Anlam kaybı gençleri kayıtsızlığa ve şiddete itiyor

Okul dışında da annesi ağaca dokunmayı yasaklıyor “elleri kirlenir” diye. “Yağmurun nasıl oluştuğu” anlatılıyor okulda ama yağmura kimse “rahmet” adını vermiyor. Güneşin tayfını çözümlüyor ama güneşin bir rahmet unsuru olduğu, ruhuna ulaşamıyor.
Bir güzelliğe, bir rahmete, sarıp sarmalayan bir sıcaklığa muhtaç olarak yaratılmıştır ruh. ‘‘Hayata bir bak ne gizemli ve güzel ne derin ve sarsıcı ne sonsuz bir hediye. Bundan daha kıymetli ne bahşedilebilir insana? Sen ki kâinatın gözbebeği. Aklına kazı bir oyma ustası bir taş ustası misali: ‘Sen Rabbinin sonsuz değerli eşi benzeri olmayan ve olmayacak olan bir sanat eserisin.’”
Ama bu ruh, kimseden duyamıyor onu ısıtan, genişleten, ferahlatan böylesi cümleleri. Filhakika bütün bu hikâyeyi yazan kalemin ucu tam burada kırılıyor. Kimsenin gözbebeklerinde o canlı ışıltıyı göremiyor. Varlığın ile yokluğun arasında sonsuz bir fark var. Bu dünyadaki varlığın o kadar değerli, o kadar kıymetli ki, senin yokluğunu hiçbir şey dolduramaz. Onun kulağına hep başka şeyler fısıldanıyor çünkü: Ders çalış, başar. Kendine yet… Ayakların üzerinde dur. Peki ya dersler, ah o dersler. O kimi zaman insana manasız gelen o ‘‘kaotik’’ bilgi yığını. İnsan varoluşuna temas etmediği için ilme dönüşemeyen ve ilme dönüşemediği için ruhu beslemekten uzak gibi görünen o biçare yığın.
Ağaçların oksijen üretme mekanizması. İyi de bana ne. Benim varoluşumla ilgisi ne bunun? Hayata daha mı sıkıca bağlıyor? O ağaç, insanın içindeki düşünce evrenine bir türlü kök salamıyor. Ağaç, mutlak kudretin sonsuz isimlerinin tecelli ettiği bir rahmet sahnesi hâlbuki. Okul dışında da annesi ağaca dokunmayı yasaklıyor “elleri kirlenir” diye. “Yağmurun nasıl oluştuğu” anlatılıyor okulda ama yağmura kimse “rahmet” adını vermiyor. Güneşin tayfını çözümlüyor ama güneşin bir rahmet unsuru olduğu, ruhuna ulaşamıyor.
Sonra yavaş yavaş kayıtsızlık gelip oturuyor böğrüne ruhunun. Kayıtsızlık. Kâinat içinde varlığını hiçliğin içinde yitirmek. Derin bir anlamsızlık. Varlık ile yokluğun farkının silindiği o sınır bölge, bir nevi araf. Varolmak yakıcı; yokluk daha da yakıcı. Yokluk, soğuğun yaktığı gibi yakıyor: Görünmez, sessiz, içten, usul usul. Varlık ise gürül gürül yanan bir alev gibi.
Üç beş gencin ruhuna musallat olsa gene iyi bu anlamsızlık; her olaya, her duruma, her insana, her yüze sirayet ediyor. Oradan her şeyi renksiz bırakıyor. Bu çağda hepimiz soluyoruz bu havayı. Ruh yavaş yavaş şizoid bir forma evriliyor. Temas yok. Bir hayvanla temas yok. Bir ağaçla temas yok. “En son ne zaman başını kaldırıp ayı seyrettin?” Dünyanın en manasız sorusuna muhatap olmuş gibi bakıyor.
Tuhaf bir içe kapanma başlıyor, dipsiz bir kuyuya yavaş yavaş düşüş. Ruh ne kendiyle temas halinde ne dünyayla ne de kainatla. Zihin paramparça. Hakikati internetin ağlarında ararken milyonlarca ağa takılı kalan, yorgun, parçalanmış bir zihin. Ve en tehlikeli his boy gösteriyor. Kötülüklerin anası: Boşunalık duygusu. Ruhu içten içe kemiren, her şeyle bağını koparan o sessiz çürüme: Zombileşme. Oradan vurdumduymazlık doğuyor. Oradan kayıtsızlık. Ve sonunda merhamet, çığlık çığlıya kalbi terk ediyor.
Bir sonbahar yaprağının dala tutunduğundan daha sağlam olmayan Yaratıcı ile bağı da nihayet hepten kopuyor: “Onun varlığından emin değilim.” “O’na inanırken daha mutluydum ama kendini kandırarak elde edilen mutluluğa mutluluk denilir mi? Mutsuz olayım kendimi kandırmayayım daha iyi.” Mutlak Varlık’tan bağı koparılıp sahipsiz kalan her şey birbirinden kopuyor, yalnızlaşıyor. Bütünlük diye bir şey kalmıyor. Kâinat dilsizleşiyor, konuşmuyor, cevap vermiyor. İnsanlara öfke, kızgınlık ve nefret dışında kalbinde başka bir duyguya yer kalmıyor.
Anlam yoksa temas da yok. Ruh bu boşluğu nasıl kaldıracak? Temas açlığıyla temas yokluğu arasında sıkışık kalma, donuk bir kayıtsızlık doğuruyor. Ruh kendini korumak için içine çekiliyor. Hissizleşerek hayatta kalma-duygusal anestezi de denilebilir- geçici bir liman, kendini toparlayamaya çalışan bir yanılsama: “Hafif bir nihilistlik var. Anlamsızlık, gereksizlik hissi var. Bataklıkta boğulduğumu biliyorum ama bir yandan da bu bataklık sıcak bir battaniye gibi beni sarıyor. Dünya umurumda değil, insanlar umurumda değil, haksızlıklar umurumda değil. Kim kimi öldürmüş inanın umurumda değil. Boşunalık duygusu sarmış her yanımı. Bir şeyi çok istiyorum bu en fazla iki hafta sürüyor. On beş günün sonunda arzum, isteğim hemen sönüyor.”
Uzun süren kayıtsızlık varoluş biçimine dönüşüyor. Hissetmemeyi öğreniyor. Yavaş yavaş siliniyor hayattan. Kurşun kalemle çizilmiş gibi olan hayatı üstünden. Kendini hatırlamak istiyor. Varlığına dokunmak. Kesici bir alet alıyor bedenini çiziyor, kesiyor. Bir haz dalgası kabarıyor içinde. İşte bu et, işte bu kan, işte bu acı. Bu rahatlama bir mum alevi gibi sönüyor. Yeniden içi buz kesiyor. Yeniden çiziyor bedenini. Ruhuna ulaşmak için, bir kırıntı hazza muhtaç hale gelmiş bir ruh olmak ruhuna ayrı bir acı veriyor.
“Şiddet, ilişkisizliğin yarattığı boşluğu doldurmak için hızla koşan en yıkıcı çaredir.” der Rolla May ve ne kadar haklıdır. Kendiyle ilişkisi kopmuş, varlıkla ilişkisi kopmuş, anne babayla ilişkisi kopmuş, ağaçla, denizle ilişkisi kopmuş. Çünkü bütün varlık aleminin sahibiyle ilişkisi kopmuş. Mutlak Varlık’la ilişkiyi bir kandırmaca görüyor artık. Boşluk hissi kibir de üretiyor. Hiçlikten büyüklenmeye giden yola o da giriyor: Kim olduğumu göstereceğim size, kendime. O’nun kölesi mi olacağım derken boşluğun, hiçliğin, karanlığın, boşu boşunalığın, vurdumduymazlığın, kayıtsızlığın kölesi oluyor.
Şiddet, öfkenin taşması gibi görünür ve pek çok durumda da öyledir. Ama ontolojik mahiyet arz eden şiddetin kökeninde başka bir şey yatıyor: Temas arzusu, fark edilme arzusu. Kınanmak bile bir nevi kabul. Kınansa bile adı anılacak. En dayanılmaz şey nefret edilmek değil. Hiç fark edilmemek. “Bütün dünya seni tanısa, bilse yine kalbin dolmayacak, kalpler ancak O’nu anmakla mutmain olur.” Kimse ona bu hakikati anlatmadı. Olay bilinmek de değil bilmektedir çünkü.
O ise bir başkasını acıya sürükleyerek bir etki üretmenin peşine düşüyor. Hiçbir iz bırakmamaktansa yıkıcı bir iz bırakmak evladır ona göre. Çünkü kalbinde merhametin öldüğü, vicdanın çürüdüğü çok oldu. İçsel boşluğu, karanlık bir yoldan katlanabilir kılmak için şiddet bir seçenek olarak karşısına çıkıyor. Şiddet; “Varım, buradayım, önemliyim.” demenin karanlık, alçak, sefih, insanlık dışı, yıkıcı bir yolu oluyor. Hatta, “Beni gör”, “Beni hisset”, “Ben de varım demenin” karanlık yolu olarak “şiddet” fark etmeden, adını koymadan, inanmadığı tanrıya yönelmiş bir yakarış bir açıdan da. O’na başkaldırarak O’nunla temas kurma çabası.
Ve soru kalıyor ortada. Yanıtsız, ağır: Hangi çocuğa anlatabiliyoruz Sonsuz Rahmet sahibinin her an onu görüp gözettiğini? Hangi çocuğun kalbine indirebiliyoruz bu hakikati? Hangi çocuğun ruhuna dokunabiliyoruz onu yalnızlıktan çekip çıkaracak o büyük cümleyi söyleyerek: “Sen sahipsiz değilsin. Senin sahibin annen/baban olarak biz de değiliz. Seni bizim kucağımıza koyan Mutlak Varlık, sana sonsuz merhametli. Seni her an gören, her an işiten. Seni bir an bile unutmayan.”
Oysa belki de bütün hikâye bir çocuğun kalbine nakşolacak şu cümleyle değişebilirdi: “Sen, Rahmet’in gözünden hiç düşmeyen, ölümden sonra da düşmeyecek kâinatın en değerli varlığısın.”
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.