Târîh-i Cevdet’te Osmanlıların diplomasiyi keşfi
07:00, 28/05/2026, Perşembe • GZT Haber Merkezi

1774-1826 arasındaki dönemi işlediği Târîh-i Cevdet’te başrolü devletler arası ilişkilere veren Ahmed Cevdet Paşa, bu suretle, kendi devrinin diplomasi uygulamalarını tarihselleştirme çabası içindedir. Onun nazarında III. Selim devrinin kaypak müttefiklerinden II. Mahmud’un diplomatik yalıtılmışlığına, her iki sultanın Ruslarla ittifak kurma mecburiyetinden Osmanlı’nın Kırım Savaşı sonrasında Avrupa devleti kabul edilmesine uzanan dış ilişkiler serüveninde belirleyici unsur güçler dengesi politikası olmuştur. Paşa’nın bu alandaki görüşleri, Osmanlı diplomasisinin modernleşme serüveninde, ana akım hâline gelmiştir.
Ahmed Cevdet Paşa 1774-1826 arasındaki dönemi işlediği meşhur kitabı Târîh-i Cevdet’te başrolü devletler arası ilişkilere verir. Avrupa devletleri arasındaki güçler dengesiyle şekillenen diplomasiye (mecazen devletler arası ilişkiler) Osmanlıların da entegre olması Ahmed Cevdet için incelediği devrin en mühim gelişmelerindendi. Ona göre Avrupa’da daha Kanûnî Sultan Süleyman devrinde Şarlken-Fransuva (V. Karl ve François) kapışmasının sonucunda bir denge politikası kurulmuştu ve bu, asırlar boyunca sürmüştü. Jeopolitik dengeye dayalı “muvâzene-i politika” mezhep aidiyeti ve siyasî çıkar çatışmalarına dayanıyordu (Târîh-i Cevdet, c. I, s. 217-47 [bundan sonra I/217-47] ve II/121; Neumann, 141-2).
Ahmed Cevdet Paşa beşinci cildin girişinde Fransız İhtilali’ne dek devletler arası güç dengesinin Avrupa siyasetini nasıl şekillendirdiğini anlatır. Osmanlı diplomasi tarihinin Avrupa merkezli bakış açısıyla değerlendirilmesi gerektiğini ima eder. Osmanlılar azamet çağlarında Avrupa’yla diplomatik ilişkilere mesafeli ve üstenci bir tutum takınmışlardı. Ne var ki Karlofça Antlaşması’ndan (1699) sonra işler bozulunca bu tutumları onlara pahalıya patlamıştı. Nihayet Sultan III. Selim Nizâm-ı Cedîd ıslahatlarını başlatarak yeni bir çığır açmıştı. Londra, Paris, Berlin ve Viyana’da daimî elçiliklerin kurulması, devletler arası hukuka riayet, güçler dengesi uyarınca ittifak arayışları Osmanlıların artık ilm-i politikiyye denilen ilmi kabul ettiklerini gösteriyordu. Nitekim Fransız İhtilali’nden sonra doğan “asâr-ı cedîde”de Osmanlılar için Avrupa’yla ilişkiler göz ardı edilemeyecek kadar önem kazanmıştı. Bilhassa Fransa’nın Venedik’i ilhak etmesinin ardından (1797) bir devir kapanmış ve “târîh-i cedîd” başlamıştı. Bu konuların işlendiği altıncı cilt Osmanlıların artık Avrupa devleti olarak tanındıkları Abdülaziz devrinde basılmıştı (1869/70) (X/156-81, XII/219; Neumann, 31-32, 142). Ahmed Cevdet Paşa’nın bu görüşleri Osmanlı diplomasisinin modernleşme serüveninde ana akım hâline gelmiştir.

Sultan II. Mahmud’un Henri Guillaume Schlesinger imzalı portresi.
Cevdet Paşa’nın denge politikasına güveni tamdır. Ona göre güçler dengesini bozan her gelişme doğal süreçten sapma idi. Prusya, Avusturya’nın doğal düşmanıydı. Bu iki devletin 1789’dan sonra pek çok defa ittifak kurup Fransa’yla savaşması garip bir gelişmeydi. Aynı şekilde doğal düşman olan Osmanlılar ve Rusların da 1798’de ittifak kurmaları garipti. Güçler dengesi bakımından Kanûnî devrinden bu yana Osmanlıların doğal dostu Fransa’ydı. Cevdet Paşa, tıpkı pek çok Osmanlı münevveri gibi, Rusları sinsi, içten pazarlıklı, güvenilmez ve aldatıcı bulsa bile Rusya’yı Yunan İhtilali sırasında uzunca bir süre âsilere mesafeli durduğu için takdir eder. İngiliz desteğini ise aynı nedenle yerer (Neumann, 44-5; II/107, 137-38, 202-3, 216, 239, 272-73; III/242; IV/14, 283; V/96; VI/82).
Devrim Fransa’sı ve Napolyon, güçler dengesini bozarak, garip ittifakların kurulmasına yol açmışlardı. Ancak Napolyon gibi aktörlerin denge aleyhine girişimleri beyhudeydi. Zaten Cevdet Paşa’ya göre Viyana Kongresi’nde (1815) denge politikası yeniden kurulmuştu. Aslında Viyana Kongresi’nden sonra kurulan denge politikasının Habsburg-Fransa çekişmesiyle kurulan denge politikasıyla bir alakası yoktu. Fakat, Cevdet Paşa’nın yazdığı devre nazaran bu yapısalcı ve mekanik yaklaşımı sahiplenmesi şaşırtıcı değildir. Sonuçta Kırım Savaşı’ndan sonraki hâliyle denge politikası Osmanlıların Ruslara karşı yegâne koruyucusu kabul ediliyordu. Öyleyse, bu politikayı tarihselleştirerek meşruiyetini berkitmek akıllıca bir yöntemdi.
Ahmed Cevdet Paşa eserinde kendi devrinin diplomasi uygulamalarını tarihselleştirme çabası içindedir. III. Selim devrinin kaypak müttefiklerinden II. Mahmud’un diplomatik yalıtılmışlığına, her iki sultanın Ruslarla ittifak kurma mecburiyetinden (1798-1805, 1833) Kırım Savaşı’ndan sonra Avrupa devleti kabul edilmeye uzanan dış ilişkiler serüveninde belirleyici unsur Cevdet Paşa’nın nazarında güçler dengesi politikası olmuştur. Aslında o dönemde Prusya, Almanya’ya dönüşmüş ve Avrupa siyasetinde şartlar bir hayli değişmişti. Galiba ittifakların bozulup yeniden kurulduğu kendi devrinin oynak diplomasisinde Sultan III. Selim devrinin “devrim” diplomasisini hatırlatan potansiyel tehlikeler sezdiği için sıkı sıkıya aslında artık var olmayan denge politikasına sarılmıştı.

1815 Viyana Kongresi sırasında Hofburg Sarayı’nda düzenlenen bir maskeli balo (ressam: Johann Nepomuk Hoechle).
Diplomat lisanıyla konuşmak…
Târîh-i Cevdet’te Ahmed Cevdet Paşa Osmanlıların modern diplomasiyi keşfi bahsini çarpıcı örneklerle süsler. Venedik Cumhuru’nun varlığına son veren Campo Formio Antlaşması’ndan (1797) sonra devletin artık Avrupa politikasına kayıtsız kalamadığını ve buna uygun bir lisan kullanmaya mecbur olduğunu belirtir. Bu nedenle bu “yeni devirde” Reisülküttap Atıf Efendi’nin taarruzi ittifak imzalama konusunda baskı yapan Fransız elçisini, “İstanbul’da yeni icâd olunan diplomat lisanıyla ba‘zı ‘ibârât-ı mübheme irâd” edip (muğlak ifadeler kullanıp) geçiştirmesini övmektedir. Devamında, “Türkler iki yüzlülükten aslâ hazz etmedikleri hâlde reîs efendi ber-muktezâ-yı vakt ü hâl Meclis-i Vükelâ karârıyla bin yüzcü [mürâî] olarak lisân-ı diplomatı isti‘mâl etmek üzere me’mûr edilmiştir.” demektedir. Yani Atıf Efendi, şartların zorlamasıyla meşveretle alınan karar uyarınca dostluk yüzü gösterip diplomat lisanı kullanmış. Cevdet Paşa, Atıf Efendi’yi niçin Fransa’ya karşı Rusya ve İngiltere ile müttefik olmak gerektiğini izah ettiği meşhur layihası dolayısıyla da pek önemser (VI/285-6, 394-401).
Napolyon Mısır’ı işgal edince (1798) Osmanlılar kadim dost Fransa’ya karşı kadim düşman Rusya ile ittifak kurmuştu. Cevdet Paşa bu garip gelişmeyi Bâbıâli’nin işgal karşısında şoka girip denize düşen yılana sarılır misali Rusya’ya yönelmesiyle açıklar (VI/283-6). Aslında ittifakı sırf Mısır işgali sebebiyle gönülsüz olarak imzalanmış gibi göstermesi yanıltıcıdır. Napolyon Mısır yolunda Malta’yı işgal ederken Çar Pavel, Fransız filosunun Karadeniz’e çıkacağı korkusuyla Rus Karadeniz filosunu İstanbul açıklarına göndermiş ve Bâbıâli’yle Fransa karşıtı bir ittifak için ön görüşmeleri başlatmıştı bile.
Ahmed Cevdet Paşa’nın iddia ettiği üzere Bâbıâli’nin İskenderiye’nin işgalini öğrenince “dem-beste-i hayret” olduğu iddiası hâlâ yaygın kanıyı oluşturmaktadır. Oysa Cemal Tukin, ilgili belgeleri inceledikten sonra, Osmanlıların Mısır işgalini öğrenince pek de şoka girmediklerini daha 1947 senesinde ifade etmişti (Tukin, 110). Cevdet Paşa’nın bu iddiası gerçek durumu yansıtmamaktadır. Bâbıâli Mısır’ın işgalini inatla “misl-i na-mesbûk” (geçmişte benzeri olmayan) bir olay olarak takdim etmişti. Bu politika ile savaş ilan etmeden ülke işgal etmenin uluslararası hukuka aykırılığını vurgulamak istemişti. Yürürlükte olan devletler hukuku (“kavâ’id-i düvel-i mer’iye”) bu devirde diplomaside Osmanlıların pusulasıydı. Ne var ki Târîh-i Cevdet Osmanlı diplomatlarının geliştirdiği lejitimist retoriği gerçek kabul ederek Mısır’ın işgali karşısında şoka girdiklerini tarihçiliğimizde yerleşik görüş hâline getirmiştir (VI/353).

Sultan III. Selim’in Polonya asıllı ressam Joseph Warnia-Zarzecki tarafından yapılan portresi.
Toulon şehrinde bir filonun hazırlandığı ve Fransızların Osmanlılara denizden saldıracağı haberleri ayyuka çıkınca Reisülküttap Atıf Efendi Fransa maslahatgüzarı Ruffin ile görüşmüştü. Bâbıâli’nin işgalden sonra bolca kullanacağı lejitimist retorik -işgalin tarihte örneği görülmeyen bir olay olarak kınanması- bu görüşmede berraklaşmıştı. Reis Efendi şayet bir sorun varsa Fransa’nın işgale yeltenmeyip her türlü şikâyetini Bâbıâli’ye iletmek zorunda olduğunu belirtmişti. Zira milletler arası kaideler ve devletler arası geçerli olan uygulamalar bunu gerektirirdi (“hukûk-ı milel kavâ‘idi ve beyne’d-düvel mer’î ve mû‘teber olan mu‘amelâta nazaran”). Devletler arası hukuka yapılan atıf, Bâbıâli’nin resmî savaş ilanında da göze çarpar (VI/325-26, 408-12).
Cevdet Paşa görüşmeden tatmin olmayan Bâbıâli’nin yeni öğrendiği “politika ilmini” devreye soktuğunu söyler: “Artık bir vakitten berü ittihâz buyurmuş olduğu meslek-i cedîdi [politika] îcâbınca Fransa ‘aleyhine olabilecek devletleri celb ve te’lif ile ittifâk etmek tedâbîrine devâm ile berâber bir taraftan dahi tedârükât-ı seferiyyeye teşebbüs” etmişti (VI/323).
Mısır’ı işgal etmesine rağmen Fransa’nın kendini hâlâ Osmanlıların dostu olarak sunması, Bâbıâli gibi, Cevdet Paşa’yı da kızdırmıştı. Paşa’ya göre “korsanlık” yaparak bir devletin mülkünü zorla gasp edip bu eylemin savaş ilanı gibi görülmemesini rica ederek “dostluğun devamından” bahsedilmesi “Fransa İhtilali’nde îcâd olunmuş bir diplomat lisânı” idi (VI/332, 411).

Tabloda 1807 Tilsit Antlaşması’nın imza sürecinde bir araya gelen Napolyon Bonapart, Rus Çarı I. Aleksander ve Prusya Kralı III. Friedrich Wilhelm ile eşi Kraliçe Louise resmedilmiş (ressam: Nicolas- Louis-François Gosse, Versay Sarayı Koleksiyonu).
Osmanlıların oyalama taktikleri
Fransa ile savaş nihayet 1802’de bitmişti. Fakat Amiens Antlaşması’nın daha mürekkebi kurumadan Avrupa devletleri Fransa ile tekrar savaşa tutuşmuşlardı. Eski müttefikler İngiltere ve Rusya, Osmanlıların savaşa girmesini isteseler bile Bâbıâli Mısır’ı geri aldığı için savaşmaktan yana değildi. Diplomatik baskıları dengelemek için belirsiz, ikircikli ifadelerle oyalama taktiklerine başvurulması Cevdet Paşa’nın takdirini kazanmıştır. Bir defasında Fransa elçisine o devrin diplomatlarına özgü belirsiz ifadelerle gönül okşayıcı cevaplar verilmişti (“ol asrın diplomatları beyninde müsta‘mel olan ta‘birât-ı mübheme ile dil-nüvâzâne cevablar” (VII/260).
Ahmed Cevdet Paşa’ya göre Napolyon ahlâksız bir adamdı. Mısır’ı savaş ilanı olmaksızın işgal ettiği yetmezmiş gibi 1804’ten sonra Osmanlı’ya da ihanet etmişti. Oysa Osmanlı, Fransa uğruna eski müttefikleri Rusya ve İngiltere ile savaşı göze almıştı (1806 ve 1807). Napolyon ise Tilsit Antlaşması’nda (1807) Osmanlıları Rusya karşısında korumamıştı. Güya Napolyon III. Selim’in tahttan indirildiğini öğrenince Osmanlı’nın terakkisinden ümidini kestiği için Rusya’ya yanaşmıştı. Bu durumda Cevdet Paşa’ya göre ıslahat düşmanları Sultan III. Selim’i katlettikleri yetmezmiş gibi Napolyon’u da ahlâksızlığa itmiş oluyorlar. Tarihçi böylece bir kez daha okuruna Osmanlı için ıslahatın ölüm-kalım meselesi olduğu mesajını vermektedir (Neumann, 141-43; VI/330; VII/56-57; VIII/238; XII/195).
Ahmed Cevdet Paşa için riyakârlıktan hoşlanmayan Türklerin Avrupa devletleri tarafından daha fazla aldatılmamak için onların diplomatik usullerini benimsemeleri bir kırılma anıdır. Napolyon’un 1811’de tekrar Osmanlı ile anlaşmaya çalışmasını anlatırken Cevdet Paşa şöyle diyor (IX/269):
“Fakat Bâbıâlî karîbü’l-ahdde [kısa süre önce] Avrupalulardan öğrenmiş olduğu lisân-ı diplomasi ile her tarafı idâre iderek kendi işini becermeğe çalışıyordu. Ve düşmanlarına aldanur gibi görünerek anları aldadır idi. Hele Napolyon hakkında olan dargınlığını bütün bütün unutmuş gibi görünür ve Fransa ile ittifaka hâzır gibi davranur idi…El-hasıl vükela-yı Devlet-i Aliyye ol vakte kadar Napoleon’un yalanlarına pek çok aldandılar lakin aldana aldana aldatmağı dahi öğrendiler ve bu malumat-ı cedideyi [Rusya ve Fransa arasında savaş çıkacağı hk. istihbarat] evvel-be-evvel anın hakkında sarf ile mukabele-i bi’l-misl kaidesine riayet etdiler yani bu esnada Fransa diplomatlarını lisan-ı istihza ile epeyce avutup aldattılar.”

Louis-François Lejeune imzalı 1798 Piramitler Muharebesi’ni tasvir eden tablo.
Osmanlılar oyalama taktiğine başvurmuşlar, Rus-Fransız savaşı çıkacağını öğrendikleri hâlde müzakerede bilmezden gelip Fransa tarafıyla âdeta eğlenmişlerdi.
Devrim diplomasisi
Ahmed Cevdet Paşa kişilik özelliği olduğu sürece övülmesi gereken dürüstlük, hakka riayet, mertlik gibi hasletlerin devlet ahlâkında yeri olmadığını düşünmekteydi. “Yalan sevmeyen Türklerin” uluslararası arenada zafiyete yol açan fıtratlarından vaz geçmeye mecbur olduklarını geç idrak etmelerine üzülmekteydi. Tarihçiye göre ıslahat siyaseti özünde Avrupa taklitçiliği olmayıp tarih boyunca her coğrafyada rastlanan bir şeydi. Islahattan kasıt “mülk ve askerin hüsn-i tanzîmine ve mu‘âmelât-ı hâriciyye-i Devlet-i Aliyye’nin kavâ‘id-i düveliyye ve usûl-ı hikemiyyeye tatbîkan idâresine sa‘y ve gayret” etmekti. Yani, yenileşmenin bir ayağı devlet ve ordunun yeniden yapılandırılması ise diğer ayağı dış ilişkilerin devletler hukukuna ve geçerli siyaset anlayışına göre idare edilmesiydi. Ahmed Cevdet sekizinci cildin girişinde okura yaşadığı devrin (1872) “kadr ve meziyyetini” bilmesini öğütler. Ne de olsa Abdülmecid’in Tanzimat’ı ilan etmesiyle “yüz elli iki seneden berü” (Karlofça sonrası?) süren ve tebaayı devletten nefret ettiren istibdat ve zulüm devri sona ermişti. Artık ıslahatlar kurumsallaşmış ve Osmanlı, Avrupa devletleri ailesine katılmıştı. Ona göre Osmanlılar şayet 1815’te Viyana Kongresi’ne katılsalardı bu statüye çok daha evvel kavuşup denge politikasında daha sağlam bir yer edinebilirlerdi. Böylece “Rum Fetreti” ve Rus Savaşı’nın (1828-29) feci sonuçlarından kaçınmak mümkün olabilirdi (III/51; VIII/2; Neumann, 208, 216-18).
Ahmed Cevdet Paşa’nın kurgusu bir hayli yanıltıcıdır. Osmanlıların “denize düşen yılana sarılır” misali zoraki ittifaklar kurdukları ve real politik ile diplomasiye ahlâkçı tutumlarından dolayı ayak uydurmakta zorlandıkları iddiası abartılıdır. Osmanlıların tarih boyunca Ahmed Cevdet Paşa’nın anladığı hâliyle ilm-i politikiyyeye vakıf oldukları müdara‘a (aldatma) ve mürâîlik (ikiyüzlülük) gibi tabirlerin Osman Gazi devrini anlatan ilk kroniklerde bile geçtiği bilinir. Diplomasi tarihçiliğimizde bu tür yargılara artık yer yoktur (Beydilli; Şakul; Yeşil; Yurdusev).

Târîh-i Cevdet’in kapak sayfası (Matbaa-i Osmaniye, 1891/92).
Fransa İhtilali ile Avrupa’da bilindik diplomasi çökmüştü. Devletler arası rekabete dayalı denge politikası yerini orman kanunlarının geçerli olduğu devrim diplomasisine bırakmıştı. İttifakların baş döndürücü bir hızla kurulup dağılması, düpedüz yalan ve aldatmaya dayalı bir ilişki tarzının benimsenmesi, antlaşmaların mütemadiyen çiğnenmesi 1815’te Viyana Kongresi’ne dek süren devrim diplomasisinin temel özellikleriydi. Yani ortada 16. yüzyıldan beri süren Avrupa diplomasisini geç keşfedip saflığının kurbanı olmuş bir Osmanlı yoktu. Gayet alışkın olduğu denge politikasının çökmesi yüzünden istikrarını kaybetmiş diplomasiye herkes gibi ayak uydurmaya çalışan bir Osmanlı vardı. Kısacası Ahmed Cevdet Paşa’nın zihnindeki “diplomasi = real politik = ikiyüzlülük” denkliği aslında Fransız İhtilali’nden sonra şekillenen devrim diplomasisine özgüydü.
Politika ilmi
Osmanlılar 19. yüzyılın ortalarına kadar dış politikaya dair işlerin gerçekleştirilmesini kastederken “diplomasi” lafı yerine “politika” lafını kullanmışlardır. Ancak Keçecizâde Fuad Paşa zamanında “politika” kelimesi “siyasî ve idarî işler” manasıyla kullanılmaya başlanmıştı. Avrupa’da diplomasi kelimesinin devletler arası ilişkilerin yürütülmesinde beceri ve taktik anlamında ilk kullanımına 1796 yılında rastlanır. Tanım, Fransız İhtilali’nin meşhur karşıtlarından Edmund Burke’e aittir. Dictionnaire de l’Académie Française ise 1798 baskısında “diplomatie” kelimesini ilişkiler bilimi, (siyasal) güç arasında çıkarlar bilimi olarak tanımlamıştı. Berlin’e elçilikle giden, Küçük Kaynarca Antlaşması’nda murahhaslık görevini ifa eden devrin önemli devlet adamlarından Ahmed Resmi Efendi Avrupa’da geçerli denge politikasını tasvir etmişti. Berlin sefaretnâmesinde, “poletika” ilmini “gizli saklı bilgi” ve hilebazlık olarak tanımlamıştı. Dolayısıyla III. Selim zamanında politika sözcüğünün olumsuz bir algısı vardı. Cevdet Paşa, müracaat ettiği kaynaklarda (mesela Ebubekir Râtîb Efendi, Koca Sekbanbaşı, Şanizade Tarihi vs.) bu durumu fark edip eserinde Nizâm-ı Cedîd devrinin diplomasisini anlamak için bu algıyı anahtar kavram kabul etmişti (Aydoğdu).
Öte yandan Behiç Efendi 1803’te sunduğu ıslahat layihasında politika kelimesini bir derkenar düşerek açıklamaktadır. Her ne kadar “kizb ü hile” dense de politikanın aslında “umur-ı siyasiye ve tedbir-i müdün” (devlet tedbiri) demek olduğunu belirtmekteydi. Behic Efendi devlet adamı yetiştirmenin şartları arasında Avrupa dillerinden tercüme edilecek politika kitapları okutulmasını gerekli görmekteydi (Çınar, 37).

Solda: Türk Elçisi Ahmed Resmi Efendi’nin 9 Kasım 1763’te Berlin’e girişi münasebetiyle bastırılmış bir gravür.
Ahmed Cevdet Paşa’nın ilm-i politikiyyenin (modern diplomasi) real politik tavırdan ibaret olduğunu, real politikanın ise ikiyüzlü davranmak, düpedüz yalan söylemek ve sözünü çiğnemek anlamına geldiğini düşünmesi demek ki Osmanlıların o devirdeki bakış açısını yansıtıyordu. Tarihçi Paşa, 1774-1826 arasındaki diplomatik gelişmelerden hareketle, bazı dersler çıkarmıştı. İttifaklar ortak çıkara hizmet ettiği sürece geçerli olup müttefiklere güvenilmemesi gerekirdi. Doğal dost ve düşman tanımı uzun soluklu jeopolitik gelişmelere dayanmaktaydı. Güncel siyasette kısa vadeli çıkar sağlama arayışı neticesinde “garip” ittifaklar kurulabilirdi. Ahmed Cevdet Paşa, bu real politik anlayışı temsil eden Metternich’i takdirle anar (Neumann, 143; II/106-107, 206-207, 289; VII/9; VIII/ 94; X/120; XI/68, 178; XII/195-204, 219).
Ahmed Cevdet Paşa’nın çıkardığı bir başka ders ise ulemâyı siyasetten uzak tutma ihtiyacı idi. Savaş ve ittifak konuları şeriatı ilgilendirmeyen hususlar olup müşterek siyasî menfaatler bazında ele alınmalıydı. Paşa, Sultan III. Selim’in tahtını ve hayatını kaybetmesine, ıslahatların heba olup gitmesine yol açan Kabakçı Mustafa İsyanı namıyla meşhur siyasî komploda rol oynayan ıslahat karşıtı Şeyhülislâm Ataullah Efendi’ye o denli kızgındır ki III. Selim’in zamanında onu katletmemesine hayıflanır: “Sultân Selîm eğer Mûsâ Paşa’nın boynunı urub ve Atâullâh Efendi’nin dahi sarığını boğazına geçürüb ve kendü dahi işinin başına geçüb…” ıslahatlara devam etmeliydi (VIII/160; Neuman, 97-103, 143).

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.