Geniş aile düzeninde modern ebeveynlik çatışması

Modern çocuk odalarının pastel tonları, kayınvalide evinin ağır varaklı mobilyalarına çarptığında çıkan o gürültüye geniş aile diyoruz. Biz, hem çocuğuna organik mama yedirmek isteyen bilinçli ebeveynleriz, hem de Pembe Hanım gibilerin sarsılmaz hiyerarşisinde onay bekleyen o gelin/damat çocuklarıyız.
Pazar sabahı saat 07:15. Bu sefer evde bebek ağlaması değil, sanki bir kuşak çatışmasının ilk salvosu başlıyor. Kapı erkenden çalıyor çünkü büyüklerin evinde kahvaltı bir pazar aktivitesi değil, kaçılması imkânsız bir aile anayasasıdır. Bir yanda Doğa’nın modern, özgür, kendi kararlarını veren anne idealiyle hazırladığı organik bebek maması çantası; diğer yanda Pembe Hanım’ın “Aç bu çocuk, kanı canı yerine gelsin!” diyerek bir kaşık pekmezi zorla içirmeye çalışan o sarsılmaz mutfak otoritesi.
İşte “biz”im ebeveynliğinin o meşhur stajyerlik dönemi tam da o sofrada başlıyor. Hafta içi evinde şekersiz yaşam manifestoları yayınlayan bizler, pazar sabahı o masada “Pekmez iyidir, doğaldır” cümlesine karşı hangi bilimsel makaleyi okuyacağımızı şaşırıyoruz. Kendi çekirdek ailemizin CEO’su olma hayalimiz, Pembe Hanım’ın “Biz sizi böyle büyüttük, fena mı oldunuz?” sorusuyla bir anda tozlu raflara kalkıyor. Geleneksel kültürün o ağır pekmez kokusuyla, modern hayatın steril çocuk büyütme arzusu aynı bardakta bir türlü karışmıyor.
Kızılcık Şerbeti’ndeki o meşhur akşam yemeği sofralarını düşünün. Modern dünyanın tüm birey olma iddiaları, Pembe Hanım’ın tek bir “bizim usulümüzde böyle olmaz” cümlesiyle yerle bir oluyor. Bizler de öyle değil miyiz? Hafta içi Montessori felsefesiyle çocuk büyütüp, hafta sonu kayınvalide sofrasında “çocuk üşüyor mu?” sorgusuna maruz kalınca, tüm o entelektüel birikimi büyüklerimizin tezgahında bırakan bir kuşağız. Geleneksel kültürün ağırlığıyla evlenip, sonra o ağırlığın altında gençliğimizi yaşama arzusunu bir oksijen tüpü gibi yanımızda taşımaya çalışıyoruz, aslında hâlâ kök ailemizin stajyeri gibi muamele görüyoruz.
Reklam
Mükemmel ebeveynlik yarışı ise bu hikâyenin en absürt perdesi. Bir yandan çocuğumuzun gelişimini çeşitli aplikasyonların hizmetinde gün gün takip ediyor, en pahalı kurslara gönderiyoruz; diğer yandan o çocuğun Pembe Hanım’ın dizinin dibinde uslu çocuk performansını sergilemesini bekliyoruz. Doğa gibi isyan edip kapıyı çarpmak istiyoruz ama Fatih’in o her sıkıştığında sığındığı “babamlar ne der?” güvenli limanı gibi o konforlu aidiyetin sıcaklığından da vazgeçemiyoruz.
“Biz”im için karı-koca baş başa bir hafta sonu geçirmek, kulağa modern bir lüks gibi gelse de aslında arka planında devasa bir diplomasi trafiği barındırıyor. Bir yanımız “bizim de bir hayatımız var, biz sadece anne-baba değiliz” diyerek bireysel özgürlüğün peşinden gitmek istiyor; ama öte yanımız o çocuğu bir güvenli limana, yani aile büyüklerine bırakırken hissettiği o tarif edilemez borçluluk duygusuyla eziliyor. Çocuğu ananeye ya da babaanneye teslim ettiğimiz o an, sadece bir bakım devir teslimi değil; aynı zamanda ebeveynlik otoritemizin geçici olarak askıya alınmasıdır. Biz dışarıda “gençliğimizi yaşarken”, o evde çocuğun bozulan uyku rutinlerinin hesabını sormaya hakkımız kalmıyor.
Bu da bir kimlik kirası değil de nedir? Kendi hayatımızdan çalmaya çalıştığımız o birkaç saatlik baş başalık, kök ailemizin sarsılmaz hiyerarşisinde bize hâlâ yardıma muhtaç çocuklar olduğumuzu hatırlatan bir aynaya dönüşüyor. Biz hem modern birer çift gibi dünyayı gezmek istiyoruz, hem de o uçağa binerken arkamızda bizi her an sübvanse edecek bir büyük aile garantisi arıyoruz.
Reklam
Peki, biz ne zaman kendi soframızın Pembe Hanım’ı olmadan, sadece “biz” olarak o masaya oturacağız?
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.