Harabeler şairi: Doktor İbrâhîm Nâcî

Modern Arap edebiyatında özellikle de Mısır şiirinde, İbrâhîm Nâcî denildiğinde akla aynı anda iki kimlik gelir: Doktor ve şair. O, bir yandan hastanelerde ve muayenehanelerde hastalarının nabzını dinleyen bir hekim, öte yandan insan ruhunun nabzını tutan, aşkı, ayrılığı ve iç yangınını kelimelere döken bir şairdir. Ümmü Gülsüm’ün ölümsüzleştirdiği “el-Atlâl” (Harabeler) şiirinin sahibi olarak geniş kitlelere mâl olmuş, fakat bunun çok ötesinde, hem şiiriyle hem şahsiyetiyle hem de trajik hayat serüveniyle 20. yüzyıl Arap şiirinin en dikkat çekici isimlerinden biri hâline gelmiştir.

Kaynakların bir kısmı, hayatının ilk dönemlerinde Mansûre’de yaşadığını, orada Nil’in ve tabiatın güzellikleriyle karşılaştığını, bu tecrübenin şiirinde duygusal ve romantik tonu güçlendirdiğini anlatır. Böylece Nil’in ve doğanın güzelliğiyle uyanan şair bir ruh ile hastanelerin, bekleme salonlarının, reçetelerin ve stetoskopun içinden konuşan bir doktor kalbi aynı bedende birleşir.

Genç yaşta şeker hastalığına yakalanır ve ömrü boyunca bu hastalığın sıkıntılarını çeker. Hayatının sonlarına doğru ise ekonomik ve psikolojik baskının etkisiyle zorlu bir sürece girer.
- Nâcî’nin doktorluğu, şiirinden ve insan anlayışından asla bağımsız düşünülemez. Onu anlatan pek çok yazar, “edebiyatına tıp pratiğinin izleri en açık yansıyan hekim” olduğunu vurgular. Sadece mesleğini icra eden bir doktor değil; fakirlerin sığınağı, muhtaçların kapısını çalabildiği merhametli bir hekimdir.
Hakkında,
“hastalarının reçetelerine bile şiir yazardı”
şeklinde bir rivâyet dolaşır; bu rivâyet, onun için hem tıbbın hem şiirin birer şifa aracı olduğuna işaret eder.
Nâcî, meşhur bir şiirinde tıp ile şiir arasındaki ilişkiyi şöyle özetler:
Böylece şiiri, “nefsin tedavisi” tıbbı ise “bedenin tedavisi” olarak konumlandırır. İbn Sînâ’dan bu yana süregelen “hekim-şair” geleneğinin 20. yüzyıldaki en parlak halkalarından birini temsil eder.
Nâcî, edebî hayata yaklaşık 1926’da, yirmi sekiz yaşındayken girer. İlk adımı, Alfred de Musset ve Thomas Moore gibi Batılı şairlerden şiirler tercüme etmek ve bunları es-Siyâse ve benzeri haftalık dergilerde yayımlamaktır. Bir süre sonra, Mısır’ın büyük gazetelerinden es-Siyâse’nin düzenli yazarlarından biri olur.
Ahmed Şevkî’nin de ilk dönem başkanı sayıldığı bu topluluk, klasik kalıpların dışına çıkmak, miras geleneği zorlamadan, Arap şiirine yeni imgeler, yeni ritimler ve yeni bir iç dünya kazandırmak isteyen bir şairler topluluğudur.
İbrâhîm Nâcî, Ali Mahmûd Tâhâ, Sâlih Cevdet, Muhtâr el-Vekîl gibi isimlerle birlikte bu çevrenin kurucu kadrosunda yer alır. Zamanla
Apollo Okulu
içinde “vekil” (ikinci başkan) konumuna yükselir. Daha sonra Modern Edebiyat Birliği’ni kurar ve ölümüne kadar başkanlığını yürütür. 1940’lı yıllarda ise Mısır Edebiyatçılar Birliği’nin başkanı olarak, dönemin entelektüel hayatında merkezî bir figüre dönüşür.

- Nâcî’nin şiiri, iki büyük kaynaktan beslenir:
- Arap-İslâm klasiği: Aruz ve kâfiye ilminde ciddi bir birikime sahiptir. Mütenebbî, İbn er-Rûmî, Ebû Nüvâs ve “fuhûl” diye anılan büyük şairlerin divanlarını okur, inceler. Eski Arap şiirinin güç, incelik ve musikîsini özümser.
- Batı romantizmi: Özellikle Shelley ve Byron gibi romantik şairleri okur. Fransız şiirinin önemli ismi Baudelaire’in şiirlerinden seçmeler tercüme eder ve onun hakkında bir inceleme yayımlar. Böylece, hem Doğu’nun klasik lirizmi hem Batı’nın romantik ve bireyci duyarlığı, Nâcî’nin dizelerinde buluşur.
Bu iki damar, onun şiirinde hem teknik derinlik (ölçü, kafiye, musiki) hem de içsel ve psikolojik yoğunluk olarak karşımıza çıkar.
Eleştirmenler, İbrâhîm Nâcî’yi Mısır romantizminin lirik şiirdeki en saf örneklerinden biri olarak niteler. Dr. Ali Aşrî Zâyid, onun lirik şiirde ulaştığı seviyeyi, “başka Mısır romantiklerinin pek yakalayamadığı bir zirve” olarak değerlendirir.
Şiiri, bir bakıma insanî duyguların ansiklopedisi gibidir. Aşk, ayrılık, yüz çevirme, inkâr, ihanet, soğukluk, gurur, zillet, özlem, pişmanlık, umut ve umutsuzluk… Hepsi onun dizelerinde son derece ince bir duyarlılıkla betimlenir. Âşığın hem gururlu hem zelil hâli, hem yaklaşan hem uzaklaşan ruh hâli, hem affeden hem kırılan tarafı onun şiirinde detaylarıyla karşımıza çıkar.
Kendi ruh hâlini zaman zaman “yaşayan ölü” diye betimler. Şiirlerinde geçmişe seslenir, geleceğe bakar, daha adım atarken bile pişmanlığın gölgesini taşır. Bir mısraında sabır ve acı arasında sıkışmışlığını şöyle dile getirir:
Torunu Samia Mehrez, uzun yıllar saklı kalan mektupları, defterleri ve sözlü rivâyetleri inceleyerek bu A.M.’nin (ع. م) kimliğini ortaya çıkarır: Aliyye Mahmûd et-Tuvayr. Böylece,
“Her şairin bir Leylâ’sı vardır”
cümlesinin, Nâcî’nin hayatında da somut bir karşılığı olduğu anlaşılır.
Nâcî’nin aşk şiirleri sadece romantik değil, aynı zamanda trajiktir. Sevgiliye bağlı kalmış, onun etrafında dönen, ondan kopmaktan korkan bir ruhun sızılarını taşır. Bunu, sıkça alıntılanan dizelerinden birinde şöyle dile getirir:
Onun şiirinde tabiat da vardır; ama bu tabiat, geniş manzaralarla değil, kalbin daracık odasında yankılanan bir iç tabiat şeklindedir. Eleştirmenlerin ifadesiyle, “imgeleri hafızasından değil, kalbinden; arzusundan değil, sabrından; dış dünyadan değil, iç dünyasından” doğar.
- Bugün İbrâhîm Nâcî denildiğinde geniş kitlelerin aklına önce “el-Atlâl / Harabeler” gelir. Bu elbette, Ümmü Gülsüm’ün 1966’da bu şiirden yola çıkarak söylediği ve Arap müziğinin en büyük klasiklerinden biri hâline gelen şarkı sayesindedir.

“el-Atlâl” şiiri ilk olarak 1937’de “Mecelletî”, daha sonra 1941’de “er-Risâle” dergilerinde yayımlanır. 1946’da Nâcî, bu şiiri Kudüs’teki Filistin Radyosu stüdyosunda bizzat okur.
Nâcî’nin yakın dostu, şair Ahmed Râmî, Nâcî’nin vefatından yaklaşık 13 yıl sonra, “el-Atlâl’dan 25 beyit ve Nâcî’nin “el-Vedâ‘” adlı başka bir şiirinden 7 beyit seçerek bunları birleştirir ve
Ümmü Gülsüm için yeni bir güfte oluşturur. Bazı mısralar, şarkı formuna uyacak şekilde değiştirilir.
Meselâ:
“Yâ fuâdî rahimellâhu’l-hevâ” “Ey kalbim, Allah aşka rahmet eylesin” mısraı, “Yâ fuâdî lâ tes’el eyne’l-hevâ” “Ey kalbim, aşka ne oldu?’ diye sorma” şeklinde değiştirilir.
Yine: “Ve hanînî leke yekvî a‘zumî” “Sana olan özlemim kemiklerimi dağlıyor” ifadesi, “Ve hanînî leke yekvî edla‘î” “Sana olan özlemim kaburgalarımı dağlıyor” şeklinde düzenlenir.
Tüm bu müdahalelere rağmen, şarkının omurgası ve ruhu, İbrâhîm Nâcî’nin lirik ve acılı aşk şiirinin ta kendisidir. Ümmü Gülsüm’ün bu yorumu sayesinde, uzun süre klasik eleştirmenlerin gölgesinde kalan ve hak ettiği itibarı göremeyen Nâcî, modern Arap şiiri haritasında hak ettiği yere geri döner.
Nâcî, şiire dair bir beytinde şöyle der:
Şiir ruhunun bitip tükenmeyen yönünü ise şu cümleyle özetler:
Nâcî sadece bir şair değil; aynı zamanda hikâyeci, denemeci ve çevirmendir. Başlıca eserleri arasında şunlar sayılır: Medînetü’l-Ahlâm, Âlemü’l-Üsra, Risâletü’l-Hayât, Keyfe Nefhemu’n-Nâs, Edrikni Yâ Duktûr.
Bu eserler, büyük ölçüde psikoloji, sosyoloji ve insan ilişkileri ekseninde kaleme alınmış, gözlem ve tecrübe yüklü metinlerdir. Araştırmacılar, 1933-1953 yılları arasında elli civarında hikâye yayımladığını belirtir.
Bu eserler, onun sadece duygusal bir şair değil, aynı zamanda modern dünya edebiyatına açık, çeviri yoluyla kültürler arası köprü kurmaya çalışan bir entelektüel olduğunu gösterir.

Nâcî, hayatı boyunca iki tür “yara” taşır: duygusal yara ve eleştirel/siyasî yara. Bir yandan, başarısız aşkının izleri şiirinde derinleştikçe, diğer yandan edebî çevrede de haksız eleştiriler, yanlış anlaşılmalar ve kıymet bilmezliklerle karşılaşır.
Özellikle ilk divanından sonra, Tâhâ Hüseyin ve Akkâd gibi isimlerin ağır tenkitleri, onu içe kapanmaya iter. Aynı zamanda siyasi çalkantılar döneminde, 23 Temmuz 1952 Devrimi sonrası başlayan tasfiye süreci, onu hedef alan bir başka dalga olur. Yeni rejim, eski dönemin sembollerini ve belirli makamlardaki isimleri görevden uzaklaştırma yoluna gider. Bu süreçte, Tevfîk el-Hekîm ve İbrâhîm Nâcî gibi, dönemin en parlak elli-altmış yaş kuşağı isimleri de listelere girer.
Yeni yönetim, Nâcî’nin Demiryolları Tıp Bölümü’ndeki görevini, Hür Anayasalistler Partisi’ne mensup İbrâhîm Desûkî Abâza’nın himayesiyle elde ettiği kanaatindedir. Hakîm, Devrim Komuta Konseyi’nde kendisini savunanlar bulabilmiş, fakat Nâcî aynı desteği görememiştir. Bu nedenle görevden alınır, büyük bir haksızlık duygusuna kapılır ve yakınlarının anlatımına göre adeta kahrından ölür.
Tıbbî açıdan da zayıflamıştır; gençlikte başlayan şeker hastalığı, ilerleyen yaşında zatüre ve başka sağlık problemleriyle birleşir. En çok aktarılan rivâyete göre, 1953 yılında, Şubra el-Hayme’deki muayenehanesinde bir hastanın kalbini dinlerken aniden yere yığılır ve orada son nefesini verir. Böylece, ölene kadar tabiblik vazifesini ifa etmiş oldu. Hem doktorluk hem şairlik görevini, kelimenin tam anlamıyla son nefesine kadar sürdürdü.
Mısır üniversitelerinde onun şiirinde yabancılaşma, kadın imgesi, romantizm gibi konular üzerine doktora tezleri yapılır.

Nâcî’nin sadece “Harabeler Şairi” etiketiyle sınırlanmasına itiraz eder, ilk aşkının kimliği üzerine ortaya atılan rivâyetleri belgesel yöntemle sorgular, “A.M.” harflerinden yola çıkarak ilham perisinin Aliyye Mahmûd et-Tuvayr olduğunu tarihçi Hüseyin Ömer’in tanıklığıyla ortaya koyar,
Nâcî’nin Sâmiye Sâmî ile evliliğini, Mansûre’den yazdığı “Azîzetî Sûme” hitaplı mektupları ve aile içi ilişkilerini ayrıntılarıyla anlatır.
Bu çalışma, Nâcî’nin hem özel hayatını hem şiir dünyasını yeniden yorumlayan, onu söylentilerin gölgesinden çıkarıp somut belgelere dayalı bir portreyle karşımıza getiren çağdaş bir biyografidir.
- İbrâhîm Nâcî, doktorluk ile şairliği, bilim ile sezgiyi, bedenin acısı ile ruhun sancısını aynı kişilikte buluşturan ender isimlerdendir. Bir yandan muayenehanesinde hastalarının kalp atışlarını dinlerken, diğer yandan kendi kalbinin kırık atışlarını şiire dönüştürmüştür.
Çocukluğunda kitapların arasında büyüyen, tıp mektebinden mezun olup demiryollarından bakanlıklara uzanan bir meslek hayatı yaşayan, Nil’in kıyısında ve Kahire’nin sokaklarında romantizmi hisseden, Apollo ekolüyle Arap şiirine yeni sesler taşıyan, aşk acısını “A.M.” harflerine saklayan, gelenekçi eleştirmenlerin sert yargılarıyla yaralanan, siyasi tasfiyelerle sarsılan, ama buna rağmen kalemini ve stetoskopunu bırakmayan bir insan... Onu, belki de en iyi şu cümle özetler: “Şiir ruhların merhemidir, tıp ise bedenlerin merhametidir.”
Bugün İbrâhîm Nâcî, sadece el-Atlâl’in şairi değil; modern Arap şiirinde insan ruhunun kırılganlığını, aşkın yarasını ve varoluşun sızısını en zarif biçimde dile getiren doktor-şair olarak hatırlanmaya devam ediyor.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.