Kosova'nın bağrında açan gül: Ali Yakup Cenkçiler
15:00, 29/08/2025, Cuma

Ali Yakup Cenkçiler.
Ali Yakup Hoca Efendi, “Osmanlı olmasaydı, İşkodralı Katolikler olarak yaşayıp öylece ölecektik” diyordu. Hayatı boyunca her Türk’e o fetihçilerin torunu olarak baktı. “Osmanlıya olan borcumu hiçbir zaman ödeyemem” derdi. Onunkisi zorluklarla, imtihanlarla ve sabırla örülü, örnek bir hayattı...

Ali Yakup Efendi,
Türk denince İslâm’ın
akla geldiği, Müslümanlar
için Türk
kelimesinin kullanıldığı bir coğrafyada ve zaman diliminde dünyaya geldi. O bunu biraz da gülerek anlatıyor
:
“Mesela bir Arnavut Müslümanlığını bildirmek istedi mi "elhamdülillah Türküz"
"Türklüğün şartları 33'tür."
"Allah Türklükten ayırmasın. Allah canımızı Türk olarak alsın."
Sırplı
. O bile kendisinin Türk
olduğunu söyler. Hicazlı bile Türk olarak bilinir. Bizim zamanımızda Müslüman için Türk kelimesi
kullanılırdı. Biz yalnız kitap okurken "Dini İslâm'ın şartları 33'tür"
derdik. Halk bir kelime Türkçe bilmezdi. Ama "Allah'a şükür Türk'üm"
- Aslında sadece Balkanlar'da değil, çok daha uzak coğrafyalarda, Osmanlı’nın hüküm sürmediği topraklarda bile bir zamanlar Müslüman demek Türk demekti.
Kolombiyalı
büyük yazar Gabriel Garcia Marquez
’in Kırmızı Pazartesi
kitabının başkahramanı Santiago Nasar
aslen bir Arap’tır. Arap olduğu için insanlar onu Türk
diye çağırmaktadır. Çevirmen bu ifadeyi tuhaf bulacağımızı anlamış olmalı ki dipnotta “Güney Amerika ülkelerinde Ortadoğu'dan göçen Arap kökenlilere Türk gözüyle bakılır”
Ali Yakup Efendi Kosova vilayetinin
Priştine
sancağının Gilan
kazasındandı. Lakin onun doğduğu yıl olan 1913
’te artık oralar Osmanlı
toprağı değildi. Sırplar kanlı bir şekilde gelmişti. Priştine’de
Arnavutlar ve “Türkler” katliama maruz kalıyordu. I
. Dünya Savaşından sonra
Yugoslavya’nın parçası olan bu topraklar Müslümanlar
için artık yaşanmaz hale gelmişti.
Bu yüzden
ilkokulu bir Sırp okulunda
okuyan ve daha sonra medreseye
devam eden Ali Yakup Efendi
yirmili yaşlarına geldiği zaman bir Müslüman
olarak kendisine o ülkede bir gelecek göremedi. 1936
yılında Kahire’ye
gitmek üzere yola çıktı. Orada son dönem Şeyhülislâmlarından
Mustafa Sabri Efendi
ve büyük şair-mütefekkir Mehmet Akif Bey
vardı.Ali Yakup Efendi
önce Atina’ya
gitti. Orada Mısır’a
geçebilmek için sefaretten müsaade bekledi. Beklerken birinin tavsiyesiyle Gümülcine’ye
geçti. Burada hoca çok iyi karşılandı. Halka vaazlarda bulundu. Gümülcine’ye,
Mısır’a
gittikten sonra da çağırılacaktı. Müsaadenin gelmesinden sonra gemiyle İskenderiye’ye
geçti. Oradan karayoluyla Kahire’ye
ulaştı. Yolda onu şok eden, derin üzüntüye sevk eden bir haber aldı. O Mehmet Akif’i
görmek için can atıyordu. Ama büyük şair artık Mısır’da değildi, fenası, ruhunu İstanbul’da
teslim etmişti.
Ali Yakup Hoca
Mısır’da yirmi yıl
kaldı. Orada Mustafa Sabri Efendi’nin
manevi oğlu, yoldaşı, yaveri, yardımcısı oldu. Gündüzleri hep onun evindeydi. Ezher’de
tahsil gördü, Üniversite kütüphanesinde uzun yıllar çalıştı. Hayatı kitaplar içinde geçiyordu.- Üniversitedeki görevine tramvayla değil yürüyerek giderdi, bunu tramvaya vereceği parayla kitap alabilmek, ayrıca yürürken daha iyi kelime ezberleyebilmek, ders tekrar edebilmek için yapıyordu. Kendisiyle aynı yıllarda Ezher’de bulunan Ali Ulvi Kurucu merhuma böyle söylemişti.
Hoca Mısır'da pek çok dil öğrendi. Ana dili
Arnavutçaydı
, "Türk olduğu için”
zaten Türkçe biliyordu, doğduğu bölgede resmi dil Sırpçaydı
. Fransızca, Farsça, İngilizce
sonradan öğrendiği dillerdi. Arapçaya
olan vukufiyeti çok ileri düzeydeydi. Mısır'da
hem Türk hem de Arap birçok mütefekkir, ilim erbabı üstatlarla bir arada bulundu. Orada çok verimli bir 20 yıl
geçirdi. Mısır'dayken hiç evlenmedi.
Ali Yakup Hoca
1957
'de Türkiye'ye gelmeye karar verdi. O Türkiye'yi vatanı olarak görüyordu. Türkiye
çok sevdiği, coşkuyla andığı Osmanlı'nın
bakiyesiydi. Hocada çok gelişmiş bir vefa duygusu vardı. Ta 500 sene evvel
atalarının Osmanlı eliyle, aracılığıyla İslâm’la
müşerref olmalarını hiç hatırdan çıkarmıyordu.Hoca Efendi 1957 ile 1959 arasında Mısır'ın
Ankara
Büyükelçiliği'nde
çalıştı. Orada 3000
lira gibi dolgun bir maaş alıyordu. Ama buradaki zevk ve sefa ortamı
, yapılan işlerin kalitesizliği ve boş vermişliğe katlanması mümkün değildi.
Hiç düşünmeden istifasını verip İstanbul'a gitti. Maişet kaygısı taşımıyordu,
rızk Allah'tandı
. Zaten dünya lüksleriyle pek alakası, arası yoktu. Mısır'da
ilim aşkına 48 saat aç kaldığı, kuru ekmekle iktifa ettiği çok olmuştu. İstanbul'a gelince Hocaya Abdurrahman Gürses Hoca
kapısını açtı. 1 yıl kadar onun evinde kaldı. O sırada kendisine akademik
camiada iş bakıldı. Sonuçta 6-7
dil biliyordu
, çok iyi bir eğitim almıştı.Ama
El Ezher diploması
tanınmıyordu o yıllarda. Diploma demek her şey demekti. Kimse onun bir ilim hazinesi olduğu ile ilgilenmiyordu. 247 lira maaşla bir fabrikada
muhasebecilik etmeye başladı. Emekli olana dek Fatih'ten Eyüp'teki bu fabrikaya yürüyerek gidip gelecekti.- Hoca efendi 1961 yılında evlendi. Evi Fatihteydi. Her sabah evinden soğuk duş alarak çıkar, yaya bir şekilde fabrikanın yolunu tutardı. Hoca açlığa, soğuğa, fakirliğe her şeye şerbetliydi. Onun şu hayatta lezzet aldığı yegâne şey ilim öğrenmek ve öğretmekti.
Dönüş yollarında, akşamları, hafta sonları camilerde Arapça, tefsir,
İhya-u Ulumiddin
dersleri verdi. Tuba Kız Kur’ân Kursu, İsmailağa, Emir Buhari Camii, Atikali Paşa Camii
ders verdiği yerlerden bazılarıydı.Hoca da onun sözüydü.
Diyanet'in
Haseki Eğitim Merkezi'nde de dersler verdi. O bunu Osmanoğullarına
hizmet olarak görüyordu. Onlara vefa borcu vardı, biraz olsun ödemeliydi. Bu yüzden buradan aldığı parayı yoksullara dağıtırdı. Zaten “Benden hocalarım hiç para almadılar, Ulum-ı Şer'iyye para ile okutulmaz”

Ali Yakup Hoca'nın
hayatında paranın
hiç yeri olmadı. Eline pek para geçmedi zaten, ama biraz geçecek olursa hemen dağıtıverirdi. Ömründe eline en fazla para, yaşlılığında bir baba mülkünün satılması sayesinde geçti. Hissesine düşen para sadece 1200 dolardı
. Bunda bile büyük bir strese girdi. “Yahu bu kadar parayı ben ne yapacağım”
Ali Yakup Hoca Efendi,
21 Mayıs 1988 günü sabaha karşı 2.30'da
rahmete kavuştu. Binlerce öğrencisiyle birlikte hoca efendiler, siyasetçiler, edipler, âlimler
cenazesine koştu. O gün ikindi namazını
müteakip Fatih Camiinde toplanan kalabalık ne kadar önemli bir insanı kaybettiklerinin farkındaydı.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.