İlber Ortaylı hakkında tarih ve medeniyet eleştirisi

Yusuf Kaplan
19:00, 18/05/2026, PazartesiG: Güncelleme: 21:42, 18/05/2026, Pazartesi
CategoryCins
Cins Dergi
İlber Ortaylı hakkında tarih ve medeniyet eleştirisi
İlber Ortaylı: Milleti ve tarihini "Tarihe gömen" adam!

Bir Braudel değildi. Bir Toynbee de değildi. İbn Haldun’u da hakkıyla tanıdığını, İbn Haldun’un tarih felsefesini özümsediğini ve aşma (!) kaygısı güttüğünü hiç sanmıyorum. “İbn Haldun’dan sonra yazılan bütün tarih kitapları, İbn Haldun’a düşülmüş birer dipnottur” diyecek bir tarih felsefesi birikimine ve derinliğine de, bizim medeniyetimizi yeniden üretecek bir derde, asabiye'ye (yaratıcı ruha ve kurucu iradeye) de sahip değildi.

Cemil Meriç’in yazdığı Hilmi Ziya Ülken’in entelektüel biyografisini okurken hop oturup hop kalkmıştım. Yazıyı okurken, “üstad biraz insaf yahu” diyordum, “fazlasıyla acımasız olmamış mı bu!” diye hayıflanıyordum Cemil Meriç’e.

Aradan neredeyse yarım asır kadar uzun bir zaman geçti, Cemil Meriç’e hak veriyorum şimdi: Cemil Meriç, Hilmi Ziya Ülken gibi donanımlı birinin, İslâm düşüncesini ve tarihini çok iyi bilen birinin, Türkiye’de İslâm’ı hayatın her alanından tasfiye eden ve düşünce hayatını çölleştiren, İslâm düşüncesinin kökünün kurulmasına yol açan Kemalist laikleşme projesine ses çıkarmaması affedilecek bir durum değildir. Bir medeniyetin ve o medeniyete bin yıl öncülük yapan bir toplumu ruh kökleri kurutulurken sessiz kalmak, hele de konuşması gereken birkaç kişiden biri olup da çıt çıkarmamak aslâ affedilecek bir davranış olamaz.

Benzer bir gözlemi de bendeniz Mehmet Fuat Köprülü için yapacağım burada. Köprülü, Türk edebiyatının tarihini yazmış, her ne kadar tartışmaya açık olsa da bunun metodolojisini geliştirmiş öncü bir isim. Mustafa Kemal’in sofrasında zaman zaman bulunan bir isim Köprülü. Memlekette dil devrimi, alfabe devrimi, yapay tarih icadı gibi toplumun kaderini değiştirecek, İslâm’la ilişkisini -bugün çok açık bir şekilde gözlendiği üzere- bitirme noktasının eşiğine getirecek ürpertici işler yapılırken hiç sesini çıkarmıyor.

Oysa neredeyse konuşması gereken tek önemli kişi Köprülü ülkede. Ama o konuşmuyor. Bir defa konuşuyor: Atatürk öldükten sonra 1939 yılında bu hayatî konularda konuşuyor!

Ba’de harabü’l-Basra… / Basra harap olduktan sonra konuşmanın hiçbir anlamı yok elbette ki.

O yüzden Köprülü’ye çok kızarım ben! Bir adam konuşması gereken zamanda konuşmuyorsa, o adamın yaşamasının bir anlamı yoktur.

Bendeniz de İlber Ortaylı öldüğünde, bir cenazenin arkasından konuşmama ilkemi hayatında ilke kez askıya aldım ve cenaze kalkmadan konuştum, konuşmak zorunda kaldım.

Bir cenazenin arkasından uluorta konuşmayı edeben doğru bulmadım ve konuşmadım şimdiye kadar.

Konuşmak zorundaydım çünkü İlber Ortaylı ile ilgili anlatılanlar asıl büyük resmi ve gerçeği, Ortaylı’nın gerçek akademik ve entelektüel kişiliğini gözardı eden anlatılardı. O yüzden bu cenaze, cenazesi çoktan kaldırılması gereken bir “yalan tarih”in mimarlarından birinin cenazesi olunca susmak vebaldir, diyerek usturuplu bir dille birkaç hayatî tespitte bulunmayı bir vatan görevi, bir millet borcu ve büyük bir mesuliyet olarak addediyorum.

“Görevli” bir adamdı

Önce hakkını teslim edelim: Osmanlı ile Sultan Abdülhamid Han -ve hatta Sultan Vahdettin- hakkındaki bazı ezberleri bozmuştu; ayrıca tarihi kitlelere sevdirmiş bir adamdı. Ama bize, dünyaya insanlığın önünü açacak büyük bir tarih fikri, kuşatıcı ve kapsamlı bir medeniyet tasavvuru geliştirebilmiş bir adam değildi; böylesi bir derdi de, çapı da yoktu. Çok bilgiliydi ama malumatfurûş bir tarihçiydi. O kadar.

Dünyaya büyük eser bırakmadan ve köklü bir medeniyet fikri sunamadan göçtü gitti bu dünyadan o yüzden.

Eğer resmî tarihin bizi tarihten ve hayattan uzaklaştıran, tarih dışına iten, başkalarının yaptığı tarihte tatil yapmaya sürükleyen ezberlerini -usturuplu bir dille de olsa- deşifre ederek entelektüel hayatını sürdürseydi, bu milletin boynuna geçirilen prangaların kırılmasına çok büyük katkılarda bulunabilirdi. Aksine o prangaların daha boğucu ve sarsılmaz bir şekilde milletin ve çocuklarının boynuna dolanmasına hizmet etmeyi tercih etti ve mezara çok büyük bir veballe gitti.

Çünkü “görevli” bir adamdı: 28 Şubat'tan sonra piyasaya sürülmüştü ve Yaşar Nuri'nin ilâhiyat alanında yaptığı “yıkım” işini o tarih alanında yapmıştı.

İsteseydi, dik durabilseydi, yalan üzerine inşa edilen ve dayatılan tarihi yerle bir edecek tarihî bir misyon üstlenebilir ve tarihe kahraman olarak geçerdi. Ama o bu dünyada ucuz kahramanlığı ve alkışlanmayı tercih etti. Kendisi gibi Kırımlı ama pek çok bakımdan büyük tarihçi olan ve milletin boynuna dolanan tapınakçı prangaları güçlendiren Halil İnalcık’ı ucuz kahramanlık konusunda fersah fersah geçen, bu toprakların çocuklarını ve tarihini “tarihe gömen” bir adam olarak mezara gitti.

Ucuz kahraman

Osmanlı tarihinin insanlık tarihindeki öncü ve benzersiz rolünü çok iyi biliyordu ama o sessiz kalmayı, yaşarken bu ülkenin altını oyan, tarihî rolünü bitiren yalan tarihin propagandisti olmayı ve pespaye, döküntü propagandistleri tarafından alkışlanmayı ve daha vahimi de Osmanlı’nın insanlığın önünü açacak benzersiz ilkelerinin dünyaya anlatılması gibi “yüce bir görev”i üstlenmek yerine Osmanlı’yı Üçüncü Roma ilan etme, Osmanlı’yı Roma’ya göre tarif etme primitifliği ve “aşağılık kompleksi” sergileyerek Osmanlı’nın dünyaya, insanca yaşanacak yegâne medeniyet modelini sunacak muazzam bir medeniyet tecrübesi ürettiğini anlatma imkânını elinin tersiyle itmeyi tercih etti!

Bazı Batılı vicdanlı tarihçiler bile, “gel ey Osmanlı!” diye yazılar ve kitaplar yazarken o Osmanlı’yı bir kez daha “tarihe gömme”yi tercih etmekten tedirgin olmadı!

Hiçbir büyük tarihçi böylesine ürpertici bir tercihte bulunamazdı.

İsteseydi, Osmanlı medeniyetinin ne denli aşılamaz ve insanlığın önünü açacak temellere ve ruha sahip, bütün dünyayı yeniden silkeleyip kendine getirecek adalet, hakkaniyet ve merhamet ilkeleri üzerinden yükselen benzersiz bir medeniyet tecrübesi olduğunu hem ülkemizin çocuklarına hem de bütün dünyaya çarpıcı bir dille anlatabilirdi.

Ama bu fazla prim yapmayabilirdi, fazla şöhret ve para kazandırmayabilirdi. Osmanlı prim yapmıyordu, Kemalizm revaçtaydı, dokunulmaz kutsal tabu gibiydi. O yüzden o işin en kolayını, en kârlı ve ayartıcı olanını tercih etti; resmî tarihin yalanlarını deşifre ederek kahraman olarak anılma imkânını kaybetti ve mezara hesabını veremeyeceği kadar ağır bir veballe gitti.

Bir milletin boynuna geçirilen prangaları kırabilecek bir donanıma ve etki gücüne sahip bir adam konumuna ulaşmıştı çünkü.

O yüzden sırtında hesabını veremeyececeği kadar “tarihin ağır yükü”yle vefat etti gitti bu dünyadan. Artık adı tarihe, bu milletin boynuna geçirilen prangaları kıracak bir imkâna sahipken, o işin kolayını ve en ucuz olanını tercih ederek insanlığın önünü açacak ufka ve derinliğe, ruha ve zenginliğe sahip bu milleti ve tarihini tarihe gömen bir adam olarak geçecek.

Fatih Camii'nin haziresine gömülmemeli!

Vakti zamanında şehid Esad Coşan Hocamızın cenazesinin Fatih Camii’nin haziresine gömülmesini reddeden devletin İlber Ortaylı’nın cenazesinin oraya gömülmesine onay vermesini protesto ediyorum.

Fatih Camii haziresi millete aittir ve bu milletin altını oyan monşerlere, masonik-baronik çetelere hizmet eden bir adamın cenazesinin oraya gömülmesi oradaki bütün büyük insanların aziz ruhlarını da rencide edecektir.

İlber Ortaylı bir tarih felsefecisi değildi

Yazının bundan sonraki bölümünde İlber Ortaylı’nın tarihçiliği üzerine birkaç önemli tespitte bulunmak istiyorum.

İlber Ortaylı, büyük bir tarihçi değildi, iyi bir kronikçiydi, vakanüvis'ti.

Bir tarih felsefesi yoktu. Bir tarih ekolü kurmuş öncü bir tarihçi değildi.

Ve en önemlisi de, dünyaya bir medeniyet fikri sunacak çapta bir medeniyet felsefesine ve mefkûresine sahip bir tarih felsefecisi ve medeniyet felsefecisi hiç değildi.

Bir Braudel veya bir Toynbee değildi

Bir Braudel değildi yani. Bir Toynbee de değildi. İbn Haldun’u da hakkıyla tanıdığını, İbn Haldun’un tarih felsefesini özümsediğini ve aşma (!) kaygısı güttüğünü hiç sanmıyorum.

“İbn Haldun’dan sonra yazılan bütün tarih kitapları, İbn Haldun’a düşülmüş birer dipnottur” diyecek bir tarih felsefesi birikimine ve derinliğine de, bizim medeniyetimizi yeniden üretecek bir derde, asabiye'ye (yaratıcı ruha ve kurucu iradeye) de sahip değildi.

İbn Haldun'la ilgili bu sarsıcı ve ezber bozucu sözü bir Türk tarihçisi söylemeliydi oysa, değil mi?

Ama Toynbee, söylemişti. Ancak Toynbee ayarında 10 ciltlik devâsâ “A Study of History” başlıklı bir şaheser yazabilmiş, İbn Haldun hayranı bir tarihçi, bir tarih felsefecisi söyleyebilirdi böylesine sarsıcı bir sözü.

O yüzden “Civilisation on Trial” başlıklı kitabında “Osmanlı, insanlığın geleceğidir” diyebilmişti Toynbee. Çünkü tarih felsefesini iyi biliyordu, medeniyetler felsefesi yapıyordu, Batı uygarlığının felsefî olarak çöküşün eşiğine sürüklendiğini görüyordu; bir medeniyet fikri ve tarih felsefesi vardı çünkü.

Braudel için de benzer gözlemleri yapabiliriz. Annales Okulu’nun bu en parlak zekâsı, “uzun ölçekli bakışı” tarihe girdiren “long duree” fikrini İbn Haldun’un iyi öğrencisi olduğu için geliştirebilmişti. Ve bu fikriyle çağdaş historiografi’de devrim yapmıştı.

Bize bir tarih felsefesi ve medeniyet fikri sunmamıştı

Bize gelince: Halil İnalcık ile İlber Ortaylı karşılaştırılmaz bile. Ama Ortaylı, popülerliğinin konformizmini ve keyfini sürmeyi tercih etti.

Yaşadığımız medeniyet krizini anlama, anlamlandırma ve aşma konusunda kapsamlı bir tarih felsefesi yapacak bir tarih felsefecisi de, medeniyet felsefecisi de değildi.

Tarihimizi iyi biliyordu. Dünya tarihi konusunda da yoğun bir bilgi birikimine sahipti. Fakat bir medeniyet fikri yoktu ve dünyaya biz nasıl yeniden güçlü ve kuşatıcı bir medeniyet fikri sunabiliriz, diye bir sorunu da, sorusu da, bu soruyu soracak bir derdi de, tarih felsefesi de yoktu.

Türkiye’nin resmî ideolojisinin icat edilmiş kurgular üzerine inşa edildiğini adı gibi biliyordu. Ama “kültürel / entelektüel iktidar” sol-seküler aparatlarda olduğu için, bu sahte ve yapay iktidara boyun eğmeyi yeğledi. Türkiye’nin önünü tıkayan prangaları aşacak bir tarih bilgisine sahip olmasına rağmen böylesine tarihî ama zorlu bir işe soyunmayı hiçbir zaman göze alamadı. Konformizme yenildi.

Ülkede seküler Kemalist kültürel iktidar değil de, şeriatçı kültürel iktidar hâkim olsaydı, bu kez bu iktidara yanaşacak, konformizminden asla taviz vermeyi düşünmeyecekti bile.

Ben bugüne kadar bekledim, belki vicdanı ve hakikat derdi baskın çıkar, baklayı ağzından çıkarır ve icat edilen sahte tarihi deşifre eder diye umutlandım doğrusu. Zaman zaman bunun ipuçlarını vermiyor değildi: Sözgelişi Sultan Abdülhamid onun çabasıyla aklanmıştı büyük ölçüde. Osmanlı ve tarih ilgisi ve sevgisi de onun çabalarının eseriydi esas itibariyle.

Ama bu, onun büyük tarihçi olduğunu göstermeye yetmez. “Büyük âlim”, “büyük düşünür” olması ise hiçbir zaman sözkonusu bile olmadı.

Büyük bir tarihçinin bu ülkeye yapması gereken en önemli katkı, ideolojik önyargılardan azâde bir yakın ve uzak tarih muhasebesi ve bir gelecek tasavvuru, herkese hayat hakkı tanıyan, Batı uygarlığı gibi dışlayıcı (exclusivist) değil, kuşatıcı (inclusivist), yok edici değil varedici, imha edici değil ihya ve inşa edici kampsamlı bir medeniyet fikri sunması olabilirdi. Ama bu mümkün olmadı, mümkün de değildi yukarıda zikrettiğim sebeplerden ötürü.

Sözün özü: Cemil Meriç’in Hilmi Ziya Ülken portresini çizerken neden acımasız bir tavır takınma ihtiyacı hissettiğini şimdi daha iyi anlıyoruz. Konuşması gereken en önemli birkaç adamdan biri olarak konuştuğunda pek çok şeyi değiştirebilecek konumda olan biri olarak konulmadığı için tedirgin oluyoruz.

Aynı şekilde, İlber Ortaylı da bu ülkede Kemalizm’in ton yaptığı, tam da konuşması gereken bir zamanda konuşmamayı tercih etti. Ve gerçek tarihi ve tarih yapan bir milleti tarihe gömdü gitti bu dünyadan.

Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.


Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026