‘Bugün hiç post atmadım’

Bir vakitler alnı posttan kalkmayan bir neslin ahfadı şimdilerde post atmadan duramıyor. Post atamayınca kendini susuz, ekmeksiz ve hatta nefessiz kalmış hissediyor. Öylesine bir zeval ve böylesine bir tereddi. Çok değil, bir asırda nereden nereye düşürüldük de farkında bile değiliz. Adeta aklımızı peynir ekmekle yedik ve cümbür-cemaat sun’i zekânın müridi olduk. Hatta nicemiz için sun’i zekâ tanrı mertebesinde.
Cihat Hıdır’a
“Bugün A...h için ne yaptım?”
“Bugün ümmetim için ne yaptım?”
“Bugün milletim için ne yaptım?”
“Bugün insanlık için ne yaptım?”
“Bugün başkaları için ne yaptım?”
“Bugün akrabalarım için ne yaptım?”
“Bugün ailem için ne yaptım?”
“Bugün kendim için ne yaptım?”
“Bugün hazzım için ne yaptım?”
Ve nihayetinde...
“Bugün hiç post atmadım!”
Müslüman Türk’ün yaklaşık 12 asırlık zaman dilimi içerisindeki fikri, zihni, hissi ve ahlâki seyrinin bir nevi hülâsası. Merkezine ferdin endişesini alan bu hülâsanın en dikkat çekici tarafı, son üç asırdır, fikri, zihni, hissi ve ahlâki tekâmülünü yukarıya doğru taşımak yerine aşağıya doğru tevcihi... Tabii tekâmülün, yerini tereddiye terk edişi...
Evrim aldatmacasını elbette reddeden ama buna rağmen tekâmülü bir vak’a mahiyetinde kabûllenen biri hüviyetiyle söylüyorum: Postmodern devirden itibaren insanoğlu tersine tekâmülünü bir başka safhaya taşımış, yükselmek yerine alçalmaya geçtiği hâlde bu sefilleşmesini ‘ilerleme’ bellemiş vaziyette. Moderniteyle başlayan, madde plânındaki ilerlemeye muvazi bir şekilde tezahür eden manâ plânındaki zayıflama, çürüme, sefilleşme, kokuşma ve nihayetinde adeta bir daha geri gelmemecesine mahiyetini yitirmenin gelip dayandığı durak, sun’i zekâ ve onun sahte kudretinden istifade eden alet-edavattan müteşekkil yeni gerçeklik idrakının dile getirilmemiş dövizi: ‘Kahrolsun’ hakikat! Yaşasın sahte! Yaşasın sun’ilik.
Haz denizinde boğulmanın hazzı
Tarihin her devrinde hakikatin karşısında sahte ve sun’i mevzilenmişti; doğru ama bu iki mel’ûn, bugünkü kadar ne büyük bir kemmiyete ulaşmıştı, ne de kudrete. Bembeyaz hakikate nispetle simsiyah bir leke mahiyetinde tezahür eden sahte ile sun’i, günümüzde hakikat denizini baştanbaşa kapkara bir tabakayla kuşatmış ve ona nefes aldırmayacak kadar boğmuş vaziyette. Fikirde, sanatta, ilimde, tefekkürde, siyasette ve ticarette, hasılı insanın fiili ve zihni bütün faaliyetlerinde hakikatin can çekişmesine, bütün insanlık gizli bir ittifak içerisine girmişçesine, dünya çapında bir koro hâlinde alkış tutmada. Gemi hızla batıyor ama kaptan tarassut köşkündeki âleminde; öte yandan zabitler güvertede kendi sefahatlerine, tayfalarsa kamaralarında zevklerine dalmış vaziyette. Dümen sahipsiz ve çarklar boşuna dönmede. Gemi batıyor fakat herkes çoktan haz denizine dalmış vaziyette.
Reklam
İnsanlık tarihinde eşi-benzeri görülmemiş bu tereddinin, asliyetini kaybetmiş bu çürümenin gençlikteki mümtaz tezahürü ise başlıktaki endişe: “Bugün hiç post atmadım.” Ne demek istiyor gençler böylelikle? Zanni âlemin biri öbüründen rezil yerlerinden herhangi birisinde görünmedim. Yani bugün o Varolmayan Ülke’de henüz tezahür etmedim. “Hey, buradayım. Sakın beni unutmayın, ha!” diyemedim. Yokum yani.
Müstakbel ümidimiz gençliğimizin en esaslı varlık sebebi artık, A...h için, ümmet için, millet için, insaniyet için; hatta akrabası veya ailesi için, belki daha fenası, kendi nefsi için dahi bir şeyler yapması değil, hayat-memat meselesi yerine koyduğu görünme endişesi. Üstelik piyasadaki bir yerde, maksadı belli bir muhitteki bir görünme de değil bu; zanni âlemdeki sahte bir tezahür. Bu bir görünüp bir yok olmaya denk görünme, zamanımızın gençliği için kendi varlıklarının önüne geçmiş, her şeyden kıymetli bir vasıf kazanmış vaziyette. İdrakı pek çetin, ihsası imkânsıza yakın bir nevi izmihlâl bu: Bugün hiç post atmadım.
Ruhun nefessizliği
İyi ama bu gençlerimiz kime görünüyor, kimin için gösteriyor kendilerini? Zihni ve hissi mertebeleri kendilerininkiyle aynı ötekilerine. Ömrü kemâl yaşına yaklaşanların bu tavrı tam manâsıyla anlamaları zor. Ama gençler için şu veya bu zanni âlemde bir fotoğraflarının neşredilmemesi, adeta ruhlarının nefes alamaması demek. Hani insan nefes alamadıkça beyin hücreleri ölmeye başlıyor ya, bunlar da bir post atamayınca sanki nefslerinin hücreleri yavaş yavaş ölmeye başlıyor; öylesine bir varolma kıymeti yüklemişler zanni âleme.
Hayıflanmak boşuna.
Gençlerimiz bu hâlde de yaşları 30’u, 40’ı, hatta 50’yi geçenlerimiz çok mu farklı? Onların güya en fazla aklı erenleri de sabah-akşam sun’i zekâya methiyeler düzmekle, hayranlıklarını dillendirmekle meşgûl; hatta utanmasalar handiyse sun’i zekâ tanrısına tapacaklar. Öylesine bir mest oluş hâli, öylesine bir perestişane eda.
Reklam
Hele ‘muhafazakâr’ diye tesmiye edilenleri yok mu, görmeyin gitsin. Sanki hakikisinin suyu çıktı da artık İslâmiyet’i de, insaniyeti de zekânın kendisi değil, sun’isi kurtaracak; akla-hayale sığmaz bir alâka, gönül kaldırmaz bir cezboluş...
Posthümanitenin eşiğindeki post kavgası
Hâlbuki aslen resme dayanan ve bir nevi resmin en pespaye timsalini temsil eden ellerindeki o postun atası ve aslı mahiyetindeki resim sanatının serencamına şöyle bir gözatıldığında hemen farkedilir ki fotoğraf icat edildiğinde, tıpkı şimdilerde sun’i zekânın icadındaki gibi nice aklı evvel hızla galeyana gelip resmin bittiğini, fotoğrafın pek yakında onun tahtına oturacağını ilân etti. (Heyhat, geçen asrın ikinci yarısından itibaren de benzeri bir yaygara koparılmıştı. Üstelik memleketimizde bu fikri hâlâ tekrar edip duran eşhasa rastlanabilmekte.) Malûm, fotoğrafın icadıyla birlikte resim ölmediği gibi, tersine, bu sayede tekâmül etti ve hem nice lüzumsuz nev’ini dışarıda bıraktı, hem de bedii kıymetini arttıracak tarzda sadeleşti. Hele Cihan Harbi’nin akabindeki seyriyle birlikte ifade imkânlarını daha bir genişletti.
Benzeri bir yaygaranın, kimselerin cebine koymaya vakit bulamadığı, herkesin elinden bırakmadığı şu cep telefonuna kameraların girmesinde de koptuğuna şahitlik ettik. O vakitler de neredeyse herkesin ağzında aynı nakarat: “Fotoğrafçılık öldü. Baksanıza, fotoğrafçının çektiği şeyi biz de aynen çekiyoruz.” Çok geçmeden kazın ayağı hemen anlaşıldı. Neticede cep telefonları belki fotoğrafa alâkayı arttırdı ama aynı zamanda fotoğrafta istenen keyfiyeti ve ondan beklenen seviyeyi de yukarıya taşıdı. Yani o ilk ânlardaki yaygaranın tersi yaşandı: Fotoğraf zenaatinin kıymeti ve ehemmiyeti arttı.
Hâlen daha biraz olsun tefekkür melekesi taşıyanların farkedeceği husus şu: İlimde, bilimde, fikirde ve sanatta yaratıcılık insana mahsustur ve onun imâl ettiği âlet-edavat ile insan tasavvurunun mahsûlü yazılımların hülâsası mahiyetindeki sun’i zekâ, en iyi şartlarda bile ancak insan zihninin yaratıcılığını sadece tekrar yahut taklit edebilir. Makinenin mahiyeti icabı böyle bu. Telâşa hacet yok.
Burada sun’i zekânın istimâliyle insana zarar verme, hatta insanın kökünü kazıyabilme ihtimâlini küçük gördüğüm anlaşılmasın. Demek istediğim, nasıl ki hulkiyet manâsındaki yaratıcılık A...h’a mahsus ise bedii manâdaki yaratıcılık da insana mahsustur ve makinenin taklidi, asla aslının yerini tutamaz; onun yerine geçemez.
Reklam
Hiç şüphesiz sun’i zekânın icadı, hakiki zekânın ehemmiyetini artıracak; ehemmiyetini ve ihtiyacını!
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.