Necmettin Ertunç Yörük kültürünü tuvale taşıyor

Eserlerinde Anadolu’nun kadim ögelerinden Yörük kültürünün sembolik anlatımlarını işleyen Ressam Necmettin Ertunç, renk, doku ve modern formlarla kültürel belliğimizi yeniden yorumlayarak geleneksel ile çağdaş sanatı arasında güçlü bir köprü kurmayı hedefliyor. Özgün estetik diliyle genç sanatçılara yeni okumalar sunan Ertunç’a sanatının ilham kaynaklarını sorduk.
Öncelikle sanatın, estetiğin ve gençliğin nabzını tutan kıymetli Genç Motto dergisine nazik davetleri için şükranlarımı sunuyorum. Sanatın iyileştirici gücünü genç kardeşlerimizle buluşturmak, benim için büyük bir onurdur.
Aslında hayatım, bu röportaja sığdıramayacak kadar uzun, anlatamayacak kadar derin bir yolculuk... 22 yıllık gurbeti, çocuk yaşta başlayan mücadeleyi ve o günden bugüne birikenleri kelimelere dökmek zor olsa da kendimi en samimi hâlimle özetlemeye çalışayım. Hikâyem, Mersin’e bağlı Mut’un Sarıkeçili olanlarından bir Yörük çocuğu olarak boyalardan önce “doğa”, “malzeme” ve “hayat mücadelesi” ile başladı. İçimdeki o durdurulamaz resim yapma isteği, Sertavul Yaylası’nın dumanlı dağlarında, Alaçam köyünde keçi güderken filizlendi. Ben dağlarda keçi güderken, kuş kovalarken, doğanın o muazzam renk cümbüşü ruhuma işliyordu. Küçücük ellerimle o ulu dağlara bakıp, gördüğüm manzarayı kağıda dökmeye çalışırdım. Torosların o sert ama renkli doğası ve yörenin Türk kültürünün yanı sıra; Yörüklerin simgesi olan kekliklerin sesi, benim ilk ilham kaynaklarımdı.
Ancak bu tutku, hayatımın ilk ve en büyük sınavını da beraberinde getirdi. Babam, aynı zamanda okuduğum okulda sınıf öğretmeniydi. “Ben, Güzel Sanatlar Lisesi’ne gideceğim,” dediğimde, bir baba korumacılığıyla karşıma dikildi. “Oğlum, ben seni boşuna mı okutuyorum? Resim çizip aç mı kalacaksın?” diyerek izin vermedi. O an, belki de o çocuk yaşımda hayatımın en büyük restini çektim ve babama şu cevabı verdim, “Baba, eğer aç kalacaksam resim çizerek aç kalırım!”
Bu inat ve kararlılık, beni henüz on iki yaşındayken altı kardeşin içinden gurbete çıkan ilk kişi yaptı. Sanat uğruna ailemin yanından ayrılıp Konya’nın yolunu tuttum. Tabii sanat kimliğimin harcında, sadece okul değil; “hayatın tozu” da var. Okul dışında, sanayide, “alaylı” ustalardan hayatı öğrendim. Amcamın oğlu Salih Ertunç’un yanında ayakkabı tamir etmeyi, Mustafa Usta’dan kara kalemi, Vedat Taşkıran Usta’dan ise tabelacılığı öğrendim. Dijital baskının olmadığı o yıllarda fırçayla camlara yazı yazar, tabelalara zımpara çeker, antipas ve boya sürer; hatta kaynak yapardım. Yazları ise Mut’un aşırı sıcağından kaçıp sığındığımız Sertavul Yaylası’nda eski ayakkabılardan ve Yörük keçilerinin çok sevdiği pınar ağacından kuş sapanları yaparak el becerilerimi geliştirdim. Aslında o zamanlar ilk heykellerimi yontmuştum.
O yaşlarda elimde boya rulosuyla çalışırken yanımdan geçip giden okul arkadaşlarımdan utanır, yüzümü saklardım. Bir gün ustam Vedat Taşkıran, bu hâlimi izlemiş. Yanıma gelerek, “Oğlum Necmettin! Utanma, onlar hiçbiri bir yere gelemeyecek ama sen büyük bir sanatçı olacaksın,” demişti. Meğerse söz ve resim öğretmenim Muhsine Yılmaz’ın beni keşfedip yönlendirmesi, benim kader çizgimmiş. Bugün Karamanoğlu Mehmetbey Üniversitesinde görev yapan bir akademisyen olarak şunu söyleyebilirim: Mut’un ve Torosların o eşsiz doğası, bana her zaman ilham veriyor. O renkler, keklik sesleri ve halk hikâyeleri sadece eserlerime değil; yaşam tarzıma, kıyafetlerime, bıyığıma ve renkli iç dünyama yansıyor. Ben, el becerisini çocukken yaptığı sapanlardan, sabrını zımparaladığı tabelalardan; inadını ise babasına verdiği, “Aç kalırım ama çizerim,” sözünden alan bir sanat emekçisiyim.
Öncelikle “onur öğrencisi” olarak mezun olmak, gurbet yıllarımın ve babama verdiğim “Başarılı olacağım,” sözünün bir nişanesiydi aslında. Mezuniyet sonrası sanatın endüstriyel mutfağına, yani tekstil sektörüne girdim. Bahsettiğiniz programlar, özellikle Apexs 3 ve Photoshop, benim resimdeki “görme biçimimi” kökten değiştirdi. Tekstil desen tasarımcılığı yaptığım iki yıl boyunca milimetrik hesaplamayı, renk ayrımlarını (tramları) ve en önemlisi “katman” (layer) mantığını öğrendim.
Bugün tuval üzerindeki çalışmalarımda (tuval üzerine akrilik boya) gördüğünüz o üst üste binen boya katmanları, aslında dijital dünyadaki “layer” mantığının fiziksel bir yansımasıdır. Dijital tasarım, bana kompozisyonu, önceden kurgulamayı, hatayı minimize etmeyi ve rengin matematiğini öğretti. Ben, bu dijital disiplini aldım; fırçanın ve boyanın o sıcak, rastlantısal doğasıyla harmanladım. Yani dijital araçlar, benim için eserin iskeletini oluşturduğum bir laboratuvar. Tuval ise o iskelete ruh vermeye çalıştığım asıl mecra.
Bu soru, beni 12 yaşında Mersin - Mut Otogarı’nda ailemden ayrıldığım o ilk ana götürdü. Benim için “gurbet”, bir sanat teması değil; 22 yıldır iliklerime kadar yaşadığım, bitmeyen bir hâldir. Eserlerimdeki o parçalanmış formlar, dağılan renkler ve boşlukta süzülen motifler; aslında gurbetteki bir zihnin hafıza haritasıdır. Hatıralar, insan evinden ve köklerinden uzaklaştıkça bütünlüğünü yitirir; geriye sadece parçalar kalır. Ben o parçaları, modern sanatın diliyle tuvalde tekrar birleştirmeye çalışıyorum.
Keklik ve Türk motiflerine gelince. Keklik, benim için çocukluğumun en saf ve en özgür anıdır. Hâlâ kıl çadırda, göçebe geleneğini sürdüren halamı ziyarete gittiğimde; dağlarda keçi güderken karşıma çıkan o keklikler ve yankılanan ötüşleri, benim için “yuvada olma” hissinin ta kendisiydi. Şimdi şehirde, beton binaların arasında o sesi duyamamak, o dağların özgürlüğünden kopmak, beni bu figüre sığınmaya itti. Bahsettiğiniz “psikolojik kırılganlık” tam da burada devreye giriyor. Resimlerimde motiflerin net değil de erimiş, dağılmış veya gizlenmiş olması; o dağdaki özgür ruhumuzun modern dünyada ne kadar kırılgan hâle geldiğini gösterir. Ben o motifleri ve keklikleri tuvale kazıyarak, aslında kimliğimin yok olmasına direniyorum. Kısacası benim sanatım, gurbette parçalanmış bir ruhun dağlardaki o keklik sesini ve atalarının desenlerini tuvalde yeniden inşa etme çabasıdır.
Mut, benim için haritada bir nokta değil; ruhumun ve sanatımın mayalandığı yerdir. Toros dağlarının o sarp, dik ve “asi” yapısı, sanatçı kimliğimin de iskeletini oluşturur. Peki, neden keklik? Çünkü keklik, Torosların ve Yörük kültürünün en sadık şahididir. Keklik; o kayalık coğrafyanın estetiğini, rengini ve direncini kanatlarında taşır. Benim tuvallerimdeki dokular, aslında Mut’un o engebeli arazisidir. Kullandığım renkler; Yörük kilimlerinin kırmızısı, Torosların gri kayaları ve kekliğin gagasındaki o parlak “Türk bayrağı” kırmızısıdır. Ben Mut’ta sadece bir coğrafyaya değil, muazzam bir görsel hafızayla da doğmuşum. Ben, aslında o dağlarda, keçilerin peşinde koşarken duyduğum ve hafızama kazınan o sesi, akademik bir dille ve fırçamla görünür kılmaya çalışıyorum. Kısacası Mut benim köküm, keklik ise o kökün kanatlanmış hâlidir.
Sanat yolculuğumda “denemek ve inşa etmek” var. Hedefim çok net; Anadolu’nun ve Yörük kültürünün o yerel kodlarını, evrensel sanatın zirvesine taşımak. Öncelikli hedefim, şu an üzerinde çalıştığım “Keklik Hikâyelerinin Resim Sanatına Aktarımı” başlıklı tezimi tamamlayarak bu sözlü kültürü akademik ve görsel bir hafızaya dönüştürmek. Ben, sadece resim yapmıyorum; kaybolmaya yüz tutmuş bir kültürü tuvalde arşivliyorum.
Ancak asıl büyük vizyonum, sizlerin de desteğiyle Toroslar’ın zirvesindeki o keklik sesini, sadece Türkiye’de değil; uluslararası sanat platformlarında da yankılatmak. Mut’un bir köyünden çıkıp babasına, “Aç kalırım ama çizerim,” diyen o çocuğun hikâyesini Türkiye’nin ve dünyanın en prestijli galerilerine taşımaya kararlıyım. Gelecekte Necmettin Ertunç ismini; yerel motifleri modern sanatın diliyle dünyaya anlatan, geçmişle gelecek arasında sağlam bir köprü kurmuş bir sanatçı olarak göreceğinize inanıyorum. Fırçamdaki boya kurumadığı sürece, bu kültürün nöbetini tutmaya ve üretmeye devam edeceğim.
Genç kardeşlerime en büyük tavsiyem şudur: Yokluktan korkmayın, konfor alanınızdan korkun! Bakın, ben daha 12 yaşında sanat uğruna ailesinden ve çok sevdiği arkadaşlarından kopup gurbet yoluna düşmüş biriyim. O yaşta bir çocuğun gurbette tek başına kalması ne demek? Bunu anca yaşayan bilir. Ama o gurbet, o yalnızlık, beni “Necmettin” yaptı. Boyalarımı, babamdan istediğim harçlıkla almadım. O küçük Necmettin, okul çıkışlarında, sanayi köşelerinde tabelalara zımpara atarak, paslı demirlere antipas sürerek, elleri patlayana kadar çalışıp kazandığı o üç kuruş harçlıkla aldı o boyaları. Gurbet odalarında aile özlemiyle yanarken sığındığım tek liman, alın teriyle aldığım boyalar ve tuvalim oldu.
Genç arkadaşlarıma sesleniyorum: “Param yok, imkânım yok, ailem desteklemiyor,” demeyin. Sanat; steril atölyelerde, hazır imkânlarla değil; hayatın tam kalbinde, o yokluğun ve mücadelenin içinde filizlenir. Eğer o gün, o sanayi tozunu yutmasaydım; gurbet kışlarında üşümeseydim; bugün bu resimleri yapamazdım. Ellerinizi kirletmekten, “el âlem ne der?” diye düşünmekten ve kendi hikâyenizden utanmayın. Sizi “siz” yapan şey, başkalarına benzemeye çalışmak değil; tırnaklarınızla kazıyarak yazdığınız o hikâyedir. Lütfen hayallerinize “B planı” yapmayın. Eğer gerçekten hayallerinizi gerçekleştirmek istiyorsanız, ecdadımız gibi gemileri karadan yürütün. Çünkü sanat, sadece yetenekli olanların değil; vazgeçmeyenlerin, gurbeti ve yokluğu azığa çevirenlerin zaferidir. Fırçanız dik, yolunuz açık, boyanız hiç kurumayan türden olsun. Sevgilerimle...
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.