Ziraat politikalarını sadece köyün ve köylünün meselesi sanmanın bedelini ödüyoruz

Ziraatın bir eko-sistemi var, ziraat kendi başına bir boşlukta çalışmıyor. Aksi düşünülse de işleyiş şekillerini etkileyen sosyal, politik, kültürel ve ekonomik çevrelerle her daim içli dışlı. Fakat başta da söylediğimiz gibi sürdürülebilir uygulamaların benimsenmesinin önündeki engeller araştırılırken bizde ziraatın, ülkenin genel sosyal, politik, ekonomik ve kültürel değişimlerdeki rolü çoğunlukla göz ardı edildi.
Elbette dünyanın farklı coğrafyalarında da bunun örnekleri yaşandı. Lakin gerçekten ziraatı ya da ekip biçmeyi şekillendiren politikaların sadece köyün ve köylünün meselesi olduğunu düşünme konusunda bizim kadar cahili var mıdır araştırmak lazım.
Bu yanlış bakış memlekete çokça bilerek istenerek yerleştirildi. Malum “Yumurtadan çıkıp kabuğunu beğenmemek” durumu en çok şehir ile kırsal arasında uçurumlar oluşturan toplumlarda nükseder. Oturmamış kişilikleri besleyen “ne oldum delisi” hâli ise bir zaman sonra araya giren uçurumları derinleştirir.
Bugün arabesk cendereler içine hapsolmuş iki arada bir derede kalan hayatı, çokça kır ile şehir arası kurduğumuz sakat ilişki hazırladı bizlere.
Kır ile şehir arasına örülen kibir duvarı, aslında içten içe bütün bir toplumun saygı, olgunluk, edep, ahlâk erdemlerini törpüledi. Bu iki kültür arasına sıkışıp kalan kesimler karmakarışık ve öfkeli halleriyle varoşlardan şehrin sokaklarına aktıkça bozulmadık yer kalmadı.
Reklam
Her gün bir başka kepaze haberi okuyor, duyuyor ya da görüyoruz. Nereye ait olduğunu bilemeyen keşmekeşlik bugün sokakta, hastanede, pazarda, trafikte, ticarette, alışverişte eza zül olup her fırsatta kendini var eden hayatın canına kastediyor artık.
Ziraat kadim bir ilişkidir
Şehirde yaşayanların da en temel ihtiyacı olan gıdayı yetiştiren ziraatın, asla zirâî alanlarla sınırlı olmayacağı bilinmeli ve bu kadim ilişki her daim insanlara hatırlatılmalıydı, olmadı. Benzer şekilde siyaset de ziraat ile ilişkili her politik karar, düzenleme veya yasanın hayata geçirilmesinde bu ölçüyü dikkate almadı. Hâlbuki kırsalı düzenleme maksatlıyla hazırlanan alelacele zirâî politikaların hiçbir zaman ziraatın sınırlarında kalmayacağı sosyolojiden bilinmeliydi.
Köyünde yaşayıp kendisinin ve şehirlinin gıdasını yetiştiren köylü ile şehirde yaşayan memurun, işçinin, öğrencinin arasındaki bağın ahengi bozuldu. Yanlış zirâî politikalarla yerinde tutunamayan köylüler köyünden, tarlasından kopmanın öfke ve kırgınlığıyla şehirlere aktıkça, hazırlıksız yakalanan şehirler bir daha iflah olmayacak şekilde bozuldu. Araştırmak gerekir, yönetenler ve toplumun sosyolojik, kültürel ve ekonomik dünyasına yön verenler bu sosyal olgudan bihaber oldukları için mi yoksa bilerek isteyerek mi bu kaosu musallat ettiler başımıza?
Reklam
Köylerin otantik yapısı bozuldu
Zaten köylerin otantik yapısını bozmak, şehirleri güvensiz ucube mekânlara çevirmek endüstriyel tarım anlayışı ihraç edenlerin istedikleri sosyal değişimlerden biriydi. Kuralları oluşmamış, kurumsallaşmayı becerememiş, işleyişinde huzuru bulamamış, insanını ârâfta bırakmış düzensizlik yeşil devrim üretim anlayışının daha kolay yerleşmesini sağlayacaktı. Böylece bu karabasan üretim şeklini bin bir umutla ithal eden her ülke gibi biz de benzer sosyal ve kültürel deformasyonun kurbanı olarak yaşamaya mahkûm olduk.
Yeşil devrimin Meksika’da başlatılması da geliştirdikleri hibrit tohumları “yardım” yalanıyla ilk Asya ülkelerine göndermeleri de bu planın parçasıydı esasında. Akıllarında gıdaya hükmetmek kadar ülkelerin siyasi yönetimlerine ve toplumsal değişim isteklerine gem vurmak da vardı çünkü. Açlığın ve sosyal adâletsizliğin altında inleyen ülke halklarının komünizme meyletmesine tohum bağışı numarasıyla engel olacaklarını düşünüyorlardı. Komünizmin toprağından kopup şehirlere vasıfsız işçi olan öfkeli köylü ile yediği ekmeği yetiştiren çiftçiyi küçümseyen bunalımlı şehirlinin çatışmasında kaybolup gideceğinden emindiler.
Marshall yardımı lütuf olunca...
Dönemin her yeni politik düzenlemesi ülkedeki zirâî üretimi geliştirip ileri götürmekten çok Marshall Yardımını bizlere lütuf diye gösterenlerin işaret ettiği yola yöneldi. Alınan yardımın nasıl harcanacağı kalem kalem belliyken bile hâlâ karakaşımıza, gözümüze hayran olduklarını düşünen epey bir siyasetçi, bürokrat, memur vardı memlekette. Aldığımızdan daha fazlasını borçlanarak her eve bir traktör, her köye 3-5 biçerdöver, çuvallarla gübreler, kutularca DDT’ler alma ve devasa barajlar, kilometrelerce kanallar, asfalt yollar yapma yarışına girdik.
Sonuçta her şey çoğunlukla büyük toprak sahiplerini ihya edecek endüstriyel tarımın palazlanmasına yaradı. Küçük ve orta ölçekli çiftçiye ise topraklarından göçüp, gecekondularına sığındığı şehirlerin ucuz emek gücü olmak düşmüştü. Ülkenin kendi zirai üretiminin devamlılığını yerinde sağlamaktan çok ithal edilen yeşil devrimci stratejilerin hayata geçirilmesini kolaylaştıran siyaset de bu planın hayata geçirilmesinde istenilen rolü iyi oynadı. Bir kısmı kendi ülkesinin ziraatı için politika üretildiğini düşünse de bir zaman sonra bütün faydanın yeşil devrimcilerin hanesine yazıldığını gördüğünde çoktan iş işten geçmişti.
Ziraatın, toplumların ekonomik, politik, sosyal ve kültür dünyasının üzerinde çok fazla hesaba katılmasa da muazzam bir etkiye sahip olduğunu yeşil devrimciler daha başında biliyordu aslında. Bu ucube sistemi ihraç ettikleri ülkelerde kaynakların doğru ve optimum kullanılmasını amaçlayan özgün ve bağımsız zirâî politikalarının yokluğu işlerini kolaylaştırıyordu.
Reklam
Ziraat ziraattan ibaret değil
Ziraatı zirâattan ibaret sanma yanlışı bizleri bugün zirâî üretim döngüsünü bütünüyle etkileyen önemli sosyal, politik, ekonomik ve kültürel değişimlerin içine hapsetmiş durumda. Zirâî politikaların belirlenmesinde ve işleyişinde her daim iki yönlü bir etkileşim olduğunu gözardı etmenin bedeli bu. Peki, yeşil devrimin tuzağına düştüğümüz 1950’li yıllardan sonra görebildik mi bu yanlışı? Maalesef bu sorunun cevabı hâlâ evet değil.
2012 yılının Kasım ayında kabul edilen 6360 sayılı Kanun bizim 60 küsur yıl sonra hâlâ köy ile şehir arasındaki bağı kesmekle meşgul olduğumuzu gösterdi. Büyükşehir belediyelerinin sınırlarını il mülki sınırı olarak belirleyerek köylerin tüzel kişilikleri kaldırıp, mahalleye dönüştürdük.
Kendi ellerimizle zirâî üretim alanlarımızı yerel düzeyde merkeziyetçiliğin kurbanı edecek şekilde köylerimizi, kadim şehir niteliğini yitirmiş kaotik kentlerin varoşları yaptık. Şehirlerde yaşamanın gerektirdiği mâli yükümlülüklerin köyler için geçerli olması gibi bir tuhaflığın üzerine 75 yıldır süren zirai üretimimize dönük yeşil devrimci saldırının lehine kalemizin duvarında bir delik daha açtık. Böylece gıdamızın merkez üsleri köylerimizi otantik kimliğinden ve üretim gücünden eden yasanın kazananı da endüstriyel tarımcılar oldu.
Bu da gösteriyor ki hâlâ ziraat ile ilgili alınan her karar ya da düzenlemenin aynı zamanda kendini belirleyen sosyal, politik, ekonomik ve kültürel faktörlerin oluşumunda yer aldığını bilmiyoruz. Oysa ziraat, toplumun sosyal, politik, ekonomik ve kültürel faktörleri üzerinde etkili olurken, oluşumuna katkı sunduğu faktörlerle her defasında yeniden biçimlenen bir alandır. Bu sebeple ülkenin sosyal, politik, ekonomik ve kültürel faktörlerinin kapsamlı şekilde anlaşılması, zirai üretimi sorunsuz devam ettirecek doğru politik kararların alınması için zorunlu.
Ziraatın bir eko-sistemi var, ziraat kendi başına bir boşlukta çalışmıyor. Aksi düşünülse de işleyiş biçimlerini etkileyen sosyal, politik, kültürel ve ekonomik çevrelerle her daim içli dışlı. Fakat başta da söylediğimiz gibi sürdürülebilir uygulamaların benimsenmesinin önündeki engeller araştırılırken bizde ziraatın, ülkenin genel sosyal, politik, ekonomik ve kültürel değişimlerdeki rolü çoğunlukla göz ardı edildi. Üstüne ülke kaynaklarını ve ihtiyaçlarını önceleyen orijinal, yeterli, bağımsız ziraat politikalarının yokluğu, bütün sosyal, politik, ekonomik ve kültürel hayatı olumsuz etkiledi. Sözde ülke ziraatının sürdürülebilirliği için çıkarılan politik kararların, dolaylı yoldan kırsal hayatı etkileyen diğer politikalarla etkileşiminin zayıflığı da bunda rol oynadı.
Kırsal ve şehir ilişkili politikalar arası etkileşim hususunda fikir birliği geliştirilmemesi ve her zaman “kervan yolda düzülür” plansızlığı, bugün şehirlerimizi saran karmaşanın çıkış noktası. Yanlış politikalarla köylerinden, tarlalarından koparılıp gelenlerin sistemle olan kavgaları şehirle barışmayı hep engelledi. Bugün sokakları, trafiği, pazarı, metroyu güvensiz yapanların kustuğu öfke, kuşaklar öncesi toprağından, köyünden koparılanların öfkesi aslında. Buna müfredatını yeşil devrimcilerin belirlediği eğitim sisteminde yetişenlerin köye ve köylüye sürekli şaşı bakışı da eklendiğinde, şehirler her gün bir başka musibetiyle yüz yüze kaldığımız bugünün kaotik mekânlarına dönüştü.
Reklam
Her gün sokakta, trafikte, lokantada, otelde, hastanede, parkta, dükkânda yakalandığımız ve her an kan döküp, can alma potansiyeli taşıyan ipini koparmış bir canavarla yaşıyoruz gibiyiz. Ülke gerçeklerini ve ihtiyaçlarını önemseyen doğru zirâî politikaların yokluğundan doğup, palazlanan canavar nicedir köy, kasaba, şehir demiyor keskin dişlerinde öğütüyor bedenlerimizi.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.