Hind Recep’in sesi: Kimselerin duymadığı imdat çığlığı
11:40, 18/07/2026, Cumartesi

Hind Recep.
Seyrettiğimiz her 100 filmin 94’ünde muhakkak yahudi soykırımına dair bir iz, bir işaret, bir temas yer alır. Şaşmaz bir kâidedir bu âdeta. Hâlbuki öyle bir yahudi soykırımı hiç yaşanmadı. Öte yandan Filistin’de bir asırdır bazen azalan, bazen şiddetlenen ama sürekli devam eden hakiki bir soykırım var. Bu soykırımın son safhası Gazze. Bütün Müslümanların gözünün önünde işlenen bu katliama Müslüman ahali şiddetli bir aksülamel gösterirken idarecileri kör, sağır ve dilsiz. Çoğu gizli yahudi işbirlikçisi. Veya sıradan bir Müslüman kadar aciz. Ağızlarını açtıklarındaysa sadece kendi tebaalarına yalan söylüyorlar. Hind Recep’in Sesi isimli film, işte bu Gazze vahşetinin remzlerinden 5 yaşındaki Hind Recep isimli küçük kız çocuğunun hunharca katledilişinin yürek burkan hikâyesi. Müslüman yüreği ama. Hatta bazı Hıristiyanların da. Ve hatta kimi yahudilerin bile.
Baştan söyleyelim: Tunuslu yönetmen Kevser Bin Heniye’nin yazıp yönettiği Hind Recep’in Sesi (The Voice of Hind Rajab) isimli film, sanat kıymeti bakımından değil, ümmet şuuru açısından mühim bir film. Gene de alelâde bir propaganda filminden değil, davasını bihakkın dillendiren bir yapımdan bahsettiğimiz açık. O sese kulak tıkamazsak ruhumuzu burkacağı da kesin.
Her ne kadar filmin künyesinde oyuncu hüviyetinde kimi isimlere yer verilmişse de aslında başrolde ses var; 5 yaşındaki bir kız çocuğunun sesi. Ailesiyle Gazze’de mahsur kalmış bir çocuğun bitmek bilmeyen imdat çığlıklarının yürek burkan ses kayıtları. Hakiki Hind Recep Hamada, Kızılay’ı aradığı ândan şehit edilişine kadar oradaki vazifelilerle üç saat civarında konuşuyor; işte filmin başrol oyuncusu bu ses kayıtları. Bir şehidin mirası yani.
Film sahiden can yakıyor. Kimileri cebi yanmasın ister; kimileri de canı yanmasın. O yüzden pek az insanın canı yanıyor artık. Benim ‘oda filmi’ diye tesmiye ettiğim küçük ve kapalı bir mekânda, çok az oyuncuyla ve sınırlı bir oyunculukla kotarılan film bu açılardan tam da minimal bir sinema timsali. Ama filmde öyle bir unsur var ki asıl başrol onun: şehit edilmiş aile efradıyla içine sıkıştığı, âdeta ölmeden gömüldüğü bir arabanın içinden Kızılay vazifelisiyle yaptığı görüşmelerin ses kaydı.
Filmin esas yükünü bu ses kayıtları üstlenmekte. Bu yüzden film de açılışını bir sesle başlatıyor; hafif dalgalı bir denizin sesiyle. Küçük bir çocuğun ölüm korkusunu, kafa karışıklığını, yaşadıklarına mânâ veremeyişini, çaresizliğini ve o çaresizlikle sığındığı dualarının insanı sürüklediği hakikatin dehşetini hissettiğimiz o ses kayıtları, duyana insanlığını hatırlatır.
Duyana!

Nehirden denize hür Filistin’de
Film bütün bir Filistin’in acılarla örülü hikâyesini tek bir kişinin üzerinden resmetmek gibi ciddi bir iddiayı vazife bellemiş vaziyette.
Kabule mecburuz: Filistin’in bugünkü acısı bir asır evvel bizimle başladı. Bizden olmayan ama bizim ordumuzdaki sonradan meşhur bir paşamız, tek kurşun atmadan oraları düşmana teslim etti. İnkâr edemeyiz. Bu tarihi ihaneti yüzünden kahraman ilân edilmiş hainin en büyük ihanetini tezgâhladığı belde Filistin.
Bahsi geçen film, Gazze’ye iki saat uzaklıktaki Ramallah’ta bulunan Kızılay Merkezi’nde geçmekte. Hem de başından sonuna kadar bu merkezin odalarında ve koridorlarında. Belli ki Gazze’deki sıkışmışlığı ima maksadıyla mekân mahsus mahdut tutulmuş. Ekserisi gönüllülerden müteşekkil çalışanlar da mübarek bir direnişe el attıklarının farkındalar; ona göre canla-başla çalışmaktalar.
Gazze’deyiz; gâvur takvimine göre 29 Ocak 2024. İşgal kuvvetleri Tel-el Hewa Mahallesinin sakinlerini zorla boşaltıyor. Maksat belli: işgal. İşgal ve katliam. Mazlum Müslümanların halifesi mi var ki bu zulme bir “Dur!” çeksin?
Mahalledeki Faris Benzin İstasyonu’nun yakınlarındaki bir mevkide, öğlen saatlerinde Beşşar Hamada Ailesi mahsur kalmıştır. Arabaları vurulduğundan yerlerinden kıpırdayamamaktadırlar. Yardım talebini ise Almanya’daki bir akrabaları üzerinden iletebilirler. Talebi alan Ömer isimli Kızılay vazifelisi, ateşin düştüğü yeri yakması icabı kardeşlerine bir şekilde yardım eli uzatmanın peşine düşer; bizim zıddımıza.
Ne çâre, bahsi geçen yer muhasara altındadır ve işgal kuvvetleri oralara kuş bile uçurtmamaktadır. Ömer kendisine verilen telefon numarasını arar. Telefon çalınca ümidi artar. Çünkü bu, bahsi geçen insanların hâlen daha hayatta kalabildiklerine dair bir ihtimâl. “Alo!” diyen telefondaki çocuğun ilk sözü “Bize ateş açıyorlar.” olur. Bir tank hemen başuçlarındadır. Konuşma burada çocuğun yürek paralayan çığlıklarıyla kesilir ve tank atışlarının sesi duyulur. Atılan her tank mermisinin sesi, her kalp sahibinin yüreğini yakar. Ömer’inkini de. Masasının başında donakalır adeta. Çaresizlik hissine yenilir. Kendisinden yardım isteyen küçük kızın çığlığı yüreğine koca bir kor bırakmıştır adeta.
“Gel al beni buradan”
Az sonra öldüğünü zannettiği çocuğun hâlâ hayatta olduğunu öğrenince ümidi artar: Gazze kurtulacaktır! En azından telefonun öbür hattındaki küçük kız. Çocuk bir şekilde Kızılay’a ulaşmış ve hâlini arzetmiştir ama bulunduğu yer hâlen saldırı altındadır. Oraya nasıl gidilecektir? Üç saat boyunca çocuk çığlıklar eşliğinde yardım ister; yalvarır, yakarır ve ağlar: “Amca, gel al beni buradan!” Ne ki kimseler koşmaz Filistin’in çığlığına.
Gece olur ama ne gelen vardır, ne giden. Koskoca ümmet Gazze’yi ve bütün mazlum coğrafyaları nasıl yalnız bırakmışsa aynı şekilde bu küçücük çocuk da gecenin karanlığında, yanındaki beş şehit naaşıyla birlikte yalnızdır; yapayalnız.
Hikâyenin gerisi bilindik. Çığlık çığlığa yardım isteyen Hind Recep isimli küçük çocuk nihayet birilerine sesini duyurur ama akla hayale gelmez mahrumiyetler içerisindeki Kızılay’dan çocuğun bulunduğu ve hâlen daha bombalamaların devam ettiği yere gitmek, dağ yoluna vurup pikniğe gitmeye benzemiyor ki. Nihayet bir cankurtaran mezkûr mahalle gider ama yardım ekibi de işgal kuvvetleri tarafından katledilir. İnsana, hayvana, nebata ve tabiata düşman israilliler, zâten bir tek haine dost. İhanetini sürdürdüğü müddetçe elbette.
Sadece seyrettik, gene seyredelim
Gerçek görüntülere değil belki ama gerçek ses kayıtlarına dayandığı için kısmi belgesel diyebileceğimiz filmde Holywoodvari his sömürüsü üçkâğıtları açılmıyor hiç. Ama gene de her kâlp sahibini gözyaşına boğacak nice sahne barındırıyor; en azından hüzne. Kurmaca ile hakikatin elbirliği bu neticede. Sesin hakikatinin kurmacanın temsiline can katmaya çabalayışı...
Filmdeki bazı hataların sebebi yönetmenin beceriksizliği mi, acemiliği mi yoksa başka bir sebebe mi mebni, meçhûl. Gene de kadı kızınınkini aşan bu kusurları görmezden gelmeliyiz çünkü bizde bir davaya, bir acıya, bir haksızlığa sinema üzerinden kayıt düşmek gayreti hiç yok. İkna odalarıyla, türban üstü peruklarıyla, üniversite önlerindeki oturma eylemleriyle hafızalarda yer eden başörtüsü zulmünü işleyen bir film çekebildik mi meselâ? Veya Yunan mezalimini veyahut Ermeni katliamlarını anlatan numunelik bir misal hatırlıyor musunuz?
Son asırda uğradığımız hiçbir zulüm ne filmlerde mevzu edildi, ne edebiyatta, ne de müzikte kendine bir yer bulabildi. Bu açıdan Hind Recep’in Sesi’ni ilkece mühimsemeliyiz. Seyretmeli ve her fırsatta seyrettirmeliyiz. Çünkü o, idarecilerimizin bizden unutmamızı beklediği büyük bir zulmün çocuk bedenindeki remz timsali.
Hind Recep sesini bütün dünyaya duyurdu ama kimselerden yardım alamadı. Ama onun hikâyesini anlatan film 2025’te Venedik’te Büyük Jüri Ödülü’ne lâyık görülüyor. Ve başka ödüllere de.
Hile, inkâr ve yalan
Hikâyenin sonu bilindik. Küçük Hind ve ailesiyle birlikte onlara yardıma giden cankurtarandaki Kızılay vazifelileri de şehit edilmiştir. Heyhat, bir tek Gazze, Gazze’nin yarasına merhem olmaya çalışmış ama onun da kudreti kâfi gelmemişti. Söylemeye lüzum var mı? İsrail her zamanki gibi bu hücumunu da inkâr etmiş ve o tarihte oralarda hiçbir kuvvetinin bulunmadığını iddia etmişti. Ne kadar da tanıdık, değil mi?
İsminden de anlaşılacağı gibi Hind Recep’in Sesi isimli film, son asırda Müslümanların gösterdiği zahiren en aciz ama hakikatte en asil direniş hüviyetindeki Aksa Tufanı esnasında Gazze’de yaşanan vahşetin remzlerinden 5 yaşındaki Hind Recep’in katledilişinin yürek burkan hikâyesi. Müslüman yüreği ama. Hatta bazı Hıristiyanların da. Ve hatta kimi yahudilerin bile. Müslümanların idarecilerinin kalbi hâlâ kaskatı, dilleri ise kayıştan esnek. Islak yerde istedikleri gibi dönmeye devam ediyorlar. Fakat on binlerce Gazzeli mazlumdan biri vaziyetindeki Hind Recep’in mübarek dili yahudiler tarafından susturuldu.
Bizimki de mi?
Sahiden de Gazze elbet bir gün kurtulacaktır ve Gazze’nin direniş ruhu bizi de kurtaracaktır. İşte o gün, bir asır evvel boynumuza geçirilen bu görünmez zincirleri kırıp atacağız. Bu açıdan baktığımızda Hind Recep’in Sesi, bir asırdır dünyanın her yerinde inim inim inleyen ümmetin sesi âdeta. Bilindiği gibi yahudiler gerçek hayatta bu sesi iki sene evvel 355 mermiyle kesti. Bakalım biz o sese ne vakit ses vereceğiz?
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.