Dikkat krizi bireysel değil, toplumsal bir sorun

Tolga Yıldız
16:00, 24/06/2026, Çarşamba
CategoryCins
Cins Dergi
Dikkat krizi bireysel değil, toplumsal bir sorun
Ortak dikkatin çöküşü.

“Galiba iradem zayıf.” Ton tanıdık. İçindeki o ağır suçluluk duygusu daha da tanıdık. Sanki hepimiz görünmez bir mahkemede yargılanıyoruz, o kürsünün önüne sırayla çıkıp kendi zihinsel dağınıklığımızı itiraf ediyoruz. Suçumuzu çoktan kabullenmiş durumdayız.

Bir üniversitenin florasan aydınlatmalı kütüphanesinde, gözleri önündeki metinle telefon ekranı arasında yorgunca mekik dokuyan öğrenci de aynı cümleyi kuruyor. Gecenin bir yarısı bebeğini uyuturken boşta kalan eliyle bitmeyen bir akışı kaydıran, kendi yorgunluğundan utanan anne de. Bilgisayarın başında saatlerce oturduğu hâlde tek bir satır üretemeyen akademisyen de. Plaza camından sokağa bakarken zihni onlarca sekme arasında paramparça olmuş beyaz yaka çalışan da. Cümle hep aynı: “Galiba iradem zayıf.” Ton tanıdık. İçindeki o ağır suçluluk duygusu daha da tanıdık. Sanki hepimiz görünmez bir mahkemede yargılanıyoruz, o kürsünün önüne sırayla çıkıp kendi zihinsel dağınıklığımızı itiraf ediyoruz. Suçumuzu çoktan kabullenmiş durumdayız. Odağımızı toplayamıyoruz, dikkatimizi veremiyoruz ve bütün bunların faturasını kendi iradesizliğimize kesiyoruz.

Bu hikâyenin bize hizmet etmediğini çok iyi biliyorum. Kendimizi acımasızca yargıladığımız bu anlatı, aslında bizi yöneten düzene kusursuz bir kalkan sağlıyor. Dikkat meselesini kişisel bir zayıflık, bir karakter kusuru gibi sunduğunuz an, o devasa yükü bütünüyle bireyin omuzlarına yıkmış olursunuz. O saatten sonra reçete bellidir: Biraz daha disiplinli olmalısın. Bildirimlere karşı daha güçlü durmalısın. Bir kitabın başında on dakika kıpırdamadan kalamıyorsan, kabahati kendi zihninin zayıflığında aramamalısın. Günün sonunda herkes kendini kendi beyninin beceriksiz yöneticisi ilan ediliyor. Oysa karşımızdaki asıl yara, insanların yeterince güçlü bir iradeye sahip olmamasında yatmıyor. Bizler irademizi yitirmedik; dikkatimizi taşıyan, onu bir arada tutan ortak dünyamızın çürümesine tanıklık ediyoruz.

Bizler irademizi yitirmedik; dikkatimizi taşıyan, onu bir arada tutan ortak dünyamızın çürümesine tanıklık ediyoruz.

Meseleye bu açıdan bakıldığında bütün resmin rengi değişir. Dikkati, ajandadaki kutucukları daha hızlı işaretlemeye yarayan bir verimlilik aracı sanıyoruz. Daha çok iş bitirmenin, daha performanslı çalışmanın yakıtı gibi görüyoruz. Hâlbuki dikkat, dünyayla kurduğumuz temasın ta kendisidir. Bir ağaca bakabilmek, bir cümlenin içinde durabilmek, bir dostun yüzündeki gölgeyi fark edip onunla sahici bir bağ kurabilmek... İnsan olmanın çekirdeği tam da buradadır. Dolayısıyla dikkat krizi adını verdiğimiz o büyük sarsıntı, sıradan bir zaman yönetimi meselesini çoktan aştı. Karşımızda devasa bir medeniyet sorunu duruyor.

Zihnimizde her şeyin nasıl başladığına dönelim. İnsan bilinci, bugün alıştığımız o sağ üst köşede beliren kırmızı noktalarla, ekranı titreten bildirimlerle inşa edilmedi. Çok daha eski, çok daha çıplak bir anı hatırlamamız gerekiyor. Güneşli bir odada, bir yetişkinin parmağıyla dışarıdaki kuşu işaret ettiğini düşünün. Kucağındaki bebek o parmağın ucuna bakar, kuşu görür, sonra usulca başını çevirip yetişkinin gözlerinin içine bakar. Sanki sessizce yoklar: “Aynı şeyi mi görüyoruz?” O kısacık an, bütün insanlık tarihinin özetidir. Dünya, iki bakışın kesiştiği o noktada, ortaklaşa bir zeminde kurulur. Havada asılı duran bir nesne, başkasının bakışıyla onaylandığı anda müşterek dünyamızın bir parçasına dönüşür. İnsan, kendi içine kapalı, tek başına çalışan bir projektörle doğmaz. Önce bir başkasının bakışıyla yeryüzüne yerleşir. Birlikte bakmayı öğreniriz. Ancak o ortak ritmin içinde kendi iç sesimizi buluruz. İrade dediğimiz o efsanevi güç, dışarıdan bize eşlik eden ortak dikkatin zamanla içselleşmiş hâlinden başka bir şey değildir.

Bugüne dönüp baktığımızda karşılaştığımız asıl yıkım, işte bu birlikte bakabilme kapasitesinin buharlaşmasıdır. Ortak dikkat alanlarımız teker teker çözülüyor. Akşam yemeği için kurulan sofranın etrafında bedenler yan yana duruyor fakat zihinler bambaşka evrenlerin çekim alanına kapılmış küçük uydular gibi savruluyor. Sınıfların içinde, hep birlikte aynı metne odaklanmayı sağlayacak o yoğun hava giderek inceliyor. İş yerlerinde zihnin sürekli parçalanması, bölünmesi, kesintiye uğratılması “dinamik bir üretim kültürü” diye süslenerek önümüze konuyor. Kendimizde kişisel bir odaklanma problemi ararken, devasa bir ortak dünya probleminin ortasında hep beraber boğuluyoruz.

Cebimizde taşıdığımız o parlak camları, uygulamaları ve algoritmaları hafife alamayız. Karşımızda uysal, zararsız araçlar beklemiyor. İnsanın dışlanma korkusunu, onaylanma ihtiyacını, merakını, gizli öfkesini ve haz arayışını milimetrik bir hassasiyetle ölçen davranış makineleriyle yüz yüzeyiz. Algoritmalar, dikkatimizi dağıtmak için kodlanmadı; onu acımasızca parçalayıp paraya çevirmek, en karanlık dürtülerimizi kışkırtmak için tasarlandı. Ne var ki bütün suçu teknolojiye atıp kenara çekilmek, olan biteni anlamaktan kaçmaktır. Teknoloji, sapasağlam bir binayı tek başına yıkmadı. O, zaten çatlamış, gevşemiş, yalnızlaşmış bir toplumsal zeminin üzerine geldi. Gözden düşen meydanların, içi boşalan sohbetlerin, kopan bağların arasındaki çatlakları keşfetti ve bu çöküşün üzerine kârlı bir endüstri kurdu. Ekranlar, o ıssızlaşan dünyada elimizde kalan yegâne sakinleştiricilere dönüştü.

Meseleyle sahici bir yüzleşme yaşayacaksak, kişisel gelişim dilinin zehirli sınırlarından acilen çıkmak zorundayız. O dil insanı sürekli kendisiyle savaştırır. Daha planlı yaşamayı, daha az kaydırmayı, dürtüleri tek başına bastırmayı emreder. İnsanı kendi üzerine kapatan, onu anlamaktan ziyade sürekli suçlayan katı bir ahlak rejimidir bu. Milyonlarca insan, yapısal ve devasa bir krizin bedelini kendi karakter kusuruymuş gibi tek başına sırtlamaya çalışıyor. Ve eziliyor. Bu kusurlu tespit, düzenin tekerleği dönsün diye uydurulmuş politik bir yalana dönüşüyor. Birey kendini suçlarken, onu paramparça eden o dev çark hiçbir şey olmamış gibi, sanki doğa yasasıymış gibi işlemeye devam ediyor.

Dikkat, özünde bütünüyle politik ve etik bir eylemdir. Bakışımızı nereye çeviriyoruz? Kimin acısını duyuyor, kimi gölgelerin içinde görünmez kılıyoruz? Hangi gerçekliği birlikte seyrettiğimiz için var kabul ediyoruz? Bunlar, bir toplumun ana sinir uçlarıdır. Ortak dikkat çöktüğünde hakikat de parçalanır. Herkes kendi yankı odasına, kendi öfke balonuna çekilir. Aynı sokaklarda yürüdüğümüz hâlde bambaşka dünyalarda soluk almaya başlarız. Sonra birbirimize baktığımızı sanır, ama hep bir boşluğa konuşuruz.

Bu yıkıma karşı bir beceri seti değil, bir hak savunusu inşa etmeliyiz. Buna dikkat hakkı diyorum. Çocuğun, bakışını taşıyacak ve zihniyle tamamen orada olan bir yetişkinle büyümeye hakkı var. Onu sonsuz dikkat dağınıklığının ortasına atıp sonra yazgılı olduğu başarısızlık hissini kişisel siciline işleyemeyiz. Öğrencinin, kesintisiz düşünebileceği, bağlamı kopmayan bir atmosfere hakkı var. Emekçinin, alarm ve mesaj yağmuru altında ezilmeden, zihni paramparça edilmeden bir işe kendini verebilme hakkı var. Toplumun, ortak bir sevinci yaşayabilme, bir yası tutabilme, bir meseleyi masaya yatırabilme, konuşabilme hakkı var.

Şifa, birkaç uygulamayı silmekten, ekran sürelerine kilit vurmaktan geçmiyor. Ortak hayatın dokusunu yeniden örmeden, o dikkati ait olduğu yere döndüremeyeceğiz. Sofrayı, kütüphaneyi, sınıfı, sessizliği, dostane bir sohbeti ve zamanın o güzel yavaşlığını savunmadan odaklanmayı savunamayız. Dikkati kafatasımızın içine sıkışmış bireysel bir cevher sanmaktan vazgeçmeliyiz; o, müşterek hayatın sürtünmesinden doğan bir eylemdir.

İçimizdeki o şiddetli parçalanma, sokaktaki parçalanmanın yankısıdır. Kafamızın içindeki bitmek bilmez gürültü, yıkılan müşterek hayatın tozu dumanı. Dikkatimiz çalınmadı; doğrudan doğruya ortak dünyamız çözülmekte.

İşin en korkutucu yanı da bu yıkıma sessizce alışıyor olmamız. Bir dostumuzu telefonu masaya koymadan yirmi dakika kesintisiz dinleyebilmeyi ağır bir iş saymaya başladık. Bir romanın on sayfasını bölünmeden okuyabilmek, büyük bir kişisel başarıya dönüştü. On binlerce yıldır normal olanı artık efsaneleştirmeye başladık. Kaybı normalleştiren insan, kaybettiği şeyi geri isteme kudretini de yitirir. Harabelerin içindeki yaşama uyum sağladığımızda, yeni bir ev inşa etme iradesini hepten kaybederiz.

Ben bu harabeyi normalleştirmeyi reddediyorum. İnsanı verimlilik hesaplarının içine hapseden, her saniyesini optimize etmeye çalışan o steril reçeteleri elimin tersiyle itiyorum. Bizler, performans makineleri olmanın çok ötesinde, dünyayı birlikte seyredebilen varlıklarız. Bütün kudretimiz, o müşterek bakışta gizli. Bu yüzden zihnimizin kuytularında yankılanan o çaresiz soruyu değiştirmemiz gerekiyor. Mesele “Nasıl daha iyi odaklanırım?” sınırlarını çoktan aştı. Sormamız gereken asıl soru, kalbimizi asıl yoran o büyük arayış şu: Nasıl yeniden aynı dünyaya bakabiliriz?

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026