Ateizm ve inanç tartışması: Felsefi yaklaşımlar

Aklın mutlaklaştırıldığı, vahyin sorgulandığı ve inancın indirgemeci biçimde yeniden tanımlandığı yapay zekâ çağında bu dosya; ateizm, deizm, agnostisizm ve temelsiz dijital düşünme biçimlerini mercek altına alıyor. Farklı disiplinlerden yazarlar, akademisyenler ve felsefeciler, varoluşumuza anlam aramanın bugün neye karşılık geldiğini sorguluyor.
Ateizm ve eleştirisi
Prof. Dr. Enis Doko (Fizikçi, Felsefeci, Akademisyen)
İnanç kelimesi, -çoğu zaman yanlış bir şekilde- delilsiz, körü körüne, dogmatik bir iddianın doğru olduğunu düşünmek olarak algılanır. Oysa bu doğru değildir. Zira inançlar ikiye ayrılır: Gerekçelendirilmiş inançlar ve gerekçelendirilmemiş inançlar. Söz konusu tanım, sadece gerekçelendirilmemiş inançlar için geçerlidir. Gerekçelendirilmiş inançlar, herhangi bir makul gerekçe ya da delile bağlı olarak bir iddianın doğru olduğunu düşünmektir. Bazı ateistlerin bu yanlış algıdan hareketle, “İnanmak istemiyorum, bilmek istiyorum,” gibi sloganlarla dini eleştirdiğine rastlarız. Oysa bilginin kendisi de bir inanç türüdür. Bilgi, doğru olma özelliğine sahip gerekçelenmiş bir inançtır. “Dünyanın yuvarlak olduğunu biliyorum ama dünyanın yuvarlak olduğuna inanmıyorum,” demek saçmadır, bir şeye inanmadan onu bilemezsiniz.
Bütün inançlar gibi Allah’ın varlığına (teizm) ya da yokluğuna (ateizm) olan inanç gerekçeli ya da gerekçesiz olabilir. Burada amacımız, Allah’a olan inancın gerekçeli bir inanç olduğunu göstermektir. Peki, bir inancın gerekçeli olması ne demektir? Bir inanç lehinde argümanlar (deliller) verilerek temellendirilir. Argümanlar, o inancın doğru olma ihtimalini arttıran, iddianın kendisinden bağımsız gerekçelerdirler. Argüman ya da delil bir iddiayı matematiksel kesinlikte ispatlayacak kanıt değildir. Hiçbir ilginç felsefi sorunla ilgili böyle bir kanıt vermek mümkün değildir.
Çoğu zaman, “Allah’ın varlığı kesin olarak gösterilemez, dolayısıyla inancın konusudur,” gibi ifadelere rastlamak mümkündür. Bu ifadelerde inanç kavramının yanlış kullanımı yanında, bu cümlenin yarattığı beklenti de doğru değildir. Dış dünyanın ve sizin bir bilgisayar simülasyonu olmadığını, elinizde tuttuğunuz kağıtların gerçek olduğunu da matematiksel olarak ispatlayamazsınız. Ya da etrafınızda gördüğünüz insanların çok zekice tasarlanmış, bilinçsiz robotlar olmadığını da matematiksel olarak ispatlayamazsınız. Ancak bu, aldığınız havanın gerçek olduğu ya da annenizin bilinçli bir varlık olduğu inançlarınızın gerekçelendirilmemiş dogmatik inançlar olduğu anlamına gelmez.
Reklam
Örneğin evrendeki birkaç olgudan hareketle Allah’ın varlığını gerekçelendirmeye çalışalım. Burada sunacağımız argümanlar, Allah’ın varlığı lehinde sunulabilecek argümanların sadece bir kısmıdır.
Argümanlar öncüllerle savunulur. Öncüller, argümanın sonucunu savunmak için kullanılan ara gerekçelerdirler. Bunların, doğru olma ihtimalinin yanlış olma ihtimalinden fazla olması argümanı başarılı kılmak için yeterlidir. Bilmeliyiz ki felsefe, hiçbir çıkarım için kesin ispat aramaz. Esasen buradaki amacımız da Allah’ın varlığını kesin olarak ispat etmekten ya da ateizmi tam anlamıyla çürütmekten daha ziyade, ilim, irade ve kudret sahibi ezeli bir Yaratıcı’nın varlığına inanmanın (teizm), inanmamaya (ateizm) göre çok daha makul olduğunu ortaya koymaktır. Bunun için de tek bir kanıtla Allah’ın varlığı ispat etmeye çalışmak yerine, delillerin toplamının sağladığı ikna edicilikten faydalanma yoluna gitmenin akla daha yatkın olduğudur.
Modern bir bataklık olarak deizm
Davut Bayraklı (Türkolog, Yazar)
Bir yaratıcının varlığını ve âlemin ilk sebebi olduğunu kabul eden, bunun yanında tamamen akla dayalı bir tabii din anlayışı çerçevesinde peygamberliği şüpheyle karşılayan ya da inkâr eden felsefi bir ekol olan deizm, modern zamanın çarklarında sıkışan insanı kurtarma iddiasıyla yeniden gündemimizi işgal ediyor.
Sadece bir yaratıcı fikrine inanıp onun dışında yaratıcının gönderdiği peygamberlere, vahye ve sorumluluklara inanmayan, dinin insana yüklediği görevleri kabul etmeyen deizm, modern dünyanın istediği insan tipine uygun bir ideoloji kalıbında doldurulup zaman zaman önümüze yeniden koyulan bir olguya dönüştü. Özellikle son yıllarda oluşturulan suni algıyla revaçta olan ve inançlı kesimin din duygusunu gevşetip kadim değerlere bağlılığını bu felsefi görüşle yıkmayı arzulayan derin bir yapının oynadığı bu oyun, ülkemizde de kendisine taraftar bulması şaşırtıcı bir durum.
Teknolojinin geliştiği, bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı bu yüzyılda insanlar bilgi edinirken kaynakların güvenirliliğini sorgulamayı bıraktılar. Felsefi bir akım olarak birkaç yüzyıl önce ortaya çıkan deizmin neden ve nasıl çıktığı, kimlerin hangi gerekçelerle savunduğu bu içi boş düşünce; araştırmayan, hakikate yüzünü dönmek için çabalamayan günümüz insanını etkiledi. Çünkü deizmin merkezinde aklın esas alınması var. Bunun yanında peygamberliğin ve ilahi vahyin geçersiz sayılması, dinî yaşantının insan hayatından tamamen uzaklaştırılması, kişinin kendi aklıyla istediği doğruyu bulabileceği iddiası, deizmle karşılaşan günümüz insanını kandırmaya yetiyor.
Reklam
Ancak konuyu detaylı olarak incelediğinizde, size modern bir ateizm anlayışının sunulduğunu hemen göreceksiniz. Kısacası bugün için dinin emirlerini sosyal hayatında yaşamak istemeyen insanların sarıldığı deizm, aslında yaratıcıya inanma iddiasıyla bir nevi inanç gibi karşımıza çıksa da peygamberliği, vahyi ve yaratıcının yarattığı kullarına yüklediği görevleri yok saydığı için modern bir ateizmden başka bir şey değildir. Eski düzenin aktörleri, İslama inanan müminlerin imanını çalmak, onları hakikatten uzaklaştırmak için yeni bir şeytani planla yine sahnedeler aslında.
Müslümanların temelde ateizm, deizm ve nihilizm gibi sorunları hiçbir zaman olmadı. Bahsettiğimiz bu tarz akımlar/felsefi düşüceler, İslam’ın yeterli düzeyde bilinmemesi nedeniyle kendisine hayat alanı buldu. Özellikle gençler arasında, yeni mecralar üzerinden yaygınlık kazandığı gözlenen bu görüşlerin her şeyden önce bilgisizlik bataklığından beslendiği bir gerçektir. Eğer deizm bataklığına batmış kişiler, kendi inançlarını gerektiği gibi öğrenirlerse ne Türkiye’de ne de diğer İslam beldelerinde bu fikirler kendilerine yaşayacak verimli bir alan bulamazlar.
Dijital çağda, düşünmenin ve inanmanın anlamı değişti mi?
Prof. Dr. Çiğdem Yazıcı (Akademisyen, Felsefeci)
Yapay zekâ aracılığıyla üzerinde düşündüğümüz ya da araştırma yaptığımız konular hakkında her zamankinden çok daha fazla veriye ulaşabiliyoruz. Yapay zekâ, sayısız veriyi işleyebiliyor ve bize anlamlı sonuçlar verebiliyor. Ancak dijitalleşme, insanın üzerinden kendi yaşamıyla ve varoluşuyla ilgili önemli sorularla meşgul olma ve bu sorulara kendi yaşamlarında aldıkları kararlar ve yaptıkları tercihlerle birtakım cevaplar arama ve bulma sorumluluğunu alamaz. Örneğin yapay zekâya aklımıza gelen tüm soruları sorabiliriz, ancak ne yapacağımız ve nasıl yaşayacağımızla ilgili nihai karar her zaman bize ait olmak zorunda. Bu nedenle eleştirel düşünebilme; kendimize, başkalarına ve dünyaya ilişkin içten bir merak ve sorgulama, hiçbir zaman yapay zekâ ile gerçekleştirilemez. Dijital çağda da düşünmenin ve sorgulamanın anlamının değişmediğini, ancak eskisine oranla çok daha büyük bir önem, değer ve aciliyet kazandığını söyleyebiliriz.
İnsan, var olmaya başladığı ilk andan itibaren hem kendisine hem de etrafında yaşadığı dünyaya şu veya bu şekilde bir anlam yüklemiştir. Onu, belirli bir şekilde yorumlamış ve dönüştürmüştür. Teknoloji de bu dönüştürme araçlarından bir tanesidir aslında. Dolayısıyla teknoloji aracılığıyla insanın kendisini ve yeryüzünü nasıl dönüştüreceği ve neye dönüştüreceği teknolojinin kendisinin cevaplayamayacağı açık bir soru olarak durmaktadır. Günümüzde yaşanan savaşları, ham madde ve iklim krizlerini düşünecek olursak bu soru, son derece hayati ve acil bir sorudur. Bu soru, ancak felsefi bir teori ve pratiğin önünde açabileceği yeni ufuklar içinde ele alınabilir.
Bu noktada, “yapay zekâ felsefesi” adı altında ele alınabilecek, kendine özgü bir alandan bahsetmek mümkündür. Bu alan; yapay zekânın hayatlarımızda kapladığı yerin ortaya çıkarabileceği çeşitli ahlaki ve pratik soruları, insan zihni ve yapay zekâ arasındaki ilişkileri, farklılıkları ve benzerlikleri, insan ve makineler arasındaki ilişkileri ele alıp tartışabilir.
Reklam
İnsan ürünü bir sistem, bir felsefe oluşturması söz konusu olduğunda, ancak insanı taklit edebilir. Yapay zekâ, yalnızca insan ürünü olan fikir ve düşünceleri bir veri olarak işleyip ortaya bir önerme atabilir. Ama bu düşünce, insan aklının ürettiklerinden bağımsız olamaz. Ayrıca yapay zekâ, neden yeni bir felsefi sistem ortaya atmaya ihtiyaç duysun? Bunu, ancak kendisi dışındaki bir etki nedeniyle, örneğin bir insanın bunu talep etmesi üzerine yapabilir. İnanç, insana özgü bir anlamlandırma ihtiyacının ürünü olarak kendi otantikliğini koruyacaktır.
Tanrıyı dünyadan kovmak
Muhammed Yazıcı (Yazar)
Deizm, ateizm ve agnostisizm gibi modernist şüphelerin güncel ve genişleyen anlamı dikkate alındığında, bu konuda söylenecek çok söz olduğu elbette ortadadır. Evvela bir saha yoklaması yapıldığında, “insanların/gençlerin din kabulünden uzaklaştıkları”nı söylemek gerçekten mümkün müdür? Bu sualin cevabını tespit etmek, son derece zor bir iştir. Çünkü bu sual, bizi iki durumla karşı karşıya bırakmaktadır: Bunlardan ilki, insanların din anlayışını kabulünü hangi standartlarla belirleyeceğimiz sorunudur. Zira insanların “dinden uzaklaşmaları” ifadesiyle eğer “kendi kabullerimize uygun olan dinî anlayıştan uzaklaşmayı” kastediyorsak bu durumda konuşulması gereken zemin farklı; “bir müessese olarak dinden uzaklaşmayı” kastediyorsak, bu durumda konuşulması gereken zemin daha farklı olacaktır.
İkincisi ve daha önemlisi ise bir “uzaklaşmadan” bahsedebilmek için bu uzaklaşmanın öncesinde bir “yakınlığın” olduğunu var saymanın gerekliliğidir. Yoksa hiç kurulmamış bir ilişkide yakınlık ve uzaklıktan yahut daha da uzaklaşmaktan bahsetmek abes olacaktır. Hâlbuki bugün dinden ve dinin kabulünden uzaklaşmakla nitelendirilen insanların/gençlerin gerçekten din ile ne gibi bir yakınlık evresinden/sürecinden sonra bu uzaklaşmayı gerçekleştirdikleri meçhuldür. Yani, -büyük oranda- dinî suallerinin, meraklarının, tereddütlerinin gönül ferahlığı verecek derecede izahına ulaşmış, fakat sonra bu kabullerinden uzaklaşmış kimselerin varlığını konu edinmediğimiz de bir gerçektir. Böyle bir manzara ise din kabulünden uzaklaşan kimselerin varlığından ziyade “din konusunda sıhhatli bir bilgiye erişemeyen kimselerin durumunun” konu edilmesini, sıhhatli bir dinî bilgiye ulaşmanın önündeki engelleri konuşma ihtiyacını gündeme getirmektedir.
Burada konunun, artık din psikolojisinin sahasına girecek bir alana sarktığı söylenebilir. Normalde ateist, deist ve agnostik çevrelerin teistlere yönelik kullandığı “boşlukların tanrısı”, “boşlukların inancı” gibi ithamların, aslında çok bariz bir şekilde bu çevrelerde mevcut bulunduğunu da görmemiz lazım. Âlemle, insanla, ölüm sonrasıyla, ahlakla, canlılıkla, bilinçle vs. ilgili olarak elinde boşluksuz bir izah bulunmayan pek çok zümre, tüm bilgi boşluklarına rağmen bu tür “izm”lere yönelmektedir. Hatta temas edilen boşlukları doldurmak için maddeye, bilime, pozitivizme, amprizme, materyalizme, pragmatizme yönelerek inancını “boşluklar”dan kurtulmak üzere yamalarla inşa etmektedir.
İslam özelinde konuşulduğunda, dini ve peygamberi bilmeyi sadece “siyer, megâzî, meal, şemâil vb. okumak ve bunları olduğu gibi sorusuz, sorgusuz, amasız kabul etmek” olarak değerlendirmek, makul ve mümkün değildir. Değişen dinamikleriyle bu yeni dünyanın içerisinde, sosyal medyanın zaman, mekân, dil, kültür farkı bırakmadığı bir ahvalde insanların tereddütlerinin çoğalmasını görmezden gelip din ve peygamber kabulünü “bir kültür mirası ve coğrafi kader” gibi noktalara çeken ve herhangi bir dini sorgulamadan, düşünmeden, tartışmadan bütün unsurlarıyla tereddütsüz ve peşinen kabul etmeye teşvik eden söylem ve anlayışın hatalı olduğunu bu vesileyle belirtmemiz gerekir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.