Beklenen neyi bekliyor?
14:00, 09/05/2026, Cumartesi

Beklenen neyi bekliyor?
Bütün bu rezil manzaraya rağmen biz biliyoruz ki İslâm’a sırtını dönmüş vaziyetteki memleket de ümmet de bütün bu gafletine rağmen hâlen daha A...h’ın rahmetine mazhar kılınacaktır. Bunu biliyor ve buna inanıyoruz. Günün ışımasının yakınlığı, karanlığın kesafetinden belli. Evet gecenin zifiri karanlığı bizi ümitsizliğin koyu ziftine ha çekti ha çekecek mertebede. Ama avama mahsus en beylik bir hikmet gözüyle etrafımıza baktığımızda hemencik fark ederiz ki güneş de ha doğdu ha doğacak.
Memleketimizde maarif öylesine aşağılara çekildi ki herhangi bir mevzuu anlamamak için sadece o konuda mütehassıs olmanız kâfi; öylesine bir akıllara seza rezalet. Hele ilmi siyaset, cemiyet veya beynelmilel münasebet meseleleri söz konusu edildiğinde alelâde bir avamın adeta ümmi bir gözle bakıp görebildiği basit bir hakikati bizim intelijansiyamızın, akademisyenlerimizin ve sahasında isim yapmış şöhretlerimizin görüp fark edebilmesi ve sonra da o mevzuda sadra şifa birkaç cümle kurabilmesi, uzun vakitlerdir uzak kaldığımız, hasretini çektiğimiz ictimai hasletlerimizden. Kim, hangi sahada tahsil görmüşse en çok o sahanın körü. Dikkat buyurunuz ‘cahili’ demiyorum; ‘körü’ diyorum. Anlamakta zorlandığımız hususlardan: Bir mevzuu bilmek, o konuda malûmatını ortaya dökebilmek, mezkûr mevzuu idrak veya ihsas edebilmek demek değil ki. Bunun basit bir misalini, son birkaç senenin beynelmilel kahramanı bellenmiş suni zekânın marifetleri üzerinden pekâlâ bihakkın verebiliriz. İnsanın bazı hasletlerinin basit, sığ ve fehimden uzak mecmuunun ‘replika’sından ibaret 0’ların ve 1’lerin tertibi de her bi’şeyi biliyor güya ama sahiden de anlıyor mu yoksa insanı taklitle mi iktifa ediyor?
Derin gaflet ve sığ muhakeme
Sahasının güzide zatı kabûl edilen güya muhafazakâr bu mütehassıs zevat, ağzından çıkanı duymaksızın “Ortadoğu bataklığı” lâfını kullanmakta bir beis görmüyor meselâ. “İyi ama yahudiler’den kaptığım bu lâfı niye papağan gibi tekrar ediyorum ki?” diye düşünemiyor ki “Benim bataklık dediğim yerde ekseriyeti Müslümanlar teşkil etmiyor mu? Öyleyse ben İslâm âlemine mi bataklık diyorum?” sualini sorabilsin.
Öte yandan manzara da ortada: Sahiden de epeydir etrafımız tam bir ateş çemberi. Birinci Körfez Harbi ile başlatılan işgâl, yağma ve katliam, safha safha genişletilmiş ve artık bizi hareleyen bir ateş çemberine dönüşmüş vaziyette. Bu ateşin alevleri şimdilerde alnımızı hararetlendirmeye başladı. Bir asırdır başımızdakilerin kâh gafleti, kâh ihaneti, israil’in ve melûn hempalarının idarecilerinin cesaretlerini pekiştirdi. Artık kimi yahudi idarecileri, İran’dan sonra sıranın bize geleceğini telâffuza cesaret edebilmekteler. Gözümüzün içine baka baka hem de. Biz ise jeopolitik, teopolitik, meopolitik zırvaları eşliğinde birbirimizi kandırmakla meşgûlüz. Hâlâ.
Gafletimizi tarife hacet yok. Hâlbuki idarecilerimizin mevcut hâlden alması lâzım gelen ilk ve en mühim ibret, İslâm’ın içine sızmış ve asırlar boyunca onu batnından çürüterek yahudi’ye hizmette kusur etmemiş İran’ın, vakti saati geldiğinde nasıl da haince günah keçisi ilân edilişini isabetli bir şekilde idrak edebilmek ve icap eden ibreti devşirebilmek. Malûm, yahudi isimli kavmiyet öyle bir şahsiyete mensup ki onu kırk sene sırtınızda taşısanız ve yorulduğunuz ânda bir nefes dinlenmek için sırtınızdan indirseniz size döner ve nankörane bir edayla:
- Seni gidi alçak! Ne diye beni sırtından indirdin ki?
Diye sormayı kendinde bir hak görür. Böyle bir illetin ve lânetin bedenlenmiş hâlidir yahudi.
Manzarayı görmek için tahsil görmemek kâfi
İran asırlar boyunca yahudi’yi sırtında taşıdığı ve İslâm düşmanlığı çerçevesinde ondan hangi emri almışsa onu bihakkın yerine getirdiği hâlde, şimdilerde gene yahudiler tarafından maruz bırakıldıkları muameleye bakmak ve vaziyetin aslını kavramak için ne hikmet gözüne ihtiyaç var, ne de feraset nazarına. Mevcut vaziyetin aslını ve esasını fehmetmek için yahudi propagandasına kanmamak kâfi. Hem yahudi’nin banknot makinesinden ve yalandan başka nesi var ki? Ama bu lânetli kavim, bu iki prangayla tam dört asırdır safha safha bizi kuşatmış ve nihayet bir asır evvel de bihakkın ele geçirip bir nevi vasallaştırmış vaziyette.
Memleketin her tarafındaki meydanları, resmi daireleri ve ne yazık ki nice hususi mekânları dahi kuşatan, belki de dünyanın en yaygın putperestlik remzleriyle donatılmış bir hâldeyiz. Başımızı nereye çevirirsek bir put, kafamızı ne vakit kaldırsak bir büst veya resimle karşılaşmaktayız. 1984 isimli romanda resmedilen büyük birader sultasının hakikate büründürülmüş hâliyiz adeta. Kurgu bir metindeki hayal, bizim memleketimizde bir asırdır hakikat kılınmış vaziyette. Üstelik bizdeki büyük birader, bizden biri değil ki bizim büyük biraderimiz olsun.
Memleketimizin gözünün nuru olması lâzım gelen muhafazakârlar, ellerinde, avuçlarında ne varsa hepsini de rüzgâra savurmuş vaziyette ama kendilerini hâlâ muhafazakâr zannetmeyi sürdürmekteler. En fazla onlar şeytanın ve yerli işbirlikçilerinin iğvasına kapılmış hâldeler. Ameldeki çürümeler, itikat sahasına sarkmış vaziyette ama öbür yandan gaflet batağının lânetli çamuru, ağız seviyesini çoktan aşmış, adım adım gözlere hücum etmede. İnsanımız uzun vakitlerdir hakiki gıdadan, pak sudan, temiz havadan nasıl mahrum bırakılmışsa aynen öyle hakiki ilimden, fikirden ve sanattan mahrum bırakılmış vaziyette. Herşeye musallat sahtenin saltanatı her sahada hâkim.
Karanlık gece nurlu bir sabaha gebe
Hülâsa hem memleketin, hem de İslâm âleminin hâli, birçok sahada en iyi ihtimâlle belhüm adâlin bir tık üstü. Son bir asırdır dünyanın her yerindeki Türkler’in de, Müslümanlar’ın da başlarına geçirilen şahıslar, ya düpedüz onlardan gayrı veya sureti haktan görünmenin melûn sırrına vakıf şahıslardan müteşekkil.
Bize bırakılan tek ihtimâl, ehveni şerre rıza göstermek.
Ümmetin yegâne umudu, zahir gözüyle bakmakla iktifa ettiğimizde adeta ümitsiz bir vak’a. Öylesine bir içine çökmüşlük ve böylesine bir üfunet. Gelgelelim mevzua biraz daha dikkatlice bakarsak kanaatimizin değişeceği aşikâr:
İmanın iddiadan çıkıp ispata yöneldiği bir berzahın arifesindeyiz.
Manzaranın karanlığına kananların kolayca nefslerinin fısıltılarına mağlûp olarak her nevi inançsızlığa sürüklendiğini veya gizliden gizli Rabb’lerinden ümit kestiğini görmekteyiz. Kahrolarak! Ümmet, adı var kendi yok bir nevi zümrüdüanka.
Bütün bu rezil manzaraya rağmen biz biliyoruz ki İslâm’a sırtını dönmüş vaziyetteki memleket de, ümmet de, bütün bu gafletine rağmen hâlen daha A...h’ın rahmetine mazhar kılınacaktır. Bunu biliyor ve buna inanıyoruz. Günün ışımasının yakınlığı, karanlığın kesafetinden belli. Evet gecenin zifiri karanlığı bizi ümitsizliğin koyu ziftine ha çekti, ha çekecek mertebede. Ama avama mahsus en beylik bir hikmet gözüyle etrafımıza baktığımızda hemencik farkederiz ki güneş de ha doğdu, ha doğacak.
Tahsil görmüşlerin ufuksuzluklarının beraberinde getirdiği müspet veya menfi nazarın neticelerini bir tarafa bıraktığımızda karşımıza çıkan sual: Koca İslâm âlemi, sadece İslâm âlemi mi, cümle âlem Türkiye’yi bekliyor ama Türkiye neyi bekliyor? Neyi ve kimi?
İzmihlâl muhâl olduğuna göre şahlanış yakındır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.