Ayvazovski’nin denizlerinde ışık ve fırtına

Fırçasından yansıyanlar, suyun hakikati ile ilahî kudretin görkemi arasında bir yerde duruyordu sanki. Kaotik bir karanlığın dansına eşlik etseniz de, gören gözlere huzurlu hissettiren bir şeyler vardı onun resimlerinde. Ürpertici ama yıkıcı değil. Dehşetli, evet; ama dingin bir dehşet bu. Cesareti öldürmüyor, mümküne el uzatıyor, umuda kapı aralıyor.
Kırım’da doğdu. Bir Karadeniz liman şehri olan Kefe’de. Ve o çok fırtınalı dünyaları dolaştıktan sonra yeniden döndüğü Kefe’deki evinde, şövalesinin başında sessizce öldü. Büyük kasırga uğramıştı bu kez ressamın limanına ve beklenen yolcusunu yanına katarak sonsuzluğa doğru demir almıştı işte. Türk Kalyonunun İnfilakı adını verdiği tablosunun üzerinde çalışıyordu titiz bir ustalıkla. Aniden geçirdiği beyin kanamasıyla birlikte hikâyesi sona erdiğinde tam 82 yaşındaydı İvan Ayvazovski.
Azak Denizi iyi tanırdı onu. Uzaktan el salladığı gemilerin boğuştuğu o dev dalgaların dehşetini ruhunda duyuyordu. Fırçasından yansıyanlar, suyun hakikati ile ilahî kudretin görkemi arasında bir yerde duruyordu sanki. Kaotik bir karanlığın dansına eşlik etseniz de, gören gözlere huzurlu hissettiren bir şeyler vardı onun resimlerinde. Ürpertici ama yıkıcı değil. Dehşetli, evet; ama dingin bir dehşet bu. Cesareti öldürmüyor, mümküne el uzatıyor, umuda kapı aralıyor.
Kendisini tabiatın talebesi olarak gören ressam; koyu mavi dalgaların etrafını sardığı, zorlukların ortasında, dolunayın altında bata çıka çırpınan gemilerin, yine de bir yolunu bulup kurtulacağına inandırırdı sizi mutlaka. Ürpertici sadeliğiyle ulaştığı görkem, tablolarının alametifarikası olduğu gibi aynı zamanda estetik bir kimliği de vaaz ediyordu.
Reklam
Ayvazovski deniz korkusunu değil, savaşma iradesini tetikleyen tablolarıyla; ışığın, denizlerin, dolunayın, fırtınaların ve İstanbul’un ressamı namıyla altı binden fazla eser bırakmıştı geride. Kırım’daki çocukluğuna ait hatıraların sonsuz ilhamıyla denizden bakıp, denizden görüyordu hayatı. Anlamı suya çağırıyordu sanki, varoluşunu suyun içinden izliyordu.
Nazım Hikmet, 1962 yılında Moskova’da yazdığı meşhur aşk şiirindeki "Ama Ayvazofski’nin denizleri bir yana" dizeleriyle selamladığı ressamın, denizleri sevdiren büyülü tasvirlerini gayet iyi tanıyordu. İnatçı, içe dönük, azametli... Ayvazovski’nin tuvaline nakşettiği denizleri şairin gözünde "bir yana" yapan duygunun; kaotikliğin içindeki berraklığın varlığı kadar, karanlığa değil huzura çağıran renklerin yansıması olduğu da âşikâr aslında. “Severmişim meğer” diye sayıklar insan onun denizlerini gördüğünde. Ayvazovski’nin buna gücü yeter. Fırçasını ışığa batırıp denizleri aşar. Ruhunda saklanır bütün fırtınalar.
Denizde fırtınalı gece
Öyle bir tablodur o; Denizde Fırtınalı Gece. 1849 yılına ait bir Ayvazovski rüyası... Gece, denizin yatağında koyu bir örtü. Tereddüt bulutları, kararsız perdelere benzeyerek dolaşır yelkenlerin üzerinde. Mavi-siyah bütün görkemiyle arzıendam etmekte. Göğün ortasında parlayan ay, sapsarı umutlar gibi ışıklar saçarak fırtınayı hafifletirken; dalgalar karanlığın içinden koparak ağır ağır köpürüyor, gökyüzüyle deniz arasındaki sınırlar kayboluyor.
Tabloya bakıyoruz, ışık gözlerimizi alıyor ve felaketin estetiğini yalnız hareketle değil, ışıkla birlikte görüp yelkenli geminin zorda kalmış hâliyle kopmaz bir bağ kuruyoruz. Gece ile deniz birleştiğinde su, üzerine düşen karanlığı emerek tekinsizleşir. Bir belirsizliktir aslında yanında taşıdığı o anlam. Gemi, belirsizlikleri güvertesine atarak yolculuğuna devam etmeyi isteyecektir ki başını kaldırdığında sadece sararmış ay ışığını görür. Yönünü ve yolunu kaybettirecek kadar sert fırtınaların ortasında kaldığında; gökten gelecek bir ışık, bir işaret aramak gibi... Ay ışığı felaketin bizzat kendisi değil, sebebi bile değil; ama bu felaketi aydınlatıyor işte. Berrak bir dehşet bu, ya da…
Reklam
Karanlığın heyulalar misali geminin üstüne çökmemiş olması; güverteyi terk ederek iç kısımlara geçen mürettebatın, yolcuların, hatta kaptanın gözünde bir umuttur belki. Öyledir; tepende ay, dibinde fırtına, tuzlu sularla yıkanıyor üstün başın... Her gecenin bir sabahı olduğuna inanmak için bütün mümkünlerin kıyısındasın. Batmaz ama sürüklenirsin. Batmayı arzulamaz, sürüklenmeye razı olmazsın. Ama insan bu; karanlığın değil, ışığın içinde kaybolur en çok.
Tabloya bakıyoruz, ışık gözlerimizi alıyor ve Ayvazovski’nin rüyasına eşlik ederken, felaketin estetiğini izliyoruz. Fırtınalar güzeldir, insan orada her zaman ruhunu dizginleyecek anlamlar bulur. Fırtınalar güzeldir, sûkunet ile kavga aynı an’da hayat bulur.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.