ve hakiki fonksiyonunu kazandıran ruh’tan arındırdı, ruhsuzlaştırdı.
Bilgi, varlık ve olgu’nun “Göç’me” serüveni
Algı, aklı çarmıha gerdi. Varlık anlamını ve konumunu yitirdi. Olgu, sahte’nin esiri oldu. Ruhsuz bilgi, anlamsızlık üretti. Ruhsuz varlık, varlığın düzenini alt üst etti, varlığı yersizliğe ve yurtsuzluğa mahkûm etti. Ruhsuz olgu, hayatı, sahte’nin, icat ve imal edilen algı’nın kurbanı yaptı.
Sonuç: Varlığa, hakikate ve bilgi’ye saldırı ile sonuçlanan ontolojik şiddet, hayatın anlamını, ruhunu, değerini yitirmesine yol açtı.
Modernlik, tanrıya, insana, tabiata ve hakikate saldırıya dönüştü. İnsanı ve hayatını anlamsızlık ve ruhsuzluk kaosunun eşiğine fırlattı.
Modern insan “sanal göçebelik” olgusu gerçeğe dönüşmeden önce de göçebeydi: Hakikatle ilişki kuramıyordu bir türlü. Modern insanın hakikat derdi olmadı: Kendini, fizik dünyadan ve bedeninden ibaret olan kendi dünyasını hakikat olarak konumlandırma kolaylığına sığındı.
Modern insan, bilgi, varlık ve olgu’nun anlamını, yerini, değerini ve ruhunu kaybetmesiyle yüzer-gezer, yersiz-yurtsuz bir hayata mahkûm oldu. Hakikate yerleşemedi. Göçebeliği paralel dünyalar arası bir oluş, diriliş ve varoluş yolculuğuna dönüşemedi. Modern insan; yolu bulamadı, yolcu olamadı, yolculuğa çıkamadı hiçbir zaman. Sahte tanrıların, sahte hakikatlerin, sahte dünyaların kölesi oldu sadece. Mutlak sahte, tarihte ilk defa modern dünyada mutlak hakikati çarmıha gerdi, sahte, gerçek oldu.
Reklam
Göç kavramının felsefî dönüşümü
Göç kavramı, köklü anlam değişiklikleri geçiriyor son beş asırdır. Göçebe toplumlardan yerleşik toplumlara, oradan Avrupalıların bilimsel devrimleri, keşifler çağı serüvenleri, sömürgecilik ve emperyalizm tecrübeleri ve kapitalizmin küreselleşmesiyle birlikte küreselleşmenin bütün sınırları yok etmesiyle küresel gerçekliğe dönüşen sanal göçebelik hayatı yaşayan insanlara geçiş süreci çok travmatik oldu...
Önceden toplumlar yer değiştiriyordu: Mekânda gerçekleşen bir yolculuk eylemiydi göç olgusu. Bugün göç olgusu, artık zihinsel olarak gerçekleşiyor; mekânı bile yok edecek, mekân duygusunu, aidiyet bilincini buharlaştıracak niteliksel bir dönüşüm gerçekleşiyor göç olgusunun kendisinde...
Ancak göç olgusunun kendisinde yaşanan bu niteliksel değişim, bütün insanlığı niceliğin, araçların hükümran olduğu, anlamın anlamsızlaştığı, değerin değersizleştiği, hayatın çölleştiği hakikat fikrinin yitirildiği, güçlünün haklı olarak görülebildiği Darwinyen orman kanunlarının hükmünü icra ettiği kaotik bir felâketin eşiğine fırlatıyor bütün insanlığı...
Küreselleşme süreci: Ölçek büyüdü ama ufuk daraldı!
Küreselleşme sürecinin bütün dünyada hissedildiği bir zaman diliminde yaşıyoruz bütün insanlık olarak... Küreselleşme sürecini, özlü ve anlaşılır bir şekilde, ölçek büyümesi ama ufuk daralması olarak tanımlayabiliriz. Evet bir ölçek büyümesi var: Ekonomik sınırlar, kültürel sınırlar, zihnî sınırlar ortadan kalktı: Paul Virilio’nun yerinde tanımlamasıyla “coğrafyanın sonu”nu yaşıyoruz.
Reklam
Sadece coğrafyanın sonunu değil, mekân duygusunun, geçmiş ve gelecek zaman duygusunun iptal edilmesi, zamanın tek bir zamana, genişletilmiş bir geniş zamana hapsedilmesi, zamanın sadece buradan ve şimdi’den ibaret hâle gelmesiyle birlikte tarih duygusunun, dolayısıyla zaman fikrinin de problemli hâle geldiği ontolojik bir ufuk daralması olgusuyla karşı karşıyayız.
Ölçek büyüyor ama insanın ufku da, dünyası da daralıyor: İnsan; sadece hızın, hazzın ve ayartanın peşinde koşturan insanaltı bir varlığa dönüşüyor. Nefs-i emmaresi’nin, kötülüğü emreden nefsinin arzularının kölesi hâline geliyor...
Ölçek büyürken yani ekonomik, kültürel ve entelektüel sınırlar ortadan kalkarken, insanın insanaltı bir varlığa dönüşecek kadar ufkunu, ruhunu yitirmesi, dünyanın orman kanunlarının hükümfermâ olduğu yeni-barbarlık biçimlerinin arenasına dönüşmesini kolaylaştırıyor...
Benzeri görülmemiş bir modern barbarlık
Bir açıdan bakıldığında ontolojik bir felakete dönüşen küreselleşme süreci, modernite sürecinin nihai aşaması ve mantıki sonucudur. Modernite projesi, insanın tanrılaştırılması çabasıdır: Heidegger, bu gerçeği, “insanın her şeyin ölçüsü ve ölçütü katına yükseltilmesi” olarak tanımlar. Tanrı fikrini yitiren modern insan, elbette ki, tanrılaşma açmazına soyunacaktı. Modern insanın tanrılaşma açmazına soyunmasını, modernliğin kurucu düşünürü Descartes, “Tabiatın efendileri ve hâkimleri olacağız.” diyerek hem izah etmiş hem de meşrulaştırma yoluna girmişti.
Modern insanın; tabiatın efendileri ve hâkimleri olma çabasına soyunması, insanlığa çok pahalıya patladı: Neredeyse bütün kıtalar ve bütün denizler sömürgeleştirildi: Toplumlar, yerlerinden edildi, kitleler hâlinde katledildi: Avrupa’nın nüfusunun 31 milyon olduğu 16. yüzyılda sadece Latin Amerika kıtasında 20 milyon insan katledildi; Latin Amerika’daki derinlikli medeniyetlerin kökü kazındı, tarihe gömüldü.
Reklam
20. yüzyıla gelindiğinde, yerinden edilmeyen, kültürleri tarumar edilmeyen toplum kalmadı dünya coğrafyasında! 19. yüzyılın sonları ile 20. yüzyılın başlarına denk gelen yarım asırlık zaman dilimi içinde, Balkanlardaki halklar hallaç pamuğu gibi savruldu, 300 bin Müslüman katledildi; Balkan Müslümanlarının geri kalan kısmı Anadolu coğrafyasına sürgün edildi.
Benzer barbarlık biçimleri, Kafkaslarda da, Orta Asya’da da, Hindistan’da da, Afrika kıtasında da yaşandı. Bütün bu barbarlıklar, katliamlar ve sürgünler, “uygarlaştırma misyonu” ile yapıldı, meşrulaştırılmaya çalışıldı.
Göçebe toplum ve mekânın buharlaşması
20. yüzyılın son çeyreği ile 21. yüzyılın ilk çeyreği, tam yüzyıl öncesini andırıyor adeta. Bu kez, Bosna’da katliam yapıldı, Batılı BM askerlerinin gözetiminde. Irak’ta 1,5 milyon insan katledildi. Irak içinde kitlesel göçler ile Irak dışına göçler ve sürgünler yaşandı... Bütün bunlar da, “Irak’a de demokrasi getireceğiz.” denilerek yapıldı.
Son olarak Suriye’de yaşanan katliamlar, Suriye nüfusunun yarıya yakınının iç savaştan ve katliamlardan kurtulmak için ülkeyi terk etmek zorunda kalması, göç kavramının ve olgusunun nasıl barbarca bir niteliğe büründüğünü göstermeye yetiyor olsa gerek.
Örnekleri uzatmaya gerek yok. Dünya, bir yandan katliamdan kurtulmak için göçe zorlanan onlarca toplumun sürüklendiği felakete tanıklık ederken öte yandan da, göç kavramı ve olgusunda yaşanan bambaşka bir olguya, göçün ontolojik geçirdiği köklü dönüşüme tanıklık ediyor.
Tarih, bizi bekliyor ama biz yokuz henüz
Göçebe toplum kavramı, tarihe karıştı artık: Mekân duygusunu, aidiyet şuurunu yitiren sanal bir dünyada göçebe olarak yaşayan daha doğrusu sanal dünyanın labirentlerinde oraya buraya yuvarlanan kimliksiz yığınlardan oluşan, ruhu çalınmış bir “dünyasız insan” ve “insansız dünya”yla karşı karşıyayız.
Reklam
İnsana yerini, konumunu, kimliğini, ruhunu armağan eden emaneti üstlendiği şuuruyla yaşayan, insanlığın yükünü omuzlarında taşıma şuurunu koruyan tek insan tipi Müslüman İnsan’ın önü alabildiğine açılıyor aslında. Tam da İslâm’ın hayata değen hakikatinin insanlığa yeniden hayat sunacak ilkelerine bütün insanlığın ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği bir ontolojik felaketin eşiğinde nefes alıp verme savaşı, insan kalma, insanca bir hayat sürdürme mücadelesi veriyor bütün insanlık...
Farkında mıyız bunun acaba? Dünya’nın İslâm’a bu kadar gebe kaldığı ender bir zaman diliminin tam ortasındayız. Ama öte yandan da İslâm’a bu kadar saldırıldığı, Müslümanların da dünyanın da İslâm’a ekmek kadar su kadar ihtiyaç hissettiği gerçeğini görebilmelerinin bu kadar zorlaştığı zaman dilimi yaşanmadı tarihte.
Dünyanın nereye gittiğini, nasıl bir ontolojik yok oluş felâketinin eşiğine sürüklendiğini kavrayabilirsek ve İslâm’ın bize yüklediği emaneti bihakkın taşıma şuuruna kavuşabilirsek, gelecek İslâm’a dünden daha fazla gebedir. Küre ölçeğinde yaşanan bu hem sosyo-kültürel göç hem de ontolojik sanal göçebe hâlini ancak o zaman insanlığın kendine gelebileceği, âdil bir dünyanın kurulması imkânına dönüştürebiliriz Allah’ın (cc) lûtfu ve keremiyle...
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.