Trump’ın “America First 2.0” doktrini dünya ticaretini yeniden şekillendiriyor

Trump'ın ikinci dönemi, ABD'nin iç politikasında değil, küresel ekonomi düzeninde de paradigma değişimi anlamına geliyor. Bu yeni dönemde Trump, ülkesi için her şeyi yapabilecek, bu uğurda her türlü uluslararası dengeyi bozabilecek bir izlenim veriyor.
2025 yılı, dünya siyasetinde taşları yerinden oynatan bir seçimle başladı. Dört yıl aradan sonra Donald Trump, Amerikan halkının oylarıyla yeniden Beyaz Saray’a döndü. Seçim sürecinde onun sıkça dillendirdiği “America First 2.0” ve “End the Globalist Era” sloganları, yalnızca iç politikada değil, dış ekonomik ilişkilerde de köklü değişiminin haberlerini bize önden veriyordu. Trump’ın o sert çıkışlarının, yalnızca seçim döneminin popülist sözleri değil; aynı zamanda küreselleşme tarihinin bambaşka bir evresine işaret ettiğini alt mesaj okuyabilen hemen hemen herkes görüyordu. Bugün ise artık tüm bunların bir kampanya vaadi değil, fiili devlet politikası olduğunu açık seçik görmekteyiz. 2025 Nisan ayı itibarıyla tarifeler (gümrük vergileri), dünya ekonomisini yeniden şekillendiren en kritik başlıklardan biri hâline geldi. Hedef tahtasının ortasındaki Çin ise elbette Trump’ın tek odağı değil. Vietnam’dan Meksika’ya, Avrupa Birliği’nden Güney Kore’ye kadar genişleyen bir hedef listesi söz konusu.
Peki ama neden?
Şimdi biraz empati yapalım. Bir sabah uyandınız, evinizde değilsiniz. Neyse deyip aynaya baktığınızda buruşuk yorgun bir yüz, üzerinde sapsarı saçlar gördünüz. Donald Trump’sınız! Hemen koşup takvime baktınız. 20 Ocak 2025, başkanlığınızın ilk günü. Birazdan kapıyı çalan hizmetçiniz, şoförün aşağıda sizi beklediğini haber etti. Beyaz Saray’daki ilk gününüzde danışmanlarınızı topladınız ve ülkenin durumu hakkında bilgi alıyorsunuz. Duyduklarınıza göre ülkeniz borç batağında, kıtanın tamamını satsanız bile ödeyemeyeceğiniz kadar bir borç. İthalat- ihracat dengesi şaşmış. Cari açık almış başını gitmiş. Şirketler, artık ülkenizde üretim yapmayı tercih etmediği için vatandaşlarınız işsiz kalmış. “Bütün bunların sebebi ne?” diye sorduğunuzda, oklar tek bir yeri işaret ediyor: Çin.
Elbette Trump, bu olanları başkanlık sabahı öğrendi demiyorum. Bir iş adamı ve eski başkan olarak öteden beri biliyordu ve bunu bir seçim malzemesi olarak kullanıyordu. Sarsılmaz bir süper güç olarak gördüğümüzden ötürü Amerika ekonomisinin yaşadığı sıkıntıları çoğu zaman göremesek de üretimin dışarı kayması sonucu yaşanan istihdam problemleri bilinen bir gerçekti. Trump’ın seçilmesinde de aslında bu probleme karşılık, “Size işlerinizi geri vereceğim,” vaadi büyük rol oynadı diyebiliriz. Fakat her ne kadar sorunları bile bile iktidara gelse de eminim koltuğuna oturduktan sonra bilançoyu daha net görmüştür.
Reklam
Bu bilançoyu gören bir devlet başkanı olarak ise en iyi savunmanın saldırı olacağını düşünmesi ve aksiyon alması, son derece normal karşılanabilir. Çünkü mevcut düzenin Çin’e yaradığı çok açık. Karşınızda sizin dünya üzerinde kurduğunuz hegemonyaya bir rakip varken, elbette öylece oturamazsınız; kalkıp savaşmak zorundasınız. Dolayısıyla ben, -her ne kadar fevri ve deli bir adam taklidi yapsa da- Trump’ın son derece zeki ve ülkesini herkesten çok seven bir lider olduğu düşüncesindeyim. Öyle ki Amerika uğruna, dünyanın tüm dengesini bozmayı bile göze almış durumda.
Bundan sonra ne olacak?
Trump’ın ikinci dönemi, ABD’nin iç politikasında değil, küresel ekonomi düzeninde de paradigma değişimi anlamına geliyor. “America First” doktriniyle yükselen bu yeni dönemde Trump, ülkesi için her şeyi yapabilecek, bu uğurda her türlü uluslararası dengeyi bozabilecek bir izlenim veriyor. Ekonomik anlayışı ise bize, klasik *merkantilizm anlayışını hatırlatıyor. 16. yüzyıldan 18. yüzyıla kadar Avrupa'da egemen olan bu ekonomik düşünce sisteminde, bir ülkenin zenginliği sahip olduğu altın ve gümüş rezervleriyle ölçülür. Dolayısıyla ekonomik gücün artması için dış ticaret fazlası verilmesi, yani ihracatın artırılıp ithalatın sınırlandırılması gerekir. Devlet, yerli üreticiyi korumak için yabancı mallara yüksek gümrük vergileri koymalı, ihracatı teşvik etmeli ve kaynaklara doğrudan sahip olmak için koloniler kurmalıdır. Bu anlayışta ekonomi, piyasanın görünmez eline değil, doğrudan devletin çıkarlarına göre şekillenir.
Modern merkantilizm
Bugün ise birebir aynısı olmasa da Trump’ın politikalarını bir çeşit “modern merkantilizm” olarak tanımlayabiliriz. Özellikle Amerika’nın öteden beri başının belası olan dış ticaret açığını bir zayıflık olarak tanımlaması, bu bağlamda Amerikan şirketlerine üretimi ülke içine çekme çağrısı yaparak “Made in USA” etiketini önceleyen bir üretim modelini savunması, buna delalet diyebiliriz. Dünya ticaretinin belki de en önemli aktörü olan ABD’nin böylesi bir tutumu ise kuvvetle muhtemel uluslararası ekonomik kurumlara olan itibarı azaltacak ve çok taraflı sistemlerin yerine ulusal çıkarların esas alındığı bir düzenin önüne açacaktır. Bu da Bretton Woods öncesi döneme, yani yaklaşık 80 yıl önceye döndüğümüz manasına geliyor.
Bretton Woods ile birlikte, “Uluslararası ticaret, uluslararası refahı artırır,” anlayışıyla ülkeler birbirleriyle dövüşmek yerine birbirlerinden faydalanarak daha hızlı kalkınacaklarını anlamışlardı. Bugün ise zamanın başa sardığını, kavgacı anlayışın yeni güç mücadeleleriyle beraber geri döndüğünü görüyoruz. Bu sebeple ne ölçüde olacağını şu andan kestiremesek bile, şayet Trump geri adım atmazsa dünya ticaretinin yavaşlayacağını öngörürsek zaman bizi haksız çıkarmaz diye düşüyorum.
Reklam
- *MERKANTILIZM: Devletin ekonomik oyuna doğrudan müdahil olduğu, dış ticaretin millî çıkar merkezli yürütüldüğü ve korumacılığın, içeride üretmenin savunulduğu bir eski dönem ekonomi anlayışı.
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.