Yahudi meselesi, edebiyat ve suçluluk tartışması
20:00, 13/04/2026, PazartesiG: Güncelleme: 23:05, 13/04/2026, Pazartesi

BİR SORUN VAR: YAHUDİ
İsrail, edebiyatın aydınlığına yabancı olduğunu defalarca kanıtlayan bir hapishaneye dönüştü. İsrailli siyasetçiler bilmez ama sen bilirsin: Hapishanedeki en kaygılı adam, hapishane müdürüdür.
Yahudi Sorunu adlı kitapçığında, “Yahudilik tarihe karşın değil, tarih yardımıyla tutunmuştur.” dediğini yeniden hatırlamamın sebebi; senin gibi bir Yahudi sosyoloğun Batı entelektüel düşüncesine en büyük katkısı olan tarihsel materyalizme inanmamam ya da bunu tartışmak istemem değildir elbette. Sen, Yahudiliği halledilmesi gereken bir mesele olarak gördün. Avrupa ve Amerika kamuoyu da senin gibi düşündü. “Şu Yahudi meselesini nasıl çözmeli?” diye kafa yordular koca bir yüzyıl boyunca. Ve sonunda iki “nihai” çözüm bulundu: Holokost ve İsrail.
Her iki çözüm de zulüm ve nefret inşa etti. Soydaşların arasından çıkan sanatçılar müstesna, “Yahudi” kelimesi hiçbir zaman sempatik çağrışımlar taşımadı. İstisna tuttuklarım, kendi kimliklerini bir haklılığa, bir şiddete, bir kibre, bir imtiyaza, bir mağduriyete ya da bir hilekârlığa malzeme yapmadan; insanın derinliğini ve sığlığını anlatmayı tercih ettiler. İyi ki de öyle yaptılar. Onlar olmasaydı, okuma zevkim ve düşünce dünyam muhakkak bugünkü hâlinden daha toy, daha malul kalacaktı.
Artık senin “sorun” diye tanımladığın Yahudi, sadece suçlu değil, suçun bizzat kendisi demek.
Mesela Canetti olmasaydı, Profesör Kien’le tanışamazdım. Dünyayı yok saymış bir adamın, dünya tarafından nasıl bir karikatüre dönüştürüldüğünü öğrenmem zor olurdu. Prof. Kien bana, rüzgârın uygarlıkta özgür kalan tek şey olduğunu öğretti. Modern dünyanın bizi oyuncaklarıyla köşeye sıkıştırdığını; özgürlüğümüzü elimizden eğlenceyle aldığını; kafasız bir dünyanın, dünyasız bir kafadan pek de farklı olmadığını; kamusallığın insanı dürüstlüğünden ettiğini; ihanete uğramanın insanda bir tür astigmat yarattığını; bu bulanıklığın tedavisinin ise ancak güvenilir biri olmaya ısrarla devam etmek olduğunu öğrendim. Prof. Kien olmasa, masumiyetin kaybedilen değil, kazanılan bir şey olduğunu çok daha geç fark ederdim.
Kendimi ne zaman dışlanmış hissetsem, sanki Joseph K. ile uzun bir yürüyüşe çıkmışım gibi gelir; ne zaman haksızlığa maruz kalsam, suskunluğun karanlık odalarında konaklasam, çaresiz ve dermansız olduğumu fark etsem kapımı çalar. O olmasaydı, günlerimin içinden akıp giden kasveti yok etmek için türlü cangıllar yaratmaya çabalamamın beyhude olduğunu bana kimse söylemezdi. Yüksek sezgilerin kavramlardan ya da duyusal tecrübelerden daha güvenilir olduğunu, hayatımın tam ortasından akan ırmağın konforlu bir çember değil korkulu bir parabol çizdiğini o öğretti bana. Sığ bir kalple mutlu olmanın daha kolay olduğunu, amatör olmak ve amatör kalmanın -yani bir yandan hem rahip hem kurban, hem radikal bir cırcır böceği hem de liberal bir gece olmak- zor olduğunu da yine ondan öğrendim. Bunları, bütün bunları Joseph K.’dan öğrendim.
Bir yazarın en kallavi metinlerinin yazdığı biyografiler olmasına çok şaşırmıştım. Büyük bir biyografi yazarı olmak, başkalarının hayatını anlatmayı bir sanat haline getirmek, nadide bir yetenek gerektiriyordur muhtemelen. Yazdıklarını okudukça, bir hayatın fotoğrafını çekmenin aslında insanın kendisiyle yaptığı bir mülakat olduğunu anladım. Zweig bana, bir gülün ancak bir göz tarafından kuşatıldığında gerçek bir güle dönüşeceğini öğretti. Başkalarının hayatlarını merak etmenin, kendimize dair çözümü zor bulmacaları kolaylaştırdığını; en bilge kimselerin bile yaşlandıklarında gençliğin yalnızca coşkunun soyadından ibaret olduğunu anlayacak kadar bilge olmadığını; tarih denilen tanrının en ciddi tanrı olduğunu ama ironiden anlamadığını; derinliğini başkalarına göstermenin o derinliği bir uçuruma dönüştürdüğünü; kuralları ısıtıp tutkulara çevirmeyi ama tutkuların aşırı sıcaklığının bazen etrafımızda kimselerin kalmamasına yol açtığını; ruhun meteorolojisini ve daha nice sırrı, intihar ederek kendi hayatının son cümlelerini bile bir mimar gibi tasarlayan bu Yahudi’den, Zweig’dan öğrendim.
Bu üç öğretmen de dünyayla arama ince bir tül astı. Bu tül, onların yarattığı kahramanların ortak cehennemiydi: suçluluk duygusu. Sanki bu üçlü, soydaşlarının gelecekteki savunmalarını yazıyor gibiydiler. Yahudi olmanın suçlu hissetmek olduğunu; fakat bu hissin bir arınmaya değil, hırsa ve kibre akan bir ırmağa dönüştüğünü anlatmak istemişlerdir belki de, kim bilir. Bütün mümkün dünyalarda gerçek olan şudur: İster zalimlerin içinde soykırım yaşasın, ister mazlumların ahını alsın, Yahudi daima “suçlu” anlamına gelmiştir. Suçluluk hissi, Yahudi kipidir. Fakat soydaşlarının aksine Zweig, Kafka ve Canetti gibi müstesnalar, suçlu hissetmenin arıtıcılığına sahiptiler.
Sana Mağripli diyorlardı. Yıllar bir mağrip rüzgârı gibi geçti. Artık senin “sorun” diye tanımladığın Yahudi, sadece suçlu değil, suçun bizzat kendisi demek. Suçluluk hissi yerini kaygıya bıraktı; kaygı ise mahvolmanın önsözüdür. İsrail, edebiyatın aydınlığına yabancı olduğunu defalarca kanıtlayan bir hapishaneye dönüştü. İsrailli siyasetçiler bilmez ama sen bilirsin: Hapishanedeki en kaygılı adam, hapishane müdürüdür.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.