“Peygambersiz İslâm” tartışmalarına eleştiri

“İslâm dünyası”, tarihinin en zorlu dönemlerinden birini yaşıyor. “İslâm dünyası” dediğime bakmayın siz: “İslâm dünyası” diye bir yer yok artık: İslâm dünyası, İslâm’ın dünyası değil; İslâm’ın şekillendirdiği bir dünya değil, sömürgecilerin şekillendirdiği, her bakımdan şekil verdiği, çeki düzen verdiği, her alanda bağımsızlığını yitirmiş bir dünya. Son iki asırdır, “İslâm dünyası” hem fiilen hem de zihnen işgal altında.
Tarihte yaşadığımız ikinci büyük medeniyet krizi bu. Krizi anlamadan aşamayız. Birinci büyük medeniyet krizini Haçlı ve Moğol saldırılarıyla 12.-14. yüzyıllar arasında yaşadık.
İkinci büyük medeniyet krizi: Ehl-i Sünnet Omurga'nın çökertilmesi
Birinci medeniyet krizini, Selçukluların İslâm dünyasını akîdevî, fikrî ve siyasî olarak tarihte ilk kez birleştiren, bütünleştiren Gazzâlî’nin temellerini attığı Ehl-i Sünnet Omurga’yı inşa ederek aştık. Bu üç sütun, darmadağınık olan İslâm dünyasını hem teorik hem de pratik olarak birleştirdi: Bir yandan İslâm dünyası bütünleşti öte yandan da Haçlı ve Moğol saldırıları püskürtüldü. Şimdi de son iki asırdır, benzer bir saldırıyla karşı karşıyayız.
Bugün de İslâm dünyasının öncelikli olarak akîdevî, fikrî ve siyasî bütünleşmesi için yeniden Ehl-i Sünnet Omurga etrafında kenetlenmesi gerekiyor. Ancak o zaman içerden ve dışardan gerçekleştirilen saldırıları püskürtebilmemiz imkân dâhiline girecektir.
İşte o yüzden Batılılar ve içimizdeki Batıcılar, Ehl-i Sünnet omurganın, tarih yapacak bir atılıma kaynaklık etmesini, temel sunmasını ve ruh üflemesini imkânsızlaştırmayı hedefleyen büyük bir saldırı gerçekleştiriliyorlar.
Reklam
İslâm dünyasını, Selçuklunun kardığı mayayı cihanşümûl bir ruha dönüştüren, İslâm dünyasını yeniden toparlayıp ayağa kaldıracak ruha, medeniyet tecrübesine ve tarihî derinliğe sahip en son ve en sofistike medeniyet tecrübemiz olan Osmanlı’yı unutturmaya, Müslüman toplumları zihnen toparlayacak yeni bir Gazzâlî’nin çıkmamasını sağlamaya ve en önemlisi de İslâm’ı Protestanlaştırmak, hayattan uzaklaştırmak için Hz. Peygamberi (sav) devre dışı bıraktırmaya çalışıyorlar.
“Peygambersiz İslam” projesi
Batılıların/Oryantalistlerin, İslâm dünyasında uygulanmak üzere son iki yüzyılda geliştirdikleri üç tehlikeli proje var. Bu üç projeyi kısaca şöyle özetleyebiliriz:
1- İslâm düşüncesinin Gazzâlî ile bittiği masalını yaymak.
2- Osmanlı’yı unutturmak.
3- Hz. Peygamber’in (sav) konumunu sarsmak.
Bu yazıda, sonuncu ve en hayatî olan projeyi mercek altına alacağım. Bu üçünün de buluştuğu çok önemli bir nokta var: Üçü de kurucu. Emperyalistler, nereden vuracaklarını çok iyi biliyorlar. Biz bilmiyoruz sadece başımıza ne geldiğini, niçin ve nasıl geldiğini.
Gazzâlî, yaklaşmakta olan birinci medeniyet krizini göğüsleyecek ve püskürtecek Ehl-i Sünnet Omurga’yı muhkemleştirecek üç büyük sütun dikti: Akîdevî, fikrî ve siyasî üç muhkem sütun. Gazzâlî’nin diktiği bu üç sütun, Selçuklu ve Eyyûbîlerin çabalarıyla Ehl-i Sünnet Omurga’nın mayasını kardı; Osmanlı’nın çabalarıyla Ehl-i Sünnet Omurga’yı muhkemleştirecek muazzam bir ruha dönüştürüldü.
Bin yıl İslâm dünyası bu nedenle bütün saldırıları püskürttü; İslâm dünyasını sarsılmaz bir şekilde bin yıl diri tuttu, ayakta tuttu. Oryantalistler, bu projenin ilk ikisini başardılar. Osmanlı’yı unutturdular; çeyrek asırda bin yılımızı kuran temelleri atan Gazzâlî gibi kurucu bir öncüye, oryantalist bir gözle baktılar, Gazzâlî’nin “İslâm düşüncesini bitirdiği” masalını yayarak çok büyük darbe vurdular. Bu yazıda, Hz. Peygamber’e (sav), hadislere yapılan saldırının mahiyetini, hedeflerini ve nasıl püskürtülebileceğini göstermek istiyorum âcizâne.
Reklam
Hz. Peygamberin konumunu sarsmak istiyorlar!
Son çeyrek asırdır, üçüncü projeyi hayata geçirmeye çalışıyorlar adım adım. Batılılar, Hz. Peygamber’i (sav) deve dışı bırakmayı başardıklarında dinin kısa devre yapacağını kendi Protestanlık tarihlerinden çok iyi biliyorlar.
O yüzden Hz. Peygamber’in konumunu sarsmaya, bunun için de akîdeyi, mezhepleri ve hadisleri tartışmaya açmaya çalışıyorlar. Ama Müslümanlar burada zokayı yutmaya çoktan teşne durumdalar ne yazık ki. Sonra, sıra Kur’ân’a gelecek. Bu nedenle, peygamberimize saldırıyorlar. İslâm’ın tarihte karşılaştığı en büyük saldırı bu!
Vahy'in efendimizde hayat bulması, hayat olması ve hayat sunması
Peygamberimiz, İslâm’ı, Kur’ân’ın bütün insanlığa, bütün âlemlere, hayatın her alanına hitabeden (ama) bütünlüklü söylemini, bizzat hayata aktaran, nasıl aktarılabileceği konusunda fiilen örneklik eden, kılavuzluk yapan bir insan ve bir peygamber.
Peygamberimizin, peygamber olduktan sonraki “kişisel tarihi”, İslâm’ın anlam ve sembol haritalarının, kök-paradigmalarının, anlamlandırma pratiklerinin değişik zamanlarda ve mekanlarda nasıl anlaşılıp, idrak edilip hayata aktarılabileceğini “gösteren” bir “zaman dilimi” olduğu için, İslâm’ın “özü, özeti’’dir. O yüzden şunu söylüyorum: Kur’ân asıldır, Sünnet usûl. Aslolan hakikate vüsul/varmak. Asıl yoksa füsul/sapma vardır.
Kur’ân, Allah’ın (cc) kelâmı, sözü, konuşması. Efendimiz ve sünneti ise Allah’ın kelamının, sözünün, konuşmasının ete kemiğe bürünmesi, müşahhaslaşması. Başka bir ifadeyle, Kur’ân “epistemolojik” kaynak, Sünnet “ontolojik” ırmak. Irmak gürül gürül akacak ki, kaynak hayat fışkıracak... İslâm düşüncesinin, sanatının, hayatının, medeniyetinin mümeyyiz vasfı; nebevî olmasıdır. Peygamberî varlığın olmadığı bir dinde, herkes kendini onun yerine koyacak, böylelikle kelle sayısı kadar din, kitap çıkacaktır. Diğer dinlerin özlerini, sabitelerini koruyamamalarının nedeni, peygamber fikrinden yoksun olmaları, o yüzden dine nasıl uyacaklarını bilememeleri, dine uyacaklarına dini kendilerine uydurmaktan kaçınamamalarıdır.
Reklam
İslâm, Sünnet-i Seniyye sayesindedir ki, insanlar tarafından dönüştürülmeye direnmiş, insanları dönüştürecek ruhu, dinamizmi her daim diri tutabilmiştir. İşte bu nokta, İslâm’ı, içi/özü boşaltılmış, başkalaştırılmış, aslî dinamikleri aşındırılmış diğer muharref dinlerden, dünya görüşlerinden ayıran; şartlar ne olursa olsun, tarihin farklı dilimlerinde yaşayan bütün Müslümanlara dinamizm kazandıran, dinamizmlerini sürgit canlı kılan İslâm’ın en özgün, nev-i şahsına münhasır en hayatî noktalarından biridir.
Tam bu noktada, Müslümanlara düşen şey, insan ve elçi olarak Peygamberimizle, Peygamberimizin “kişisel tarihi” ile özetlenen, örneklenen, İslâm’ın özüne, değişik zamanlarda ve mekanlarda bihakkın nüfuz ederek yeniden-hayata geçirmek ve yepyeni şekillerde hayatiyet kazandırmaktır. İslâm, aynı anda hem beşerî hem ilahî olanı hem fiziği hem fizikötesini hem “bura”yı ve “şimdi”yi, hem de ‘‘öte’’yi aynı anda mezceden, kucaklayan, ihata eden bir din, bir tasavvur, bir hayat anlayışıdır. Bu hayat tasavvuru, en mükemmel şekilde Peygamberimiz tarafından hayata aktarılmıştır. Bu durum, bütün zamanlarda ve mekânlarda İslâm’ın insana, hayata, kâinata ve bunlar arasındaki ilişkilere dair her zaman yepyeni şeyler söyleyebilecek bir dinamizme, bir duyarlığa sahip olduğunu ortaya koyması bakımından çok önemli.
Bu nedenledir ki, bu, İslâm’ın, bir din, bir dünya tasavvuru olarak, insanı da hayatı da toplumu da kâinatı da parçalamasını, parçalı olarak algılamasını, dolayısıyla bir Müslümanın hangi şartlar altında ve hangi zaman diliminde yaşarsa yaşasın, ontolojik bir güvensizlik duygusu yaşamasını önler. Böylelikle, bura ile öte, fizik ile fizikötesi, “din” ile dünya arasında münbit, imajinatif bir irtibat kurulduğu için, Müslüman, bir yandan kendisini, eşyayı, dünyayı tanrılaştırmaya, putlaştırmaya asla kalkışamaz; öte yandan da bir Müslümanın tabiatı, diğer insanları, diğer âlemleri ve kültürleri kontrol etmeye, kendi süflî çıkarları için kullanmaya veya tahrip etmeye ya da yok etmeye kalkışması imkânsızlaşır.
O yüzden İslâm, Hz. Peygamber’in (sav) suretinde ve sîretinde Mekke süresince hayat bulmuş, Medine sürecinde hayat olmuş, Mekke ve Medine süreçlerinin hâsılası olan medeniyet sürecinde de hayat sunmuştur bütün varlığa ve insanlığa.
Dine, zamanlar ve mekanlar üstü özelliğini peygamber kazandırır
Bu teorik arka planın pratiğe nasıl aktarılabileceği konusunda ise Peygamberimizin “kişisel tarihi” bize örneklik teşkil eder. Peygamberimizin “kişisel tarihi”, İslâm’ın salt zamanlar ve mekânlar üstü bir veçheye değil, aynı zamanda zamansal ve mekânsal bir veçheye sahip olduğunu da gösterir: Kur’ân’ın aynı zamanda, peyderpey, 23 yıllık bir zamana yayılarak vahyedilmesi, bu açıdan çok önemlidir.
İşte bu, İslâm’ın fiilî durumlara uygulanması gereken bir mesajı ve niteliği olduğunu ortaya kayar. Bu süreçte Peygamberimiz, sadece Kur’ân’ı aktarmakla kalmaz; aynı zamanda gerek yaşadığı coğrafyada gerekse komşu coğrafyalarda hâkim olan kültürlerle de ilişkiye geçerek İslâm’ın mesajını hayata geçirir.
Reklam
Bizzat Peygamberimizin “kişisel tarihi”, İslâm’ın bu kişisel tarihle özetlenmesi, örneklenmesi, İslâm’ın aynı zamanda güçlü bir tarih ve zaman nosyonuna, diyalojik bir niteliğe sahip olduğunu gözler önüne serer. İşte Peygamberimizin kendi kişisel tarihi boyunca, değişenle değişmeyen, görünür olanla görünür olmayan, ilahî olanla beşerî olan arasında kurduğu bu özgün ilişki ve iletişim biçimi, biz Müslümanların değişen zaman ve mekânlarda İslâm’ı nasıl idrak edip hayata geçirebileceğimiz konusunda önemli ipuçları sunar, rehberlik eder bize.
Bu durum, aynı zamanda, İslâm’ın, kendine özgü bir dinamizme sahip olduğunu, bu dinamizmin her hâl ve şartta yeniden harekete geçirilebileceğini kendiliğinden ortaya koyar. Yeter ki biz, sahip olduğumuz idraki müdrik olalım. O yüzden, şunu söylüyorum: Peygambersiz, din anlaşılmaz. Aksine, iyice anlaşılmaz hâle gelir. Peygamberi devre dışı bırakan bir dinin kısa devre yapması ve hayattan çekilmesi mukadderdir. Tarihe bakın göreceksiniz bu gerçeği. O yüzden Hz. Peygamber’e saldırı konusunda çok müteyakkız olmak zorunda olduğumuz tehlikeli bir zaman diliminin eşiğinden geçiyoruz. O yüzden şunu özellikle hatırlatmak isterim: İslâm’ın dışındaki bütün dinleri fosilleştirdiler; ama İslâm’ı fosilleştiremediler.
İslam, diriliğini ve cihanşümüllüğünü Kur'an'daki kıssalara borçlu
Peygamberlerin tarihte, insan hayatında oynadıkları ontolojik konumu ve sonuçlarını göz ardı ederseniz yeryüzünde insanca hakça âdilâne bir dünya kurmanın mümkün olamayacağını göremezsiniz. Hıristiyanlık, tahrif edildiği için “kültür dini”dir. İslâm, vahiy dini olduğu için asliyetini muhafaza ediyor, varlığını sürdürüyor… O yüzden Hıristiyanlığı tarih yaptı, İslâm tarihi yaptı. O yüzden Hıristiyanlık tarihten çekildi, kilise diye bir heyula var geride sadece. Ama İslâm, direniş, diriliş ve varoluş biçimleri geliştirerek varlığını ve iddiasını devam ettiriyor... Gazze direnişi bunun en silkeleyici örneği. Peki İslâm bunu neye borçlu? Kıssalarda gizli olan, kıssalarla yeşertilen, diri tutulan ve bütün zamanlardaki ve mekânlardaki müminleri de diri tutan ruha ve bu ruhun verdiği şuura.
Kur’ân’ın zamanlar ve mekânlar üstü kaynağı da zamanda ve mekânda tatbik edilmesini sağlayan kaynağı da kıssalardır. Kıssalar, İslâm’ın zamanlar ve mekânlar üstü ilkelerini, zamanda ve mekânda peygamberler çerçevesinde hayata aktarma hikâyeleri/uygulamaları üzerinden anlatır. Zamana ve mekâna, zamanda ve mekânda meydan okumak, zamanın ve mekânın geçiciliğini aşma çabasını zamanda ve mekânda gerçekleştirmek ancak Rahman’ın kudretinin ve rahmetinin eseridir. O yüzden Kur’an’daki kıssalar bütün zamanlarda ve mekânlarda yaşayan insanlara “zihin”de direniş, “zemin”de diriliş ve “zaman”da varoluş yolculukları ve bu yolculukların ilkelerini sunar.
Peygamberlerin tarihi, insanın emaneti
Tarih, peygamberlerle başlar. Tarihi gerçek anlamda peygamberler yapar. Zira Peygamberlerin devrede olduğu tarihte insan, öznedir; o yüzden tarihi insan yapar. Eğer tarihten peygamberleri çıkarırsanız, insanı evrimin insafına terk edersiniz ve tarihin kölesi yaparsınız. Kaçınılmazdır bu.
İnsanlık tarihini peygamberleri devre dışı bırakarak yazmak, insana da bütün varlıklara da seni, beni, her şeyi yaratan Rahman’a da hakarettir, Rahman’ın rahmetine ise nankörlük etmektir. Alıp verdiği nefesi bile kendi elinde olmayan bir varlığın insan olma onurunu bile isteye hiçe sayması, ayaklar altına almasıdır bu!
Olacak iş değil gerçekten! İnsan onurunu peygamberler/le korur oysa. Celâl ve Cemâl Sahibi Allah, “emanet”i (bilme iradesi, melekeleri ve bildiklerini yapma kudretini) insana yükledi. Emanet, emniyet, iman, mümin, emin olmak, “güvenmek” fiilinden türeyen birkaç kurucu kavramdır. Rahmet elçisinin (sav) ifadesiyle “Mümin, kendisine güvenilen ve başkasına güven veren kişidir.”
Reklam
Tarih boyunca böyle olmuştur istisnaî durumlar hâriç. Düşünsenize… Yurdundan kovdukları bir peygambere en değerli eşyalarını emanet olarak vermiştir Mekkeli müşrikler. O umut ışığı peygamber öylesine yüce bir nur/ışık kaynağıdır ki, Mekke’yi terk ederken emanetleri sahiplerine teker teker vermesi için Hz. Ali’yi ölüm döşeğine yatırmıştır. Kendisini öldürmeye gelenler, yatağında Hz. Ali’nin olduğunu görünce şaşkına döneceklerdir!
Emanet hem yük hem de yükümlülük demek. Hakikatin yükü, hakikati hayatta emin bir şekilde tahakkuk ettirme yükümlülüğü. Kendini bilme, fıtratını keşfetme ve hakkaniyetli bir hayat-dünya inşa etme zorlu yolculuğu... Önce, kendine, içine yolculuk yaparak, kendini inşa etme… Asıl yolculuk içimizdedir ve içimize yapılır çünkü… Enfüs’e ve enfüs’te yani… Sonra, kendine ulaştığı ölçüde varoluş nizamının anlam haritalarını deşifre etmesi, kendini ve kendi dışındaki âlemin/âlemlerin hakikatini keşfederek (âfâk’ta yolculuk yaparak) halifesi olduğu Allah’ın rahmeti gereği ihsan ettiği ilkeler çerçevesinde bir dünya tesis etmeye soyunması yolculuğudur insanın. İmtihan yolculuğunu böyle böyle hayata geçirmesi insantekinin…
Nebevi soluğun rahmeti ve insanlığın felaketi
Bu yolculuğun hedefinden ve yolundan sapmadan sürdürülmesi için peygamberler gönderilmiştir. İnsanca yaşanacak dünyayı peygamberler kurar. Peygamberlerin devre dışı kaldığı bir dünya, şeytanın cirit attığı, insanın şeytanlaştığı, azmanlaştığı, haddini aştığı, kendini unuttuğu, hakikati kaybettiği, nefsinin ayartıcı labirentlerinde kaybolduğu, sonunda kaçınılmaz olarak cehenneme çevirdiği bir dünyadır. Tarihe, önyargısız, saplantısız bir şekilde bakın, göreceksiniz bunu. Çağımız, nebevî soluğun tarihten çekildiği bir ç/ağ. Tarihte nebevî soluğun tarihten çekildiği ender zamanlardan biri çağımız. O yüzden alev alev yanıyor… Kavruluyor… Rahmeti arıyor… Gazze’ye bakın, Gazze’ye…
Peygamberler, Allah’ın rahmetinin tecellîsidir. O yüzden son peygamber olarak gönderilen Peygamberimiz (sav) bizatihî “rahmet peygamberi” olarak tarif ve tavsif edilmiştir.
Rahmetin nasıl muazzam bir şekilde tecellî ettiğine yakından bakın lütfen! Peygamberler Allah’ın emirlerini iletecek, siz de o emirlere göre yaşayacaksınız! İlk bakışta, insanı -deyim yerindeyse- “köleleştiren” bir durum varmış gibi geliyor insana. Ama insana, insanın yaratılış özelliklerine, fıtratına iyi bakarsanız, insanın kendi başına hareket ettiği zaman hem nefsinin hem de ürettiği her şeyin kölesi hâline gelen bir zaafa sahip olduğunu görürsünüz. Çağımız bunun ürpertici örnekleriyle dolu. Gazze’ye bakın, Gazze’ye… İnsan, Rabbini tanıdığı, emirlerini idrak ettiği zaman kendini tanıyor, kendini biliyor, kendini buluyor, kendi oluyor ve işte o zaman özgürleşiyor, dünyanın en zorba, aşağılık mahlûklarına karşı kabına sığmaz bir ruhla donanıyor, gerçek özgürlüğüne kavuşuyor. O zaman tarihin kölesi değil efendisi oluyor. Yeryüzünü cehenneme çevirmekten kurtuluyor, yeryüzünde cenneti inşa edecek yapı-taşlarını döşüyor…
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.