Batı uygarlığı insanın iradesini nasıl yok ediyor?

Ruh, başkalarının da nefes alıp vermesine aracılık eder: Ruh; insanı yaşatan, insanın bütün varlıklarla, bütün varlıklar âlemiyle irtibata geçmesini ve tabiî, insanın tarih yapmasını sağlayan “sınırsız” kaynağıdır insanın.
Tarih “bitti.” İnsanlık tarihten çekildi. İnsanlık tarihte yaşamıyor tarihi putlaştırdığı için. Sürükleniyor sadece… Sürüklendiğini de, nereye doğru sürüklendiğini bilmiyor, üstelik de. Nefes alıp veriyor sadece.
İnsanın nefesi, soluk alıp vermesini yani yaşamasını sağlar, kişinin nefsini var eder; dolayıyla insanın nefesi kişinin kendisiyle ilgilidir yalnızca. Ama ruh, başkalarının da nefes alıp vermesine aracılık eder: Ruh; insanı yaşatan, insanın bütün varlıklarla, bütün varlıklar âlemiyle irtibata geçmesini ve tabiî, insanın tarih yapmasını sağlayan “sınırsız” kaynağıdır insanın.
Tarih, ruh atılımlarının çocuğudur. Ruhsuz tarih yapılamaz. Ruhsuz hayat; kalpsizdir ve cehennemdir. Ruhsuz hayat, insanın başkasına nefes alıp vermesini imkânsızlaştırır. Hayatı sadece benmerkezci, çıkarcı, bencil bir idrak üzerine inşa etmeye çalışır. Ama netice hüsranla sonuçlanır.
Neden hüsranla sonuçlanır? Şundan: İnsan, diğer varlıkları, diğer insanları ve varlık düzeylerini, neyse o olarak tanımadığı, böylesi bir kaygıya da sahip olmadığı zaman, varlığın hiyerarşisi bozulur, anlam ve sembol haritası yırtılır ve hayata Darwinci orman kanunları hükmetmeye ve hayat şiddetin arenasına dönüşmeye başlar.

Zamanı duyarak yaşamak...
Tecrübe biriktikçe insan eksiklerini tamamlar, fazlalıklarını atar üzerinden kendiliğinden. Tecrübe, insanın düşe kalka yürümesi demek. Ne olursa olsun, yürümesini öğrenmesi, yürümeyi sürdürmesi. Zamanla zamanda daha iyi, daha verimli yolculuklar gerçekleştirmesi, zamanı duyarak yaşaması.
Mekânı tanıyarak zamanın insana “hükmetme” kabiliyetleri, melekeleri geliştirmesini kontrol altına alması. Burada mesele, zamana hükmetme mücadelesi vermek değil; zamanın insana hükmetmesini engelleyerek, zamanın insanı şekillendirmesi yerine insanın zamanı, dolayısıyla tarihi şekillendirmesini sağlama çabası ortaya koyma meselesi.
İnsanın zamanın kölesi olmak yerine zamanı duyarak yaşaması, yaşayarak duyması ve zamanın akışını hissetmesi. Zira insanın, zamanı kölesi hâline getirmesi demek, insanın haddini aşması, azmanlaşması sonucunu doğuracak, bu da insanın tanrı rolünü oynamaya kalkışması anlamına gelecektir. İnsanlığın başına bundan büyük felâket gelemez.
Batılılar, insanlığı zamanın kölesi yaptılar, üstelik de kendi zamanlarının kölesi!
Bu tecrübeyi Batılılar yaşadılar; zamana hâkim olma, zamanı kontrol ve kolonize etme, tarihin iradesini yok ederek, diğer insanların, varlıkların iradesini yok sayarak, insanın tarihe yön vermesini, tabiatın ve bütün canlıların kaderini belirleyecek konuma ulaşmasını sağladılar.
Sonuç; insanın haddini aşması, başkalarına aslâ hayat hakkı tanımaması, Darwinci yasaların her şeye hükmetmesini sağlayacak kadar dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüşmesi, güçlü olanın haklı olduğu, yalnızca güçlü olanın yaşamayı/varolmayı hak ettiği şeklindeki sapkın anlayışın bütün dünyada fertler, toplumlar ve uluslar arasındaki ilişkilerde hâkim olması ve dünyayı yaşanamayacak bir yere dönüştürerek tam anlamıyla cehenneme çevirmesi.
Modernitenin geleceği ve insanı getirip bırakacağı çıkmaz sokak, -tam da burada teorik olarak özetlemeye çalıştığım şekilde- dünyanın orman kanunlarının hâkim olduğu bir arenaya dönüştürülmesi olacaktı elbette, kaçınılmaz olarak.
Modernitenin kurucu figürlerinin hepsi de bilgiyi güç olarak görmüşler, insanı aklın aşırılıklarının kölesi hâline getirmişlerdi. Moderniteyi kuran figürler, David Hume’un “Akıl, tutkuların kölesidir.” hayatî tespitini ve ikazını görmezden geldiler; işlerine gelmeyecekti bu; tasarlanan “oyun”u alt edebilirdi zira.
Neydi o tasarlanan oyun? Dünyaya hâkim olma, dünyayı ve bütün varlıkları kontrol ve kolonize etme çılgın hülyası! Modernler, dünyaya ve her şeye hâkim olmayı bu dünyada temel varoluş mottosu olarak benimseyince, sonuçta, alttan alta her şeye, bütün ilişki biçimlerine Darwinci “gücü gücü yetene” (diye özetlenen “güçlü olanın hayatta kalması/survival of the fittest) ilkesizliğinin hâkim olması, her şeyle çatışma içinde olma ilkesinin hayatı sürükleyen tek ilke katına yükseltilmesine yol açacaktı kaçınılmaz olarak. Batı uygarlığı “Ben varsam, ben hükümransam, bu dünyanın ve hayatın bir anlamı vardır. Başkaları cehennemdir.” ilkesi üzerinden varlığını kurma ve koruma mücadelesi verdi, veriyor…

İslam medeniyetinde başkaları cehennem değildir, varoluşun kaynağı insanın aynasıdır
İslâm medeniyeti ise, farklı varlıklar, varlık türleri ve varlık düzeyleri arasında çatışma değil, denge kurma kaygısı güder; dengeyi koruma, her varlık türünün kendi olma, kendi kalma, kendini başkalarının varolma ve yaşama haklarına müdahale etmeye kalkışmama ilkesi üzerinden yürür; herkesin kendisi olarak varolduğu bir dünya ve ilişkiler ağı kurar ve bu ilişki biçimlerini ve ağlarını yok edecek engelleri kaldırma mücadelesi verir. O yüzden Müslümanlar için başkaları asla cehennem değildir. Aksine başkaları hakikatin yansıması, hatta aynasıdır. Başkaları yok edilecek, hükmedilecek, kontrol ve kolonize edilecek düşmanlar değildir; başkası, varlığın ve varolma iradesi ve gayreti göstermenin sırrının ve bu sırrın ete kemiğe bürünmesini sağlayan ilâhî kaynaktan hediye edilen beşerî yol haritasının kaynağıdır.
Liteârafû sırrı, diyorum buna. Başkasını tanıma, başkasıyla tanış olma, başkasıyla bütünleşme, kaynaşma, kardeş olma anlamında tanışma yolculukları. Tanıma, tanış olma, bizzat tanışma/kaynaşma; insanın, hayatın tanınması, varlık âlemlerinin ve düzeylerinin farkına varılması, kişinin kendini ve kendini varettiği dünyasını tanıyarak varlıklar âlemindeki hiyerarşik ilişkiyi, dengeyi idrak etmesi, o dengenin nasıl işlediğini bilfiil, bizzat bütün iliklerine kadar duyması, hissetmesi, görmesi, yaşaması, her şeyin kendi hâlinde hayatın anlamını ve her varlığın yerini ve vazifesini idrak ederek varlığını/hayatını idame ettirmesi: Her şeyin/herkesin neyse o olarak varolması, hiç kimsenin bir diğerinin varlığına kastetmemesi, tecavüz etmemesi, saldırmaya kalkışmaması, aksine her varlığın bir diğerinin aynası olması, bir diğerinde birbirine kendi olarak ve kendi kalarak varoluşa getirmesini sağlayacak her bir varlığının kendine özgü (ferdiyetini, biricikliğini muhafaza ederek) ama müşterek bir zeminde birbirlerini yok etmek yerine birbirlerini varoluşa teşvik ederek insanın insanca yaşanacak bir hayat-dünya inşa etmesi.
Bu kâmil insan tasavvurunun, kâmil varlık tasavvuruna ulaşması, cennetten iz taşıyan bir dünyanın inşasının izinin sürülmesi diriltici çabası ve bu çabanın meyvesidir.
Batı uygarlığı sorunu: İnsanın iradesinin ve özgürlüğünün yok edilmesi
İnsanlığın sorunu, Batı uygarlığı. İflah olmaz bir sorun bu. Hatta netameli bir sorun. Netameli; çünkü bir yandan sorun olarak kendisini gizleme, öte yandan da, kendisini tek dünya, tek gerçek, tek seçenek olarak sunma becerisi gösteriyor. Bu iki ontolojik felâkete yol açması, böylesine yıkıcı, yok edici, zihni felçleştirici bir felâket üretmesi yetmiyormuş gibi, bütün insanlığı cellâdına âşık etmeyi başarıyor, ayrıca.
Nedir bu? İnsanlığın insanlığının yok edilmesidir. İnsanın insan olduğunu bilmesini, hatırlamasını ve bunu gerçekleştirmesini mümkün kılan bütün melekelerinin buharlaşmasıdır.
İnsanın iradesini ve kaçınılmaz olarak da özgürlüğünü yitirmesidir. Batı uygarlığının gücü nedir diye sorulduğunda bu soruya verilebilecek en net, en sarih ve en doğru cevap budur: Batı uygarlığının gücü, insanın iradesini ve özgürlüğünü yok ettiği hâlde kendisini insana iradesini ve özgürlüğünü kazandıran tek kaynak olduğunu algısını bütün insanlığa kanık ettirebilmiş olmasında gizlidir.
İnsanın zamanı ve hayatı duyarak yaşaması söz konusu olmuyor; aksine yaşadığı yanılsaması gerçek oluyor.
İnsanın zamana, tarihe, bilgiye ve sonuçta da tabiata ve insana hükmetmesiyle başlayan bu süreç insanı araçların kölesi, ürettiği eserlerin esiri katına yükseltti tarihte ilk defa.
İnsanın araçların, üstelik de hız, haz ve ayartı üreten baştan çıkarıcı araçların kölesine dönüştürülmesi ama bütün bunların insanın özgürleşmesi olarak anlaşılması, insanlığın simülasyonlar dünyasına hapsedilmesi, insanın duyma ve düşünme melekelerinin iptal edilmesi, Batı uygarlığının insanlığı sürüklediği ontolojik felâketin dibidir.
Goethe, iki asır öncesinden bugünleri nasıl da sarih bir şekilde görmüş öyle, “En büyük köleler, kendilerini özgür zanneden kişilerdir.” derken, değil mi?
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.