Çomakdağ’da Yörük kültürü ve ölüm ritüelleri

Beşparmak Dağları eteklerindeki Çomakdağ köylerinde ölüm, bir vedadan çok; hafızayı, doğayı ve kadim ritüelleri de anlatıyor. Başlarında çiçeklerle yaşayan Yörük kadınları, yüzyıllardır süren gelenekleri hâlâ yaşatıyor.
Ölüm, hafıza ve Yörük ritüelleri
Beşparmak Dağları eteklerindeki Çomakdağ köylerinde ölüm, bir vedadan çok; hafızayı, doğayı ve kadim ritüelleri de anlatıyor. Başlarında çiçeklerle yaşayan Yörük kadınları, yüzyıllardır süren gelenekleri hâlâ yaşatıyor. Ancak bu sessiz kültür, göç ve değişen köy yaşamı karşısında giderek daha kırılgan hale geliyor. Dağların eteklerindeki, zeytin ve çam ağaçlarının arasına saklanmış köylerde dolaşırken zamanın ağır aktığını hissediyorsunuz. Taş evlerin arasında ilerleyen dar sokaklar, nar ağaçlarının gölgesinde kalan avlular ve pencerelerden taşan çiçekler; buranın yaşayan bir hafıza olduğunu fısıldıyor. Bu köyde geçmiş yalnızca anlatılan bir hikâye değil; gündelik hayatın içinde, ritüellerde ve insanların hafızasında varlığını sürdürüyor. Yörük kültürünün yüzyıllardır taşıdığı gelenekler, doğayla kurulan güçlü bağın içinde şekillenmiş. Dağa, taşa, suya ve ağaca yüklenen anlamlar hâlâ canlı. Akdeniz coğrafyasının kokuları da bu kültürün bir parçası: Defne, zeytin, ıhlamur ve karanfil…

Çomakdağ’ın kadınları için çiçekler; kültürün ve kimliğin taşıyıcısı. Sonbahar yağmurlarının toprağı canlandırdığı bir günde patika yolları aşarak dağın yamacındaki taş evlere ulaşıyorum. Köyün sokaklarını dolaşırken 200-300 yıllık evlerle karşılaşıyorum. Kök boyalarla renklendirilmiş kapılar, el işçiliğiyle süslenmiş tavanlar ve taş duvarların arasından süzülen ışık, bu evlerin içinde bir zamanın hâlâ yaşadığını hissettiriyor.
Çomakdağ’ın en değerli miraslarından biri de bu taş evler. Yüzlerce yıllık bu yapılar hem mimari bir unsur hem de Yörük yaşamının mekânsal tezahürü. Ancak son yıllarda köyde beton evlerin yapılmaya başlaması bu özgün dokunun yavaş yavaş değişmesine neden oluyor. Köyün kimliğini oluşturan bu taş evleri korumak, yalnızca mimariyi değil kültürel mirası da yaşatmak anlamına geliyor. Kıyafetlerinden lehçelerine, evlerinden inanışlarına kadar Yörük yaşamının dokusunun büyük ölçüde korunmuş olması insana şaşkınlık veriyor. Sanki her şey yavaşlamış ve geçmişin ritmi hâlâ devam ediyormuş gibi. Ancak köyde dolaşırken fark edilen başka bir gerçek daha var. Bu ritüelleri sürdürenlerin büyük bölümü artık yaşlı kuşak. Gençlerin önemli bir kısmı eğitim ve iş için şehir merkezlerine göç etmiş. Köyde kalanlar ise çoğunlukla bu kültürü hafızalarında taşıyan yaşlılar. Eğer bu gelenekler korunmaz ve aktarılmazsa, birkaç kuşak sonra yalnızca hatıralarda kalma ihtimali var.

Mezarlıkta asılı hatıralar: Çalılara bırakılan kıyafetler
Köydeki ikinci günümde, meydan kahvesinin arkasındaki bir evde yapılan bir mevlide tanıklık ediyorum. Yüzlerce yıllık taş evlerin bulunduğu sokakta köylüler yavaş yavaş toplanıyor. Renkli kıyafetler içinde kadınlar ağır bir sükûnetle evin avlusuna giriyor. Mevlidin sonuna doğru küçük bir mangalda kuru karanfiller yakılıyor. Zeytin dalı ve defne yapraklarıyla birlikte tütsülenen bu karanfillerin dumanı avluya yayılıyor. Köylülerden biri şöyle anlatıyor: “Ölen kişinin ardından güzel kokular yayılsın diye karanfil yakarız. Bu onun ruhuna gönderdiğimiz bir hediyedir.” Kuru karanfil yalnızca mevlitlerde değil, kandil gecelerinde de yakılıyor. Ölümün ardından göğe yükselen o keskin ama tanıdık koku, geride kalanların dualarıyla birlikte havaya karışıyor.

Bir karanfil ıtırı… Ölümün ardından gönderilen sessiz bir hediye
Çomakdağ’da ölüm yalnızca bir son olarak görülmüyor. Aynı zamanda hatıraların yaşatıldığı bir eşik gibi düşünülüyor. Bazı mezarların başındaki çalılara asılmış ceketler, şapkalar ya da başörtüleri dikkat çekiyor. Bu kıyafetler ölen kişinin hatırasını yaşatmak için mezarın yanında bırakılıyor. Bir köylü anlatıyor: “Babam öldüğünde mezarın başındaki çalıya ceketini ve şapkasını astık. Sekiz yıl oldu hâlâ orada durur. Bazen gider koklarım. Sanki hâlâ onun kokusu var.” Bu köyde ölen kişinin eşyaları hemen alınmaz. Zamanla solmaları, rüzgârda savrulmaları ve yavaşça çürümeleri beklenir. Hatıra, doğaya bırakılır.

Yörük kadınlarının çiçekleri: Bir kültürün sessiz parfümü
Çomakdağlı kadınların en dikkat çekici geleneklerinden biri başlarına çiçek takmalarıdır. Eskiden parfüm ve kolonya olmadığı zamanlarda Yörük kadınları karanfilden boncuklar yapar, kokulu kolyeler takarlarmış. Bu gelenek zamanla çiçeklerle devam etmiş. Her evin bahçesinde ya da penceresinde mutlaka bir çiçek yetişir. Yazın fesleğen, kışın şebboy… Kadınlar bu çiçeklerin hem güzel koktuğuna hem de insanın ruhunu iyileştirdiğine inanıyor. Verandada otururken karşıma Fatma Nene çıkıyor. Allı morlu kıyafetleri ve başındaki renkli çiçeklerle dört mevsim açan bahçesini gösteriyor. “Çiçekler bizim kültürümüzdür.” diyor ve ekliyor: “Bizim parfümümüzdür. Yüzyıllardır böyle.”
Son yıllarda köyün özgün kültürü ve mimarisi nedeniyle bölgeye gelen ziyaretçi sayısı da artmış durumda. Turizm köy ekonomisine canlılık getirirken, aynı zamanda bu hassas kültürel dokunun korunması gerektiğini de hatırlatıyor. Çünkü Çomakdağ’ın asıl değeri yalnızca taş evleri değil, o evlerin içinde yaşatılan gelenekler.

Yasın çiçeksiz günleri
Bu köyde biri öldüğünde çiçekler de bir süreliğine susar. Ölen kişinin ailesi bir yıl boyunca başına çiçek takmaz. Köy halkı ise defin sonrası bir hafta boyunca çiçeksiz dolaşır. Bu sessizlik, ölen kişiye duyulan saygının bir parçasıdır. Bir hafta sonra köylüler mezarlığa gider ve en güzel çiçeklerini mezarların başına bırakır. Mezar başındaki testiler suyla doldurulur ve içleri çiçeklerle süslenir. Ölüm, doğanın içinde yeniden bir bağa dönüşür.
Yuvaya yakılan ilk ateş
Yarım asır öncesine kadar süren başka bir gelenek daha var. Yeni evlenen gelinlerin bohçasına konulan eşyalardan biri de “saçak” adı verilen küçük bir demetmiş. Gelin yeni evine girdiğinde odadaki şömineye ilk ateşi bu saçakla yakarmış. Elleri uğurlu olsun, yuvası bereketli olsun diye… Fatma Nene bu geleneği hâlâ hatırlıyor. Yıllar sonra bizim için açtığı eski odada o ilk ateşi hatırlayarak anlatıyor.

Beşparmak Dağları’nın kutsalı: Dambelen Dede
Beşparmak Dağları’nın eteklerinde yaşayan köylüler için kutsal kabul edilen yerlerden biri de Dambelen Dede’nin mezarı. Muğla’nın İkiztaş Köyü yakınlarında bulunan bu mezarın yaklaşık sekiz metre uzunluğunda olduğu söyleniyor. Köylüler dilek tuttuklarında ya da adak adadıklarında bu mezarın etrafında toplanıyor. Yaz aylarında yapılan bu ziyaretler bazen küçük bir şenliğe dönüşüyor. Adaklar kesiliyor, dualar ediliyor ve dilekler mezarın etrafındaki ağaçlara bağlanıyor. Beşparmak Dağları’nın eteklerinde dolaşırken her sokak başında eski zamanlardan çıkıp gelmiş gibi duran kadınlarla karşılaşıyorum. Başlarında çiçekler… Üzerlerinde rengârenk kıyafetler… Her biri sanki yaşayan bir kültürün hafızası gibi.
Ama bu hikâyenin bir başka yüzü daha var. Bu ritüelleri sürdürenlerin çoğu artık yaşlı kuşak. Gençlerin önemli bir kısmı köyden ayrılmış. Eğer bu gelenekler korunmazsa bir gün bu çiçekler yalnızca eski fotoğraflarda kalabilir. Bu yüzden Çomakdağ'ın taş evleri, mezarlıklara asılan kıyafetler ve başlara takılan çiçekler hem birer gelenek hem de korunması gereken yaşayan birer kültürel miras. Çünkü burada ölüm bile bir çiçek gibi hatırlanıyor; bir karanfil kokusuyla…

*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.