Son Tarih Haberleri

https://img.piri.net/piri/upload/3/2026/4/14/5030b542-mo4cvf6zi1g5ioo2usy5wt.webp

Akdeniz'in sularında kaybolan imparator: Emil Bustânî

Ortadoğu'nun her bir karışında izi bulunan, başarılı bir mühendis, iş adamı, ve siyasetçi olan Emil Bustânî 1963'ün Mart ayında uçak kazasında hayatını kaybetti. Zenginliğinin, ününün ve gücünün zirvesindeki bu zeki ve cevval adamdan geriye, sadece inşa ettiği eserler ve devasa bir imparatorluk kaldı.

15 Nisan 2026

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/12/26/04/40/resized_ccc6d-d9f29c8c1_edjqieneeyoo3lkyy1ewca.jpg

Tarihte düşen ilk uçak

Ankara'ya düşen Libya'ya ait jet, kamuoyunda geniş yankı uyandırırken, benzer bir olayın 115 yıl önce Osmanlı coğrafyasında yaşandığı gözüküyor. Tarih, 1911 yılına işaret ediyor. Libya'da başlayan Trablusgarp Savaşı, yalnızca Osmanlı Devleti ile İtalya arasında cereyan eden bir sömürge mücadelesi değil, aynı zamanda insanlık tarihinin ilk hava savaşına sahne olan cephe olarak kayıtlara geçti. Bu savaşla birlikte gökyüzü, tarihte ilk kez fiilen bir savaş alanına dönüştü. İnsanlık, savaşın artık yalnızca karada ve denizde değil, havada da yapılabileceğini Trablusgarp'ta tecrübe etti. İtalya, dönemin en modern savaş teknolojilerinden biri olan hava gücünü bu cephede aktif biçimde kullandı. İtalyan ordusu, Trablusgarp'ta 28 uçak ve dört balondan oluşan bir hava filosu ile keşif ve bombardıman görevleri yürüttü. Bu gelişme, havacılığın askerî amaçlarla sistemli şekilde kullanıldığı ilk örneklerden biri olarak tarihe geçti. 11 Haziran 1912'de Yüzbaşı Marengo, dünya harp tarihinde ilk gece bombardımanını gerçekleştirdi. Ancak aynı gün, Derne Cephesi'nde yaşanan bir olay, savaş tarihine bir başka önemli not düştü. Ordugâh çevresini bombalayan bir İtalyan uçağı, Osmanlı ordusunun yerden açtığı tüfek ve topçu ateşi sonucu vurularak Derne Vadisi'ne düştü. Bu hadise, Osmanlı askerinin sınırlı imkânlara rağmen hava tehdidine karşı koyabildiğini gösteren çarpıcı örneklerden biri oldu. Bugün Ankara'ya düşen Libya uçağıyla yeniden hatırlanan bu tarihsel olay, modern hava savaşlarının başlangıcının Trablusgarp'a uzandığını bir kez daha gözler önüne seriyor.

26 Aralık 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/12/25/05/43/resized_e2588-57dfb911greeklettersturkishwordsinsidetheeasternromanchurchincentralturkiye3211742_202512221657_20251222165727_3.jpg

Kilise içinde Karamanlıca alfabesinin ne işi var?

Konya'nın Sille bölgesinde bulunan Aya Elenia Kilisesi, Anadolu'nun en eski Hristiyan ibadethanelerinden biri olarak tarihsel önemini koruyor. Yapı, Bizans'tan Osmanlı'ya uzanan çok katmanlı geçmişi, Karamanlıca yazıtları ve dikkat çekici ikonografik unsurlarıyla öne çıkıyor. Kilisenin iç mekânında yer alan yazıtlar, Yunan alfabesiyle yazılmış ancak Türkçe okunan Karamanlıca örnekleriyle dikkat çekiyor. Bu yazıtların dördüncü satırında geçen “Mahmud” ifadesi, Osmanlı Sultanı II. Mahmud'a işaret ediyor. Tarihsel kayıtlara göre II. Mahmud, 1833 yılında Aya Elenia Kilisesi'nin tamiratını üstlenerek yapının onarılmasını sağladı. Bu durum, Osmanlı döneminde gayrimüslim ibadethanelerine yönelik devlet yaklaşımını göstermesi bakımından da önem taşıyor. Aya Elenia Kilisesi'nin kökeni ise erken Bizans dönemine uzanıyor. Yapının, 327 yılında Bizans İmparatoru I. Konstantin'in annesi Helena tarafından yaptırıldığı kabul ediliyor. O dönemde Konya'nın, Hristiyanlar için önemli bir hac güzergâhı üzerinde bulunması ve bölgede yoğun bir Hristiyan nüfusun yaşaması, Helena'nın burada bir kilise inşa edilmesini istemesinde etkili oldu. Bu özelliğiyle Aya Elenia Kilisesi, Anadolu'nun en eski kiliselerinden biri olarak değerlendiriliyor.Kilise içindeki ikonografik unsurlar da yapının dikkat çeken yönleri arasında yer alıyor. Yüzü kapalı şekilde tasvir edilen bir melek figürünün, Hristiyan ikonografisinde önemli bir yere sahip olan Başmelek Mikail olduğu belirtiliyor. Aynı mekânda Mikail'in bu kez Roma askeri figürü biçiminde, elinde kılıçla betimlendiği başka bir tasvir de bulunuyor. Bu farklı betimlemeler, dönemin dini ve siyasi sembolizmine dair önemli ipuçları sunuyor. Yapı içinde görülen, masa benzeri taş unsur ise kilise ayinlerinde kullanılan litürjik bir eleman olan altar olarak tanımlanıyor. Özellikle 19. yüzyılda aktif biçimde kullanıldığı belirtilen altar, kilisenin ibadet pratiğine dair somut veriler sunuyor. Karamanlıca yazıtları, Bizans kökenli mimarisi, Osmanlı dönemine ait onarım izleri ve zengin ikonografisiyle Aya Elenia Kilisesi, Konya'nın çok kültürlü tarihini bir arada yansıtan nadir yapılardan biri olmayı sürdürüyor. Hem tarihçiler hem de ziyaretçiler için önemli bir durak olan yapı, Anadolu'nun dinler ve medeniyetler arası geçişken geçmişine ışık tutuyor.

25 Aralık 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/12/19/05/12/resized_f7398-cc7fe052aaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaaa1scaled.jpg

Çemberlitaş 1700 yıldır ayakta

İstanbul'da her gün önünden geçilen Çemberlitaş, aslında kentin Roma ve Bizans geçmişine uzanan çok katmanlı bir tarihin merkezinde yer alıyor. Resmî adıyla Apollon Sütunu olarak bilinen bu anıt, Konstantinopolis'in başkent ilan edilmesiyle birlikte İstanbul'a getirildi. Roma İmparatoru I. Konstantinos, MS 330 yılında Roma'daki Apollon Tapınağı'ndan getirttiği sütunu bugünkü yerine diktirdi. Başkentin simgelerinden biri hâline gelen sütunun tepesine ilk olarak Konstantinos'un kendi heykeli yerleştirildi. Ancak sonraki dönemlerde bu heykel kaldırıldı. Theodosius ve Justinianus da kendi heykellerini sütunun üzerine koydurdu. 1107 yılında yaşanan şiddetli bir kasırga sonucu sütunun büyük zarar gördüğü ve yıkıldığı biliniyor. Bunun ardından Bizans İmparatoru I. Aleksios, sütunun tepesine bir haç yerleştirterek yapıyı yeniden inşa ettirdi. 1453'te Konstantinopolis'in Osmanlılar tarafından fethedilmesinin ardından ise bu haç kaldırıldı. Çemberlitaş'ın Osmanlı dönemindeki önemli onarımlarından biri, Yavuz Sultan Selim devrinde gerçekleştirildi. Halk arasında “Çemberlitaş” adıyla anılmasının nedeni ise daha sonraki bir döneme dayanıyor. II. Mustafa zamanında bölgede çıkan büyük bir yangının ardından sütunun çevresi duvarla çevrildi ve demir çemberlerle güçlendirildi. Bu uygulama, yapının günümüze kadar gelen adını da belirlemiş oldu. Tarihi kaynaklarda sütuna dair dikkat çekici bir iddia da yer alıyor. Kesinliği tartışmalı olan bilgilere göre, sütunun altında İsa Peygamber'e ait bazı eşyaların ve kutsal emanetlerin bulunduğu ileri sürülüyor. Bu iddia, Bizans tarihçisi Sokrates Skolastikus tarafından aktarılıyor. Ancak bu bilgiyi doğrulayan somut arkeolojik veriler bulunmadığı için tarihçiler konuya ihtiyatla yaklaşıyor. Bugün Çemberlitaş'ın yanından geçen tramvay hattı da aslında antik bir güzergâhın devamı niteliğinde. Roma döneminde, Apollon Sütunu çevresinde düzenlenen törenler ve toplantıların ardından halkın bu yol üzerinden şehrin merkezine doğru dağıldığı biliniyor. Böylece Çemberlitaş, yalnızca bir anıt değil, aynı zamanda İstanbul'un iki bin yıla yaklaşan kent hafızasının da sessiz tanıklarından biri olarak varlığını sürdürüyor.

19 Aralık 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/12/19/04/30/resized_83e95-aaca59bbsundial2818650_1920.jpg

Saatler olmadan önce ne kullanılıyordu?

Osmanlı döneminde ezan ve namaz vakitleri, güneşin gökyüzündeki konumuna göre belirleniyordu. Mekanik saatlerin yaygınlaşmadığı bu dönemde, zamanı tespit etmek için en önemli araçlardan biri güneş saatleriydi. Güneş saatleri, dik bir çubuğun yüzey üzerine düşen gölgesi sayesinde güneşin günlük görünür hareketini takip ederek gerçek saati göstermekteydi.Güneş saatleri, hesaplama sistemlerine göre ikiye ayrılıyordu: Güneşin tepe noktasını esas alan zevalî sistem ve güneşin batışını başlangıç kabul eden gurubî sistem. Zevalî sistemde öğle vakti, güneşin gökyüzünde en yüksek noktaya ulaştığı an olarak kabul edilirken, gurubî sistemde gün, güneşin batışıyla başlıyordu. Bu yöntemler, özellikle namaz vakitlerinin doğru şekilde tespit edilmesinde büyük önem taşıyordu. İslam astronomi geleneğinde namaz saatlerinin belirlenmesi doğrudan güneşin konumuna bağlı olduğundan, güneş saatleri hem bilimsel hem de dini hayatın merkezinde yer aldı. Camilerin avlularına ve medrese duvarlarına yerleştirilen güneş saatleri, müezzinler ve muvakkitler tarafından düzenli olarak takip ediliyordu.Zaman kavramı, insanlık tarihinin en eski dönemlerinden itibaren toplumsal yaşamda belirleyici bir unsur oldu. İlk takvim ve zaman ölçüm sistemleri, tarımsal faaliyetlerin planlanması amacıyla geliştirildi. Toprağın ne zaman ekileceği, ürünlerin ne zaman toplanacağı gibi ihtiyaçlar, gök cisimlerinin hareketlerinin dikkatle izlenmesini zorunlu kıldı. Zamanla ticaretin gelişmesi ve sosyal hayatın karmaşıklaşması, saat ve takvim sistemlerinin daha da önem kazanmasına yol açtı. Astronomik gözlemler, hangi işin ne zaman yapılması gerektiğini belirleyen temel araçlardan biri hâline geldi. Osmanlılar da bu birikimi devralarak güneş ve yıldız hareketlerine dayalı zaman hesaplama yöntemlerini günlük hayatlarında ve dini uygulamalarda etkin biçimde kullandı.

19 Aralık 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/10/10/11/01/resized_ae08c-2612fd652048pxmapcarta.jpg

Haydarpaşa ve Sirkeci garı yeniden hayat buluyor

İstanbul'un simge yapılarından Haydarpaşa ve Sirkeci Garı, uzun yılların ardından yeniden halkın kullanımına açılıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy'un açıklamasına göre, tarihi gar binaları artık yalnızca birer ulaşım noktası değil, aynı zamanda kültür ve sanat odaklı bir yaşam alanına dönüşecek. Haydarpaşa Garı'nın temeli, Osmanlı İmparatorluğu döneminde Sultan II. Abdülhamid'in talimatıyla 1906 yılında atıldı. Dönemin en önemli demiryolu projelerinden biri olarak görülen yapı, Alman mimarlar Otto Ritter ve Helmuth Cuno tarafından tasarlandı. İnşa sürecinde 1500 İtalyan taş ustası görev aldı ve gar binası 1908'de tamamlanarak hizmete açıldı. Yapı, dönemin mühendislik anlayışına uygun şekilde son derece sağlam inşa edildi. Alman mimarisinin belirgin özelliklerini taşıyan bina, dik çatısı, ahşap detayları ve U şeklindeki plan tasarımıyla dikkat çekiyor. Aynı zamanda neo-klasik unsurlarla Osmanlı klasik döneminin mimari dokusunu bir araya getiren ender eserlerden biri olma özelliğini taşıyor. Haydarpaşa Garı, tarihi boyunca pek çok felakete de tanıklık etti. 1917 yılında, bir İngiliz casus tarafından düzenlenen sabotaj sonucunda cephanelik kısmında büyük bir patlama yaşandı ve bina ciddi şekilde zarar gördü. Yıllar sonra, 15 Kasım 1979'da “Independenta” adlı Romen yakıt tankeri Kadıköy açıklarında infilak etti. Patlamanın şiddetiyle Haydarpaşa Garı'nın camları, vitrayları ve çatı kısımları büyük hasar gördü. Bu olay, binanın tarihindeki en yıkıcı dönemlerden biri olarak hafızalara kazındı. Bugün ise Haydarpaşa Garı, bir kez daha İstanbul'un kültürel hafızasında yeni bir sayfa açmaya hazırlanıyor. Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy'un açıklamasına göre, gar binası ve çevresi bir “arkeopark” ve müze alanı olarak yeniden düzenleniyor. Bu sayede hem yerli hem yabancı ziyaretçiler, yapının mimari değerini yakından tanıyabilecek ve İstanbul'un tarihsel mekana tanıklık edebilecek. Proje kapsamında, garın özgün mimari dokusu korunarak restore ediliyor; sergi alanları, sanat atölyeleri ve kültürel etkinlik mekanları oluşturulacak. Sirkeci Garı da aynı konsept çerçevesinde halkın kullanımına açılacak.

10 Ekim 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/25/03/00/resized_0979e-a6cbaee94721d73df8794c0595be500f555a5e23.jpg

Türklerin tılsımlı kıyafeti

Türk kültüründe yüzyıllardır varlığını sürdüren en dikkat çekici geleneklerden biri de tılsımlı gömlekler. Dede Korkut hikâyelerine kadar uzanan bu inanç, “kılıç kesmez, kurşun işlemez, mutluluk getirir” düşüncesiyle şekillendi. İslamiyet'in kabulüyle birlikte gömlekler yeni bir anlam kazandı; üzerlerine Kur'an sureleri, Esmaü'l Hüsna, Mühr-i Süleyman ve Hz. Ali'nin Zülfikar kılıcı işlenmeye başlandı. Osmanlı döneminde ise padişahların savaşlarda, cülus törenlerinde ve sefer kararlarında bu gömlekleri giydiği biliniyor. Müneccimler uğurlu saatleri belirlerken, tezhip ustaları da gömlekleri altın, gümüş ve renkli boyalarla süsledi. Bu nedenle tılsımlı gömlekler sadece bir korunma aracı değil, aynı zamanda sanat eseri niteliği de taşıyordu. Bugün bu tarihi mirasın örnekleri Topkapı Sarayı, türbeler ve çeşitli müzelerde sergileniyor. Örneğin Cem Sultan'a ait tılsımlı gömlek üç yılda tamamlanmış; üzerinde onlarca sure, dua ve şifreli işaretler bulunuyor. Tılsımlı gömlekler, Osmanlı'nın hem inanç dünyasını hem de estetik anlayışını yansıtan büyülü bir kültürel miras olarak günümüze kadar ulaşmış durumda.

25 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/19/03/29/resized_34439-6e04074c4cbc2f181b324448bd9e4252a57d05ef.jpg

Yunanı korkutan Türkler: Tülütabaklar

Balıkesir'de her yıl büyük coşkuyla düzenlenen kurtuluş etkinlikleri, bu yıl da tarihi bir geleneği gözler önüne serdi. Yüzlerini siyaha boyayan, keçi kılından bıyıklar takan ve koyun postundan yelekler giyen Tülütabaklar, sokaklarda dolaşarak törene katılan vatandaşları ellerindeki yağlı baca kurumundan elde ettikleri boya ile boyadı. Etkinliği izlemeye gelenler, hem bu renkli görüntüleri hem de geleneğin tarihi anlamını yakından deneyimleme fırsatı buldu. Tülütabaklar, Milli Mücadele yıllarında Balıkesir'de düşman askerlerine karşı direnen ve milli toplantıların yapılmasını kolaylaştıran yerel kahramanlar olarak biliniyor. İşgal döneminde deri ustaları, yani debbağlar, keçi veya koyun postu, at kuyruğu, baca kurumu, çan ve değneklerle korkutucu bir görünüm kazanarak Yunan askerlerini yıldırmayı amaçlıyordu. Bu görünüm ve uygulamalar, şehrin güvenliğini sağlamada önemli bir rol oynadı ve yerel halkın direniş ruhunu simgeledi. Günümüzde Tülütabaklar, Balıkesir'in kurtuluş törenlerinde sahne alıyor ve geçmişte düşmana korku salan yönlerinin aksine, bugün şehrin halkı tarafından gurur ve neşeyle karşılanıyor. Etkinlik sırasında sokakları dolduran Tülütabaklar, sadece tarihi bir hatırlatma yapmakla kalmıyor, aynı zamanda Balıkesir'in milli mücadele ruhunu yeni nesillere aktarıyor. Katılımcılar, ellerindeki baca kurumuyla birbirlerini boyarken, hem eğlenceli anlar yaşıyor hem de geçmişteki kahramanların hatırasını yaşatıyor. Her yıl olduğu gibi bu yıl da törenler, Tülütabakların şehir merkezindeki yürüyüşüyle son buldu. Bu gelenek, Balıkesir'in tarihinde derin bir iz bırakan Kuvayi Milliye kahramanlarını ve şehrin kurtuluşunu simgelemeye devam ediyor. Artık bir zamanlar Yunanların korkulu rüyası olan Tülütabaklar, bugün halkın sevgisini ve şehrin kültürel mirasını temsil eden bir sembol hâline gelmiş durumda.

19 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/19/12/48/resized_f5520-b3cfb6ead513812103be4eb6ba321c5389e1a600.jpg

Gelinlik yaşta hayatını kaybeden kızlar

İstanbul'un eski mezarlıklarında karşımıza çıkan duvak ve kırık gül figürleri, geçmişten günümüze taşınan kültürel bir mirası gözler önüne seriyor. Osmanlı döneminde genç yaşta hayatını kaybeden kızların mezarlarına, evlenme çağına gelmiş olmalarına rağmen dünyadan göçtükleri için bir duvak dikilirdi. Bu gelenek, yalnızca Osmanlı İstanbul'unda değil, Anadolu'nun birçok yerinde de uygulanmaya devam etti. Bugün hâlâ Anadolu'nun farklı köy ve kasabalarında bu sembolik mezar süslemelerine rastlamak mümkün. Duvak, yarım kalmış bir hayatın; kırık gül ise tamamlanmamış gençliğin simgesi olarak görülüyor. Bahsi geçen mezarlardan biri, Selanik eşrafından Mustafa Fevzi Bey'in kızı Fatıma Müşerref Hanım'a ait. Henüz 17 yaşında hayatını kaybeden genç kızın mezarında bu geleneğin izleri açıkça görülebiliyor. Kültür tarihçileri, Osmanlı mezar taşlarının yalnızca birer taş olmadığını, aynı zamanda bir medeniyetin estetik anlayışını ve inanç dünyasını yansıttığını vurguluyor. Bu noktada şair Yahya Kemal Beyatlı'nın şu sözü hatırlanıyor: “Hiçbir şiir bir mezar taşı kadar göz nuru, sanat nuru olamaz. Onlar bizi bize anlatır.” Benzer şekilde tıp tarihçisi ve kültür adamı Süheyl Ünver de mezar taşlarının önemine dikkat çekerek, “Mezar taşını sevmek, medeniyeti sevmektir.” ifadelerini kullanmıştı. Bugün duvaklı mezarlar, yalnızca bir yas simgesi değil, aynı zamanda Osmanlı'dan günümüze uzanan kültürel hafızanın sessiz tanıkları olarak önemini koruyor.

19 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/19/12/40/resized_82e08-9cd5c7490439dded1cd241cab3f248f237e74eae.jpg

Sivas tam 108 gün başkent oldu

Tarih boyunca pek çok medeniyete ev sahipliği yapan Sivas, Milli Mücadele yıllarında üstlendiği kritik rolle dikkat çekiyor. 4 Eylül 1919'da toplanan Sivas Kongresi, yalnızca bir kongre değil, şekli itibarıyla milli meclis işlevi gördü. Şehir, tam 108 gün boyunca adeta Milli Mücadelenin başkentliğini üstlendi. Sivas'ın kökenine dair anlatılan ilginç bir hikâye de halk arasında günümüze kadar aktarılıyor. Rivayete göre şehrin ilk kurulduğu dönemde merkezde üç gözeden su akıyordu. Bu pınarların biri Allah'a şükrü, diğeri ana ve babaya saygıyı, üçüncüsü ise küçüklere sevgiyi temsil ediyordu. Ancak zamanla insanlar bu değerleri yitirince gözeler de kurudu. Böylece şehrin ismi, “üç göze” anlamına gelen Sipas kelimesinden türeyerek Sivas'a dönüştü. Bugün Sivaslılar bu hikâyeyi hâlâ bilir ve önemser. Sivas, yalnızca Türk tarihinde değil, dünya tarihinde de özel bir yere sahip. Dünyanın bilinen ilk yazılı antlaşması olan Kadeş Antlaşması, bu topraklarda tabletlere kazındı. Osmanlı döneminde de bölgenin idari önemi büyüktü. Amasya, Çorum, Tokat, Kayseri'nin bir kısmı ve Malatya'nın bazı bölgeleri uzun süre Sivas'a bağlı bir eyalet olarak yönetildi. Bugün de Sivas, yüzölçümü bakımından Türkiye'nin en büyük ikinci ili konumunda. Geniş toprakları kadar mutfağıyla da öne çıkıyor. Yöreye özgü Peskütan çorbası, kesme aşı, mercimek badı, katmer, kete ve meşhur Sivas döneri, şehre gelenlerin mutlaka tatması gereken lezzetler arasında.

19 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/19/12/30/resized_1a3ab-9b55c020225fc67b083a49ff86af8caf7c4f1838.jpg

Hristiyanlığın gizli sembolü balık

Tarihi yapılarda karşımıza çıkan balık figürleri, özellikle Hristiyanlık inancında sıradan bir süsleme değil, derin bir anlamın taşıyıcısı. Ayasofya'nın mozaiklerinden Bizans dönemine ait mezar taşlarına kadar birçok yerde görülen bu motif, erken dönem Hristiyanlarının kimliğini gizlice ifade etme yollarından biri olarak dikkat çekiyor. Antik Yunan dilinde balık kelimesi “ikthus” olarak geçiyor. Ancak bu sözcük, yalnızca bir canlıyı tanımlamakla kalmıyor. Harflerine ayrıldığında dini bir şifreye dönüşüyor: “İesus, Kristus, Theou, Uios, Soter.” Türkçeye çevrildiğinde bu ifade, “İsa Mesih, Tanrı'nın Oğlu ve Kurtarıcı” anlamını taşıyor. Bu yüzden balık figürü, Hristiyan dünyasında inancı sembolize eden en önemli işaretlerden biri haline geliyor. Uzmanlara göre bu sembol, özellikle Roma İmparatorluğu döneminde Hristiyanların yaşadığı baskı yıllarında bir kimlik işareti olarak öne çıktı. İnancını açıkça ifade edemeyen Hristiyanlar, balık motifini gizli bir şifre gibi kullanarak hem birbirlerini tanıyor hem de dini aidiyetlerini simgeliyordu. Bugün balık figürünü yalnızca Ayasofya'nın görkemli mozaiklerinde değil, Bizans kiliselerinin süslemelerinde, taş işçiliğinde ve hatta mezar taşlarında görmek mümkün. Bu durum, balık sembolünün yalnızca dini değil, aynı zamanda kültürel bir iz bıraktığını da ortaya koyuyor. Tarihçiler, balık motifinin hem sembolik hem de teolojik açıdan taşıdığı önemin Hristiyan sanatında yüzyıllar boyunca devam ettiğini vurguluyor. Günümüzde de Ayasofya'yı gezen ziyaretçiler, bu figürleri gördüklerinde aslında binlerce yıllık bir inanç geleneğinin izleriyle karşılaşıyor.

19 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/19/11/12/resized_2b1d0-4190f417d23d1e7f8af7417f8027ee7d532300b0.jpg

İsrail'in peşinde olduğu Şiloah Yazıtı İstanbul'da sıkı koruma altında

Yahudi tarihi açısından kritik öneme sahip olan Şiloah Yazıtı, uzun yıllardır İsrail'in resmî taleplerine konu oluyor. Ancak Türkiye, yazıtın Osmanlı döneminde Kudüs'ten getirildiğini hatırlatarak iade taleplerini her seferinde reddetti. Bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde sergilenen yazıt, Millî İstihbarat Teşkilatı'nın sıkı koruması altında tutuluyor. Şiloah Yazıtı, 1880'de Kudüs'te bulundu. O dönem Osmanlı idaresindeki şehirden çıkarılan yazıt, çalınma riski nedeniyle İstanbul'a, dönemin en önemli kültürel kurumu olan Müze-i Hümayun'a getirildi. Daha sonra İstanbul Arkeoloji Müzesi envanterine geçen eser, halen burada korunuyor. Yazıt, M.Ö. 8. yüzyıla tarihleniyor ve Yehuda Krallığı'nın 14. kralı Hezekiya dönemine ait. Taşın üzerinde, Kudüs'ün su ihtiyacını karşılamak için dağın içinden yaklaşık 500 metrelik bir tünelin nasıl kazıldığı ayrıntılı biçimde anlatılıyor. Bu özelliğiyle yalnızca arkeolojik değil, mühendislik tarihi açısından da büyük önem taşıyor. Şiloah Yazıtı, Yahudi tarihiyle ilgili üç temel yazıttan en önemlisi kabul ediliyor. Bu nedenle İsrail, yazıtı defalarca Türkiye'den talep etti. 1998'de dönemin İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu, yazıtın iadesi için dönemin Başbakanı Mesut Yılmaz ile görüşmüş ancak Ankara talebi reddetmişti. 2022'de İsrail Cumhurbaşkanı Isaac Herzog, Türkiye ziyaretinde aynı talebi yineledi. Ancak bu girişim de kabul görmedi. İsrailli bazı akademisyenler, yazıtın Türkiye açısından önem taşımadığını iddia ederek iade yönünde uluslararası kamuoyu oluşturmayı denedi. Fakat Türkiye, yazıtın Osmanlı toprağı olan Kudüs'ten getirildiğini vurgulayarak bu iddiaları reddetti. Ankara, bugüne kadar her defasında aynı yanıtı verdi: “Bu yazıt Osmanlı topraklarından çıkarılmıştır ve Türkiye'ye aittir.” Kültür ve arkeoloji çevrelerinde de, eserin yalnızca Yahudi tarihi değil, Yakın Doğu'nun ortak tarihine ışık tutan bir miras olduğu vurgulanıyor. Türkiye'nin bu kararlı tutumu nedeniyle, Şiloah Yazıtı uzun yıllardır İsrail'in taleplerine rağmen İstanbul'da korunmaya devam ediyor.

19 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/12/11/42/resized_556f4-1a35541e605fc5df362a403b924fb703e3410427.jpg

İstanbul'un ilk Çin restoranını kuran Celaleddin Wang

Edirnekapı Şehitliği'nde bir Çinlinin mezarı bulunuyor. Bu mezar, Türkiye'deki kültürel çeşitliliğin ilginç bir hatırasını barındırıyor. Mezarın sahibi, İstanbul'da ilk Çin restoranını kuran Celaleddin Wang . 1903 yılında Çin'in Sichuan bölgesinde dünyaya gelen Celaleddin Wang, Müslüman bir ailenin çocuğuydu. Pekin Üniversitesi'nde eğitim gördüğü yıllarda Türkçe ve Arapçaya olan ilgisi onu farklı bir yola sürükledi. Bu merak, Wang'ın yolunu İstanbul Üniversitesi'ne kadar uzandırdı. Burada eğitim aldı, ardından Türkolog Zeki Velidi Togan'ın davetiyle üniversitede çalışmaya başladı. Ancak İstanbul'daki hayatı kolay değildi. Sekiz çocuğundan dördünü geride bırakmak zorunda kalan Wang, geçim sıkıntılarıyla boğuştu. Bu zorluklar onu yeni bir girişime yöneltti ve böylece İstanbul'un ilk Çin restoranı açıldı. İlk denemesi ortaklarıyla yaşadığı anlaşmazlıklar nedeniyle başarısız olsa da pes etmeyen Wang, bu kez Taksim'de ailesiyle birlikte ikinci restoranını açtı. Wang üniversitedeki görevine devam ederken, eşi ve çocukları restoranda çalıştı. 23 Ocak 1961'de hayata veda eden Wang, Türk kültürüne yaptığı katkılar ve İstanbul'a kazandırdığı farklı tatlarla hatırlanmaya devam ediyor. Cenazesi, Edirnekapı Şehitliği'ne defnedildi. Bugün mezar taşında Çince yazılar bulunan Celaleddin Wang, İstanbul'un çok kültürlü tarihinin unutulmaz simaları arasında yer alıyor.

12 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/10/04/59/resized_f4faa-4b8fe26502457479531f4376ad07b3b73f4e2848.jpg

Ergenekon Destanı'nın geçtiği yer bulundu

Moğolistan'da, Altay Dağları'nın kuzeydoğusundaki Nogoonnur bölgesi, Ergenekon Destanı'nın geçtiği yer olarak belirlendi. Moğolca'da “yeşil göl” anlamına gelen Nogoonnur, dört tarafı dağlarla çevrili olmasıyla dikkat çekiyor. Türk tarihinin önemli isimlerinden Prof. Dr. Ahmet Taşağıl, yaptığı uzun araştırmalar sonucunda destanın bu bölgede ortaya çıktığını açıkladı. Taşağıl'a göre, Göktürklerin yerleşim merkezi olan Nogoonnur, destandaki anlatımlarla örtüşüyor. Ergenekon Destanı, Göktürkler döneminde, 640'lı yıllarda şekillenmişti. Rivayete göre Türkler, bir bozkurdun korumasıyla soylarını devam ettirme imkânı bulmuş, yüzyıllar boyunca dağlarla çevrili vadide yaşamıştı. Göçebelik, avcılık ve özellikle maden işleme faaliyetleriyle güçlenen Türkler, zamanla çoğalmış ve bağımsızlık arzusu duymuştu. Destanın en dikkat çekici bölümü ise demirden dağı eriterek özgürlüğe kavuşmaları. Bu olay, yalnızca coğrafi bir çıkışı değil, Türk milletinin yeniden doğuşunu simgeliyor. Efsaneye göre vadiden çıkan Türkler, bereketli topraklara ulaşmış, akarsuların, pınarların ve meyve ağaçlarının bulunduğu bu yerde Tanrı'ya şükrederek kalmaya karar vermişti. Burası, “maden yeri” anlamına gelen “Ergene Kon” adıyla anıldı.

10 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/05/02/45/resized_ca33f-0f56d726f98dd5cabfd746538ff9fa51d41ccca2.jpg

Taşa beddua kazıdılar

Sultanahmet Cami'de rastlanan bir yazı, Osmanlı döneminden günümüze taşınan duyguların ilginç bir örneğini ortaya koydu. Bir sütunun üzerine kazınmış satırlarda, bedduaya rastlandı. Yazıda şu ifadeler yer alıyor: “Ah Hüseyin, vah Hüseyin, dilerim Allah'tan bulursun Hüseyin.” Kimin yazdığı ve kime söylendiği bilinmeyen bu sözler, Osmanlı insanının duygu dünyasını gözler önüne seriyor. Tarihçiler, o dönemde insanların sevinçlerini, üzüntülerini ve öfkelerini çoğu zaman taşlara, sütunlara ve duvarlara işlediklerini, böylece adeta bugüne bir mesaj bıraktıklarını belirtiyor. Osmanlı döneminde bedduaların yalnızca öfkeyi değil, aynı zamanda halkın kültürünü de yansıttığı görülüyor. Türkçe'nin doğayla kurduğu yakın bağ, beddualara da yansımış durumda. Ağaçlardan, bitkilerden ve hayvanlardan esinlenen ifadeler halk arasında yaygın biçimde kullanıldı. Örneğin, “zakkum” kelimesi, halk dilinde “zıkkım” şeklinde yerleşti ve olumsuz anlamıyla deyimlere girdi. Bugün hâlâ kullanılan “zıkkımın kökü” ifadesi de buradan geliyor. İslami gelenekte rüyada kızıl görmenin kötüye yorulması ve şeytanın “kızıl” olarak tasvir edilmesi bu algının temelini oluşturuyor. Bu nedenle kızıl, beddualarda da olumsuzluğun sembolü haline gelmişti. Bedduanın hedefindeki Hüseyin'in kim olduğu bilinmiyor. Yazıyı kazıyan kişi de meçhul. Ancak bugün bu satırları görenler, yüzlerce yıl öncesinden bir insanın öfkesine tanıklık ediyor. Belki bir dostluk kırgınlığı, belki bir aile içi anlaşmazlık ya da bir toplumsal çatışma… Sebep her ne olursa olsun, Osmanlı insanı bu duygusunu taşlara işleyerek ölümsüzleştirmiş.

05 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/09/03/05/40/resized_f56ce-12faeffdc1b58ed330384d3c9069105d745de4c4.jpg

Üsküdar’da saklı bir tarih

İstanbul'un tarih kokan semtlerinden Üsküdar, her köşesinde farklı bir hatırayı, gizli bir ayrıntıyı barındırıyor. Ancak bu detayların çoğu günlük hayatın koşuşturmacası içinde fark edilmiyor. Onlardan biri de Üsküdar sokaklarında karşımıza çıkan, Sultan III. Selim'in cariyelerinden Tıflı Gül Hanım tarafından yaptırılan çeşme. Çeşmenin hemen üzerinde yer alan kitabe, yapının sahibini ve tarihini açıkça ortaya koyuyor. Kitabede şu ifadeler yer alıyor: “Sultan Selim efendimizin cariyelerinden sahibetü'l-hayrat merhume Tıflı Gül Hanım'ın ruhu şerifi içün Allah rızası içün Fatiha. Tarih 1222.” Hicri 1222 olarak kaydedilen tarih, miladi 1807–1808 yıllarına denk geliyor. Böylece çeşmenin, Osmanlı İmparatorluğu'nun reformcu padişahlarından III. Selim döneminde inşa edildiği anlaşılıyor. Kitabede ismi geçen Tıflı Gül Hanım, Sultan III. Selim'in cariyelerinden biri olarak biliniyor. İsminin anlamı ise dikkat çekici. “Tıflı Gül” ifadesi zarafet, güzellik ve incelikle ilişkilendiriliyor. “Tıfıl” kelimesi eski Türkçede “ince, narin” anlamlarına gelirken, “gül”ün sembolik olarak güzelliği temsil etmesi, dönemin estetik anlayışını da yansıtıyor. Osmanlı tarihinde kadınların yaptırdığı hayır eserleri, özellikle çeşme, sebil ve şadırvanlar önemli bir yer tutuyor. Erkeklerin inşa ettirdiği büyük cami ve külliyeler kadar görkemli olmasa da bu eserler, dönemin kadınlarının estetik anlayışını, hayırseverlik geleneğini ve ruh dünyalarını gözler önüne seriyor. Tıflı Gül Hanım'ın çeşmesinde de ince işçilik ve zarif desenler dikkat çekiyor. Kadınların eserlerinde sıkça görülen süslemeler, çoğu zaman onların zarafet anlayışını taşır. Bu çeşme de söz konusu geleneğin bir parçası. Üsküdar'daki bu çeşme, aslında İstanbul'un dört bir yanına dağılmış yüzlerce gizli hazineden sadece biri. Çoğu zaman modern yaşamın telaşında gözden kaçan bu yapılar, şehrin sokaklarına sessizce tarih fısıldıyor. Uzmanlara göre İstanbul'da halen keşfedilmeyi bekleyen çok sayıda çeşme, kitabe ve küçük ölçekli tarihî eser bulunuyor. Üsküdar'da fark edilmeyen bu çeşme, hem Osmanlı kadınlarının hayırseverlik geleneğine hem de İstanbul'un kültürel mirasına işaret ediyor. Tarihçiler, bu tür eserlerin korunması ve tanıtılması gerektiğini vurguluyor. Çünkü her bir çeşme, kitabe ya da süsleme sadece bir mimari unsur değil, aynı zamanda bir dönemin ruhunu, insanlarını ve değerlerini yansıtan birer belge niteliğinde.

03 Eylül 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/08/27/01/36/resized_e83e0-4862d8cea694179edf1a4292930fdb583c356f37.jpg

Sadece kadınlar mı halhal takar?

Barış Manço'nun şarkılarında geçen “halhal” aslında sadece bir süs eşyası değil, binlerce yıllık kültürel bir mirasın yansıması. Tarihi 4.500 yıl öncesine kadar uzanan halhal, Anadolu'dan Mezopotamya'ya kadar pek çok coğrafyada karşımıza çıkıyor. Arkeolojik kazılarda hem kadın hem de erkek iskeletlerinin ayak bileklerinde halhallar bulundu. Bu bulgular, halhalın yalnızca estetik amaçla değil, aynı zamanda inanç ve toplumsal göstergelerle bağlantılı olarak kullanıldığını ortaya koyuyor. Antik dönemlerde kötü enerjiyi uzaklaştırdığına inanılan halhal, erkekler için de bir güç ve statü sembolüydü. Zamanla halhalın işlevi değişti. Göçebe yaşam süren Yörük kadınları, doğanın tehlikelerine karşı ayak bileklerine küçük çanlı halhallar taktı. Çıkardıkları ses sayesinde yılanları uzak tutan bu takılar, sadece kadınlar için değil, aynı zamanda kaybolmamaları için bebeklere ve küçük çocuklara da takılıyordu. Yakın dönem Anadolu kültüründe ise halhal, genç kızların zarafetini sergilemelerinin yanı sıra nişanlı olduklarını göstermek için taktıkları bir süs haline geldi. Böylece halhal, hem koruyucu hem de toplumsal mesaj taşıyan bir obje olarak yüzyıllar boyunca varlığını sürdürdü. Bugün Anadolu'da halhal, halk arasında hâlâ bilinen ve kimi yerlerde kullanılan bir aksesuar. Hem şarkılarda hem de günlük yaşamda kültürel bir simgeye dönüşen bu takı, geçmişten bugüne uzanan derin bir hikâyeyi içinde barındırıyor.

27 Ağustos 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

https://img.piri.net/resim/imagecrop/2025/08/25/11/29/resized_83f26-5a87056698a1081416c14f20a18f3edaa82dbef2.jpg

Yiğit unvanı verilen bölge: Kastamonu

İstiklal Marşı'nın ilk kez okunduğu, Kurtuluş Savaşı'nda işgal edilmediği halde en çok şehit veren üçüncü il… Yiğit unvanıyla tarihe geçen Kastamonu, hem tarihi hem de kültürel mirasıyla dikkat çekiyor. Tarihi Hititler'e kadar uzanan şehir, 1105 yılında Danişmentliler döneminde Türklerin eline geçti. Ardından Bizans hâkimiyetine girse de, 1213'te Anadolu Selçuklu komutanlarından Hüsamettin Çoban Bey tarafından fethedildi. Moğol istilası sonrası Candaroğulları'nın önemli bir merkezi haline gelen Kastamonu, 1460 yılında Fatih Sultan Mehmed'in fethiyle Osmanlı topraklarına katıldı. Kurtuluş Savaşı yıllarında ise Kastamonu'nun önemi bambaşkaydı. İnebolu-Kastamonu hattı üzerinden Ankara'ya cephane, yiyecek ve giyecek taşındı. Mehmet Akif Ersoy'un Nasrullah Camii'nde yaptığı ünlü vaaz ve İstiklal Marşı'nı ilk kez burada okuması, şehrin milli mücadeledeki yerini ölümsüzleştirdi. İşgal edilmediği halde Kastamonu, 2 bin 425 şehitle Kurtuluş Savaşı'nda en fazla kayıp veren üçüncü il oldu. 1924'te İnebolu'ya İstiklal Madalyası verilirken, TBMM kararıyla şehre “yiğit” unvanı kazandırıldı. Kastamonu kültürel dokusuyla da öne çıkıyor. Pastırma, simit tiridi, etli ekmek, kuyu kebabı ve çekme helva şehrin vazgeçilmez lezzetleri arasında. Ayrıca geleneksel Türk evlerinin en güzel örneklerini barındıran illerden biri olan Kastamonu'da, Taşköprü, İnebolu, Küre ve Abana'daki eski mahalleler kentsel sit alanı ilan edilmiş durumda. Kısacası Kastamonu, hem köklü tarihi hem de kültürel zenginlikleriyle Anadolu'nun nadide şehirlerinden biri olmayı sürdürüyor.

25 Ağustos 2025

Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026