Nacer Khemir'den modern hıza karşı sufi sinema

Akdeniz’in çok katmanlı kültürel mirasıyla İslam estetiğinin düşünsel ufku, sanatın farklı alanlarında üretim yapan isimler için güçlü bir referans kaynağı. Bab’Aziz filmiyle dünya sinemasında kendine özgü bir anlatı kuran Tunuslu yönetmen Nacer Khemir ile sinemasının beslendiği kaynakları, modern dünyanın hızına karşı kurduğu şiirsel anlatı ritmini ve hikâye anlatıcılığını neden bir kültürel direnç alanı olarak gördüğünü konuştuk. Yönetmenin sanatını şekillendiren bu düşünsel ve estetik çerçeveyi çocukluğundan anekdotlarla paylaştı.
Size bir anekdot anlatmak istiyorum. 11 yaşında ortaokuldan liseye geçişte gerekli olan bir sınava girmiştim. Babam beni sınava girmem ve lisede gerekecek okul malzemelerini almam için bir arkadaşıyla Tunus’un başkentine göndermişti. Arkadaşına ne istiyorsam almasını söyledi. Ben de oranın en güzel mağazasına gittim. Ve oradaki en şık, en pahalı okul çantasını aldım. Yanlış hatırlamıyorsam çantanın fiyatı bir öğretmenin aylık maaşı gibi bir şeydi. O üzerindeki harika işlemelerle oradaki en güzel ürünü almıştım. Babam çantanın fiyatını duyunca çılgına döndü. Beni yanına çağırıp “Bunu almaktaki mantığın neydi bana açıkla. Sana güvendim ve sen de parayı pencereden savurdun.” dedi. Ama benim akıl yürütmem çok basitti. Hayatım boyunca kullanabileceğim bir çanta almıştım. O yüzden pahalı değildi aslında. Diğerleri gibi her sene değişebilecek bir çanta almak daha pahalıya gelecekti. Ve en güzel olan o çanta bana beni hatırlatıyordu, bana benziyordu. O yüzden onu aldım. Değiştirmeme gerek yoktu. Ben ne modayı ne de pazarda satılanları takip ediyorum. Aşağı yukarı 60 yıl oldu. Hâlâ o çantayı saklıyorum.

Fakîrü’r-Rabb kavramıyla bu medeniyetin dünyasına dalabiliriz
Aslında bu konu üzerinde bir şeyler yazdım. Benim için İslam estetiği boşluğun etrafında oluşan bir estetik. Boşluk nedir? Birinin yahut kutsal olanın orayı doldurması, oraya gelebilmesi için olan bir alandır. Kâbe’yi düşünecek olursak Kâbe boş bir küptür. Mihrap da bir boşluktur. Tıpkı bunun gibi... Eğer biraz daha ileriye taşırsak soyutlama olgusu, bu medeniyetin kalbinde, tam merkezindedir. Avrupalılar soyutlama yapabilmeyi aslında XX. yüzyıldan itibaren keşfetmeye başladılar. Bizdeyse bu soyutlama becerisi her zaman bizimle beraber var olan bir şeydi. Soyutlama, boşluk üzerine kurulan estetik fikrinden gelir. Ben size burada basit bir şekilde açıkladım ama geliştirilebilecek ve daha karmaşık şekilde konuşulabilecek çok uzun bir konu aslında bu. Esasında biz ileriye gideceğimize geriye gidip Batılı imajları, imgeleri kopyalamaya başladık. Neden? Çünkü bizdeki imajlar, imgeler huzur hâlinde ortaya çıkar; bir kendini sunma ve tecsim değildir. Fakat Batılı imajlar, imgeler çarmıha gerilmiş Hz. İsa’nın temsilleridir ve bu açıdan bir tecsim içerir. İlahi huzurda bulunmak hissiyle yapılan sanatla bu ilahi olanı cisimleştiren temsili sanat anlayışı arasında büyük fark var.
Huzur bir misafirperverlik gibi. Orada insan merkezde değil. Fakat Batı estetiğinde insan merkezdedir ve Tanrı’ya dönüşmüştür veya Tanrı’nın oğludur ki bunlar aynı şeydir. Müslüman kültüründe Hz. Peygamber merkezinde ortaya konulmuş bir tevazu, edep vardır. Kendini ortaya koymayan bir tevazu vardır. Batı estetiğindeyse daha çok kendini ortaya, meydana koyma hâkimdir. Olduğundan daha güçlü, daha büyük görünme arzusu vardır. Büyük bir fark var ikisi arasında.

Her halükârda sufi yoldan geçmeden, fakirlik ve dervişlik düşüncesi olmadan sinemayı değiştiremeyiz. Yani Rabbine her zaman muhtaç olma fikrini taşımalı sanatçı ve bittabi sinemacı.
Fakîrü’r-Rabb (Allah’a muhtaçlık) kavramıyla bu medeniyetin dünyasına dalabiliriz. Bu basit ve kolay bir şey değil. İbnü’l-Arabî’nin Fütūhât-ı Mekkiye’sini veya Nifferî’nin Mevâkıf’ını okuyup ilham alabilen kaç sanatçı var? Sinema sadece bir görüntü ya da teknik meselesi değil. Varlıkların ruhundan geri dönme meselesi. Peki oraya ulaşabiliyor muyuz? Ulaşamıyoruz. Oraya ulaşmak için, bu yoldan, yani şu an hâlâ bulunduğumuz yoldan, bu çarktan çıkıp yola koyulmamız lazım.
Bahsettiğim eserleri okumak da yetmez. Ve esasında bu eğitim çocukluktan başlar. Eğer çocuklarımızı yetiştirecek olan eğitim sistemi Amerikalı veya Kanadalı bir bakış açısıyla oluşturulursa çocuklarımızı göç etmek üzere hazırlamış oluruz. Burada kalanlarsa genellikle gitme gücü olmayanlar olur. Çocuklarımız için istediğimiz gelecek bu mu? Yani onların ruhlarını büyümeden öldürmek mi istiyoruz? Toplu bir intihar eylemi gerçekleştiriyoruz ve üstüne bir de para harcıyoruz. Buradaki akıl, politik proje bu.

Para bulamadığım için filmler arasında zaman aralıkları var. Şimdi başka bir hikâye anlatacağım. 12 yaşındaydım ve askeriye gibi bir yatılı okuldaydım. Adımızı bile kaybetmiştik orada. Hepimiz sadece birer numaradan ibarettik. Hatırlıyorum, hoca “25 numara gel buraya gel.” derdi. Bizden sorumlu olan kişilerin en başındaki kimse bir gün beni cezalandırmaya karar verdi. Ben bir şey yapmamıştım. “Suçum ne?” diye sormaya bile cesaret edemedim. Öfkemi ufak da olsa gösterme cesareti bulamadım. Saat 6’da yediğimiz bir yemek vardı. Biraz ekmek, çikolata, su falan verilirdi. Bana “Sen bugün onları almayacaksın.” dedi. Ben yine de sıraya girdim. O yemekleri dağıtan adamın önüne geldim. “Sen almıyorsun, öte tarafa git.” dedi. Hiçbir şey söylemedim. Sıranın arkasından tekrar sıraya girdim. Onları tekrar tekrar sıraya giderek zorladım. Eğer onlar beni cezalandırıyorsa ben de onları cezalandıracaktım. Orada kaldım. Böylece dik kafalı oldum, inadıma orada durdum. O küçük detay bana çok fazla şey öğretti. Beni 3-4 defa geri gönderdiler, ben tekrar ve tekrar geri geldim. Dediklerini yapmadan her seferinde tekrar sıraya girdim. Buradan aldığım dersi film yaparken de kullandım.

Filmlerde planları bir fotoğrafçıdan ziyade bir ressam gibi düşünürüm
Başlangıçta resim yapmayı seviyordum. Çünkü resimde renkler ve aynı zamanda desenler vardı. Fotoğraf çekmeyi öğrenecek fırsat bulamadım. O yüzden filmlerimin planlarını bir fotoğrafçıdan ziyade bir ressam gibi düşünüyorum. Çünkü fotoğrafçı bir durumu ele alır. Fakat ressam bir durum yaratır. İkisi aynı şey değil. Aynı görev, aynı bakış değil. Ressamın gözünde bir çeşit soyutlama gücü vardır. Bunun üzerine söylenecek çok fazla şey var.
Fransızcada “bakış” tek bir kelimeyle ifade edilir. Arapçada, bakışı ifade etmek için 10 farklı kelime vardır: Rü’yet, müşahede, basar, ayn… Mesela ayn kelimesi göz demektir ama aynı zamanda kaynak anlamına gelir. Yani bakış bir kaynaktır. Fakat biraz ilerlediğimizde başka bir şeye ulaşırız. Kalp gözü dediğimiz şey: Aynü’l-Kalb. Hakikatin aynısı, kendisi. Başka türlü görmektir bu. Sadece gözlerimizle görmeyiz. Aynı zamanda kalbimizle de görürüz. Bir medeniyet de budur.

Zaman üzerine çok fazla şey söyleyebiliriz. Masallardan yola çıkacak olursak mitlerden bahsedebiliriz. Mitler ölmez. Mitler her medeniyetin mihenk taşıdır. Fakat bugünün gerçekliğine baktığımızda Arapların hikâyeden, o anlatıdan çıkmış olduklarını görürüz. Doğrusal zaman içerisinde bir hikâye anlatmak neye fayda sağlar? Diğerleri koşuyor çünkü onları, başkaları bekliyor. Ben biliyorum ki beni bekleyen kimse yok. Bundan dolayı istediğim şeyi yaparken kendimi özgür hissediyorum. Yapmak istediğim şey, sevdiğim şeyi hayal etmek. Bu işi mantıksal olarak ele almak aslında bir çeşit ticarileştirme gibi. Çünkü insanlar bir şey kazanacaklarını düşünüyorlardı. Ben bundan bir şey kazanamayacağımı çok çabuk anladım. Diğerlerine benzemeye çalışsaydım çok fazla şey kaybedebilirdim. Ben o yüzden kendime benzemeye çalıştım. Ve bazen de babama.
İzleyiciyi çekebilmek için vahşice şeyler oluşturmak zorunda kalıyorlar
Bana göre sinema iyileştirici bir şeydir. Netflix’te yayınlanan o gittikçe daha da hızlanan görüntüler, imajlar, şovlar dışarıya fışkırırcasına çıkan bir şey oluşturuluyor. Bir şey vermekten çok izleyiciden bir şey almak, izleyiciye sahip olmak için yapılıyor bu. İzleyiciyi bu şekilde çekebilmek için gittikçe daha da vahşice, canavarca şeyler oluşturmak zorunda kalıyorlar. Ülkelerin politikaları da buna benzemeye başladı. Amerika’da olanlara bakmak yeterli. Böyle devam edemeyiz. Covid ile birlikte bir şeyler kökten değişti. Dünya ölümlü olduğunu, fani olduğunu anladı. Küçük bir virüs herhangi birini herhangi bir zamanda aniden öldürebiliyor. Birçok insan, ellerinde sadece kendi hayatları olduğunu bir anda idrak etti. Para için hayatlarını bir büroda geçirmek istemedikleri anladılar. Özellikle Avrupa’da çoğu kişi büyük şehirleri terk edip küçük yerlere yerleşmeye karar verdi. Hayat tarzlarını değiştirdiler. Bu sürekli devam eden şovdan uzaklaşmayı tercih edip onun uzağında bir hayat kurmaya karar verdiler. Bizi hasta eden bu hızı, koşuşturmacayı, telaşı bir şekilde tedavi etmek için çalışmaya başladılar. Hissettikleri şeyin peşine düşmeye başladılar. Bu da bizi neredeyse sufi sinemaya çıkaran yol. Yani ruhun sineması, iyileştirici sinema. Bunu oluşturmak için aslında her türlü talep var. Son dönemde yazdığım kitaplardan bir tanesi de iyileştirici sinema üzerine. Bir şeylere sahip olmak için değil, yaşamaları için onlara yardım edecek bir sinema. Onların ruhunu çalmak aslında sermayenin bir oyunu. Yeni jenerasyonu oluştururken bunu düşünmek yeterli. Bu hem bizim hem de tüm dünya için iyileştirici bir şey.
“Sufi sinema ayn” diyebilirim. Göz sineması ya da sinema ayn dediğimiz şey. Üç göz vardır. İlk göz mekanik ve bilimsel bir göz. Bu göz, İbnü’l-Heysem’in keşfettiği anlamda bir göz. Optik ve perspektifi anlatan göz ya da gören göz. Sinema buradan başlıyor. Arap geleneğinde ilk Arapça sözlük kitabının adı, Kitabü’l-Ayn’dı, gözün kitabı. Bu da sinemanın ikinci ögesini oluşturuyor ki o da fikir. Bir şeylere isim vermek, aynı zamanda düşünmek ve anlatı kurmak anlamına geliyor. Üçüncü göz, kaynak. Her şeyin kaynağı. Gerçek olan ve gerçek dışı olan her şeyin kaynağı olan; gayb, hakikat, her şey. Bunun için de sinemaya uygulanabilecek bir Sufi eğitiminin, terbiyenin olması gerekiyor. Mesela kadraj dediğimiz şey artık kadraj değil mesafe hâline geliyor bu eğitimle birlikte. Eğer tüm sufi kavramları sinema tekniğine, düşüncesine ve anlatısına uygulayabilirsek sonuçlar gerçekten şaşırtıcı olacaktır. Yapacak çok şey var. Bunların hepsini yazmakta olduğum kitabımda açıklıyorum.
Sinemaya kendi tadımı eklemek istedim
Japon sinemasını çok severim. Rus sinemasına bayılırım. Bergman’ı, Tarkovski’yi çok severim. Ve hatta Mizoguchi, Satyajit Ray, Hint sinemasını da… Şunu açıklamak istiyorum ki sinema benim çocukluğumda aslında bir özgürlük alanıydı. Neden? Çünkü kapalı kalmıştım okulda. Yatılı okulda her perşembe akşamı bir film gösterimi olurdu. İzlediğimiz salonun ışıkları söndüğünde, bizim her daim başımızda olan hocalar artık bizi göremiyor, bir numarayla seslenemiyorlardı. O ekran karşısında biz tüm dünyaya doğru o okuldan çıkma fırsatı buluyorduk. Bu aslında insanlığı bir şekilde hissedip oradan çıkmanın olağanüstü bir yoluydu. Sadece bir Japon tadı olarak kalmasın diye orada hissettiğim özgürlüğün tadına bir şeyler eklemek istedim. Sinemadaki o Japon tadını sevmeme rağmen. Ya da Bergman’la birlikte o İsveç tarzını da sevmeme rağmen. Diğer sevdiğim tüm sinemacıların kattığı o tada rağmen. Sinemaya onların tatlarıyla beraber kendi tatlarımı eklemek istedim.
İnsanların çoğu bizde sinema olmayacağını çünkü sinemanın Batı icadı olduğunu düşünür. Bu şaka gibi. Çünkü sinema İbnü’l-Heysem ile başlamıştır aslında. Hârezmîi’den ya da diğerlerinden bahsetmiyorum bile. Eğer diğerleri bizi yeryüzünde korumak istemiyorsa biz köklerinden uzanan bir fidan gibi oraya kök salıp uzanmalıyız. Benim yapmaya çalıştığım şey de bu. Diğerlerini seviyorum fakat onlar gibi yapamam. Her halükârda, Amerika’da en çok satılan kitaplardan birinin Hz. Mevlânâ’nın kitabı olduğunu düşünürsek, bu demektir ki dünyanın Rumi’ye ihtiyacı var. Bu, gençlerle benzeri arka planlardan gelen bir sinema üzerine çalışmamız gerektiğini gösterir. Eğer başkaları dünyadaki idolleri kendilerine yeterli bulursa bizim dünyanın güzelliğini ortaya çıkaracak şeyleri oluşturmamız lazım. Bu benim tek paylaşabileceğim hakikat ve doğruluk gibi.
Bilmiyorum. Tunus sineması üzerine kitap yazan Cezayirli eleştirmenlerden bir tanesi bana mesaj attı. “Şimdi, 30 yıl sonra sizin çektiğiniz Çöl İşaretçileri filminin politik bir film olduğunu anladım.” dedi. Mesela ekoloji, politik bir konu mudur? Çevresel ekoloji dediğimiz şey evet, politik. Ruhların ekolojisi daha da politik bir konudur. Çünkü ruhlar bu dünyanın ticarileşmiş çarkının içerisinde kalıyor. Bunun ticari olmadığını bize söylüyorlar. Dünyada farklı şekilde var olabilecek alanların olması gerektiğini düşünmek bir politik aksiyondur. Onların düşündüğü anlamda bir politika değil bu. Bir partiler politikası değil. Bir savaş politikası değil. Bir güç politikası değil. Güç ile iyileşemeyiz. Sadece yumuşaklıkla, şefkatle iyileşebiliriz. İşte tam da bu sebeple başka türlü sinema yapmayı öğrenmemiz gerekir veya yapmamız gerekir.
Film için finansman aramakla 10 yıl daha kaybedemem
Nasıl farklı türlü bir sinema oluşturabiliriz üzerine bir kitap hazırlıyorum. Amacım, bu medeniyetin eski ruhunu, kalbini nasıl tekrar bulabileceğimiz üzerine bir tablo oluşturmak. Şu anda ve bundan sonrasında bir iki başka film yapmış olmam bu iş kadar faydalı olmayacaktır. Film için finansman aramakla 10 yıl daha kaybedemem.
Bir iki kelimeyle söyleyecek olursak babamı genç yaşta kaybettim. Bir yetim olarak büyüdüm. Fakat ben sadece babamın yetimi değildim. Bir kültürün yetimiydim. Bir toplumun yetimiydim. Bir tarihin, medeniyetin yetimiydim. Bugün bu medeniyetin çocukları da benim gibi yetim kalmasınlar diye gayret ediyorum. Bu sebeple kitap yazıyorum. İşe yarar olabilir ya da olmayabilir, göreceğiz.
Bab’Aziz'in ilk cümlesi olurdu: “Ruhunu seyreden prens”.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.