Ramazanda Marakeş: Şehrin değişen ritmi

Ramazanda Marakeş, o hızlı ve kaotik yüzünü geride bırakıp daha yavaş, daha derin bir ritme bürünüyor. Gün boyu nefesini tutan şehir, iftarla birlikte yeniden canlanırken beklemenin ve paylaşmanın anlamını görünür kılıyor. Bu renkli şehrin ramazandaki bambaşka hâlini hissetmeye dair bir yolculuk...
Bu, Marakeş’e ilk gelişim değildi. Yıllar önce geldiğimde, şehrin enerjisi beni hem büyülemiş hem de biraz yormuştu. Eski şehrin dar sokaklarında yürürken insanlarla omuz omuza ilerlemek; satıcıların sesleri, baharat kokularının yoğunluğu ve motosikletlerin arasından sıyrılmaya çalışmak, hafızama kazınmıştı. Marakeş; benim için hep hızlı, gürültülü, baş döndürücü, kaotik bir şehirdi. Bu yüzden ramazan ayında buraya yeniden gelmek, aynı şehri bambaşka bir ruh hâliyle görmek anlamına geliyordu. Bu kez yalnızca görmek değil, hissetmek istiyordum. Şehrin hızının düştüğü, sesinin yumuşadığı ve gündelik hayatın daha görünür olduğu bir zamanı deneyimlemek merak uyandırıcıydı.

Uçaktan iner inmez, bunu hissetmeye başladım. Şehir aynıydı ama ritim değişmişti. Trafik daha sakindi, insanların yürüyüşü daha yavaştı ve eski şehir Medina’ya yaklaştıkça şehrin gün boyunca nefesini tuttuğunu hissettim. Bu bekleyişin içinde huzur vardı. Sanki herkes aynı ana hazırlanıyor, günün en önemli anı yaklaşırken şehir birlikte yavaşlıyordu.
Medina’ya girdiğimde, daha önce fark etmediğim ayrıntılar dikkatimi çekti. Kapı tokmaklarının şekilleri, duvarların eskimiş dokusu, küçük avluların serinliği ve yarı açık pencerelerden sokağa taşan yemek kokuları, şehrin hikâyesini daha da görünür kılıyordu. Daha önce hızla geçtiğim sokaklar, bu kez beni durduruyor, bakmaya ve dinlemeye zorluyordu. Marakeş, sanki ilk ziyaretimde bana anlatamadığı şeyleri, şimdi anlatmaya çalışıyordu.

Bahia Sarayı’nda uzun süre oturup yalnızca izledim. Avludaki su sesi, seramiklerin ışıkla değişen tonları ve duvarların gölgesinde oluşan serinlik, ramazanın dinginliğini derinleştiriyordu. Bir süre sonra turistleri izlemeyi bırakıp kendime odaklanmak için mekânın kendi ritmine odaklandım. Suyun sesi, kuşların hareketi ve taş zeminde yankılanan adımlar, şehrin gündüz müziği gibiydi.
Kuzey Afrika’nın en büyük ve en önemli medreselerinden biri olan Bin Yusuf Medresesi’nde ise taş duvarların serinliği, şehrin zaten az olan seslerini tamamen unutturdu. Süslemelerinin güzelliği İspanya’daki Elhamra Sarayı ile kıyaslanan medresenin avlusunda otururken yukarıdan süzülen ışığın zemindeki desenlerle buluşmasını izledim. Bu şehirde bazen hiçbir şey yapmamak, yapılabilecek en doğru şey gibi geliyordu.

Öğleden sonra küçük bir fırının önünde durdum. Sıcak ekmek kokusu ve insanların sabırlı bekleyişi, şehrin en gerçek anlarından biriydi. Fırından çıkan buhar, insanların sohbetleri ve çocukların sabırsız bakışları, günlük hayatın en sade sahnelerinden birini oluşturuyordu. Bu sahneler turistik değildi ama şehri anlamanın en gerçek yoluydu.
Gün batımına doğru şehir hızlanmaya başladı. Hurma tezgâhları doldu, tatlıcılar paketlerini hazırladı ve Marakeşliler iftara yetişme telaşıyla yürümeye başladı. Bu telaşın içinde stres değil, heyecan vardı. Herkes aynı ana hazırlanıyordu ve bu ortak bekleyiş, şehirde görünmez bir bağ oluşturuyordu.
İftar için, UNESCO Dünya Kültür Mirasları Listesi’nde de yer alan Câmiu’l Fena Meydanı’na yürürken enerjinin değiştiğini hissettim. Gün boyu süren yavaşlık, yerini beklenen ana bırakıyordu. Ezanla birlikte meydan, kısa bir sessizliğe büründü ve ardından yeniden nefes aldı. Harira çorbasının ilk kaşığı, portakal suyunun ferahlığı ve insanların paylaşılan mutluluğu, iftarı sıradan bir öğünden çıkarıyordu. Yan masadaki insanların birbirine yemek uzatması, çocukların sabırsız neşesi ve meydanın yavaş yavaş yeniden seslenmeye başlaması, o anın büyüsünü oluşturuyordu.

İftar sonrası meydandan uzaklaşıp Medina’nın dar sokaklarına doğru yürüdüğümde, şehrin ikinci yüzüyle karşılaştım. Büyük meydanın kalabalığı geride kalırken ışıklar yumuşadı; sesler, sohbet tonuna dönüştü ve sokakların kendine özgü ritmi ortaya çıktı. Küçük kahvehanelerin önünde toplanan insanlar, plastik sandalyelerde oturup saatlerce sohbet ediyor; nane çayı bardakları hiç boş kalmıyordu.
Bir sokak köşesinde müzik yapan gençlerin etrafında küçük bir kalabalık oluşmuştu. Müzik, yalnızca bir performans değil; geceyi yumuşatan bir fon gibiydi. Kimse acele etmiyor, kimse müziğin bitmesini beklemiyordu. Bu güzel kızıl şehir, müziğin etrafında yavaşça akıyordu.
Gece ilerledikçe tatlı tezgâhlarının önündeki kalabalık arttı. Bal ve susamla süslenen kurabiyelerin kokusu, sokaklara yayıldı. Tatlı almak bir alışverişten çok, sohbet bahanesine dönüşüyordu. Satıcıların küçük şakaları ve kısa sohbetler, geceyi daha sıcak hâle getiriyordu.

Medina’nın iç sokaklarında ailelerin kapı önlerinde oturduğunu, çocukların oyun oynadığını ve pencerelerden televizyon seslerinin sokağa taştığını gördüm. Turistik ışıkların bittiği yerde, Marakeş’in gerçek gece hayatı başlıyordu. Bu anlarda kendimi şehrin bir ziyaretçisi değil, geçici bir sakini gibi hissettim.
Gece yarısı küçük bir çay ocağında oturdum. Plastik sandalyelerde sohbet eden insanların arasına oturup yalnızca çay içmek bile yeterliydi. Ortak bir dilimiz olmasa da paylaşılan çay, yabancılık hissini ortadan kaldırıyordu. Şehrin en sıcak anları, çoğu zaman en sessiz olanlardı.
Saat ilerledikçe sahur hazırlığının küçük işaretleri ortaya çıkmaya başladı. Fırınlar yeniden hareketlendi, sokaklara sıcak ekmek kokusu yayıldı. Şehir, yavaşça sabaha hazırlanıyordu. Bu saatler, şehrin en kırılgan ama en güzel anlarıydı sanki.
Sahura yakın saatlerde yürümek, bambaşka bir deneyimdi. Ne tamamen kalabalık ne tamamen sessiz... Bir geçiş anı. Küçük gruplar hâlinde yürüyen insanlar, son çayını içen esnaf ve alışveriş yapan aileler, şehrin gece döngüsünü tamamlıyordu.
İkinci gün, sabah erken saatlerde şehrin sokaklarında yürüdüm. Sokak kedileri, açılan kepenkler ve ilk ekmek kokusu, şehrin gerçek kalp atışını hissettirdi. Bu saatlerde dışarıda olmak, şehrin maskesiz hâlini izlemek gibiydi.
Öğle sıcağında rengârenk Majorelle Bahçesi’ne sığındım. Kaktüslerin gölgesinde otururken zamanın akışı yavaşladı. Burası Jacques Majorelle tarafından 1923’te başlanıp neredeyse 40 yıl boyunca geliştirilen koca bir botanik bahçesiydi. Fransız Mimar Paul Sinoir, bahçenin ortasındaki masmavi villayı tasarlamıştı. Ramazanda Marakeş, bana seyahatin yalnızca görmek değil; hissetmek olduğunu hatırlatıyordu.
İkinci gün, iftarı bir riyadın terasında yaptım. Çok tatlı olan bu mimari formları merak edenler, küçük bir araştırma yapabilirler. Gün batımında şehrin renk değiştirmesini izlemek, burayla aramdaki bağı iyice güçlendirdi. Ama iftar sonrası, yine sokaklara döndüm. Çünkü Marakeş’in gerçek hikâyesi, gece yazılıyordu.
Üçüncü gün de sahura kadar yürüdüm. Çay içen insanlar, oyun oynayan çocuklar ve sabaha kadar çalışan fırınlar, şehrin en samimi anlarıydı. Gökyüzü aydınlanmaya başladığında Medina’nın yavaşça sessizleşmesini izlemek, üç günün duygusal kapanışı gibiydi.
Marakeş’ten ayrılırken bavuluma koyduğum şeyler, hediyelikler değildi. Aklımda kalan, iftar vakti yavaşlayan bir meydan, gece yarısı sokaklarda dolaşan çay kokusu ve sahur sessizliğinin bıraktığı huzurdu. Daha önce gördüğümü sandığım bu şehir, ramazanda bana sabretmenin, beklemenin ve paylaşmanın nasıl bir ritmi olduğunu öğretti.
Ve biliyorum ki bazı şehirlerde sadece gezmezsin, içinde akıp gidersin. Marakeş de onlardan biri.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.