Medya İsrail'e karşı objektif mi?

Firdevs Yiğit
10:00, 12/10/2023, PerşembeG: Güncelleme: 11:00, 12/10/2023, Perşembe
CategoryMecra
Mecra
Medya İsrail'e karşı objektif mi?
​Denis Sieffert. ​Fransız gazeteci Sieffert, düzenli olarak Fransa'daki grevleri konu edinen haftalık Politis Gazetesi’nin Yazı İşleri Müdürü. Lübnan'da, Filistin ve İsrail’de çok sayıda rapor hazırladı. Medyanın bu savaşı nasıl ele aldığının yanı sıra bunun Fransız toplumu üzerindeki etkisine dair iki kitap yayınladı.

İsrail-Filistin çatışmasına, bölgeye ve tarihine aşina olanlar, genellikle TV veya yazılı basından gündemi takip ederken gerçeğe aykırı haberler, bariz önyargılar ve tarihsel bağlamdan kopuk yorumlar karşısında şaşkına dönüyorlar. Bu ne ile açıklanabilir; cehalet mi, kötü niyet mi, korku mu? Duruma vâkıf olan ve bağımsızlığından ödün vermeyen bir Fransız gazeteciden Fransız medyasındaki haberleri analiz etmesini istedik...Fransızcadan çeviren: Firdevs Yiğit

https://image.piri.net/resim/imagecrop/2023/10/12/10/41/resized_d1579-587d3a59ekrangc3b6rc3bcntc3bcsc3bc61.jpg
İsrail gibi savaş halinde olan bir ülkenin kendi propagandasını yapması akla yatkın bulunabilir ancak Fransız medyasının bu propaganda ile alakalı tutumu sizce mantıklı mı?

Sahiden de
İsrail
gibi bir ülke
propagandayı
bir savaş silahı olarak kullanması ile
suçlanamaz
. Öte yandan
gazetecilerin
vazifesi olayları doğrulamaktır ve o açıdan bir sapma söz konusu, çünkü medyada propaganda unsurlarının hızla yayılışına tanık oluyoruz.
Gazze
saldırısından hemen önce,
Kasım 2008'de
Hamas
ile
İsrail hükümeti
arasındaki
ateşkesin bozulması
buna sıradan ve somut bir örnektir.
İsrail
propagandasına göre,
ateşkesi bozan
ve böylece
İsrail'i meşru müdafaa
durumuna iten
Hamas’tı
. Ancak gerçekte
ilk olarak
İsrail'in
4 Kasım'da
Gazze'nin güneyine
kanlı bir baskın
düzenlediğini ve aynı akşam ateşkesin sürdüğünü deklare ettiğini görüyoruz.
Öyleyse bu anlayışa göre
ateşkes
, İsrail baskınlarından önce ve sonra gelişen bir olgudur. Üstelik Haziran
2008
'de imzalanan söz konusu
ateşkes
, İsrail'in Gazze'ye en yakın şehri olan
Sderot'a
roket atışlarının durdurulması karşılığında
ablukanın gevşetileceğini
öngörmüştü fakat aksine abluka bu süreçte daha da kötüleşti ve
Hamas
tarafında
ateşkesin
bozulmasının ana etmeni de buydu. Tüm bunlar gizli tutularak defalarca
Hamas'ın ateşkesi bozduğu ve İsrail'in meşru müdafaa durumunda olduğu
tekrarlanıp durdu.

Neden? Medya gerçeklerden habersiz mi yoksa gerçek dikkate mi alınmıyor?

Bu çok bileşenli bir düzen. Öncelikle,
İsrail'de
İsrailli yayıncılar aracılığı ile
İsrail propagandası
yapılıyor. Daha sonra -özellikle
Fransa'da
aktif olan- entelektüel gruplar bu
propagandayı
yazılı basın galerilerinde ya da sık sık davet edildikleri televizyon ekranlarında bütünüyle üstleniyor ve yanlış bile olsa, tekrarlar yoluyla doğru bilgi olarak kabul edilen ve artık gerçekliğinden şüphe duyulmayan haberlerin yayılmasını sağlıyorlar.

İstisnasız tüm gazeteciler bunu yapıyor mu?

Birkaç
gazeteci
kategorisi var. Bazıları son derece
ideolojik ve bilinçli
olarak bu propagandayı üstleniyor. Bazısı da -ki bence en kötüsü- bilgilerin doğruluğunu teyit etme zahmetine girmeden bunu
bilinçsizce
yayıyor. Bazen de medyanın
genel tavrına ters düşmek
kaygısından kaynaklanıyor.

Kitabınızda İsrail propagandasında sık rastlanan bir konuyu, Camp David'de Yaser Arafat'ın, Ehud Barak'ın "cömert tekliflerini" reddettiği iddiasını irdeliyorsunuz.

Arafat’tan, tıpkı
1993
’te
Oslo Anlaşması'nda
yaptığı gibi bir haritayı onaylaması istendi. O zamanlar
Batı Şeria'da
115.000
ve
Doğu Kudüs'te 200.000
yerleşimci vardı. Yedi yıl sonra
Camp David’de
, bu kez Batı Şeria'daki
195.000
yerleşimciyi meşrulaştırması anlamına gelecek şekilde
Arafat'tan
tekrar bir harita imzalaması istenmişti. Bu da kolonizasyonun dondurulmasını öngören
Oslo anlaşmalarının feshine
neden olmaktaydı.

Bunlar Filistinlileri her seferinde biraz daha gerileten "müzakereler" değil mi?

Kesinlikle.
Arafat'ın
başka seçeneği yoktu, imzalaması ve peşini bırakmaması gerekiyordu; tıpkı bir mahkeme celbi gibi. Açıkçası, bunu yapmadı çünkü bu sayıda
ek yerleşimciyi
kabul etmesi daha fazla
istikrarsızlık
demekti ancak medya
İsrail propagandasının
peşinden gitti.

Arafat'ın Kudüs'ü paylaşmayı reddettiği de söylendi.

Aslında bir paylaşım söz konusu değildi.
Filistinli
bir müzakereci
“Paris'i paylaşmaktan söz edildi, ama onlara sadece Creteil (Paris banliyölerinde küçük bir kasaba) verildi”
diyerek bir karşılaştırma yaptı.
  • Sorun bir kez daha İsrail'in bu propagandayı yaymaya çalışması değildir. Sorun, müzakereler sırasında medyada kesinlikle söz hakkı tanınmayan Filistinli müzakerecilerin öfkesine rağmen yeniden (bu propagandanın) başlatılmış olmasıdır.
O zamanlar meşru görünen tek kaynak -ki bu büyük bir sorun teşkil ediyor-
İsrail Dışişleri Bakanı Shlomo Ben-Ami
ve yaptığı açıklamalardı. Büyük bir günlük gazete için bu işlem birkaç ay boyunca sürdü. Bilindiği üzere
Le Monde
gazetesi,
Sylvain Cypel'in
köşesinden
Camp David'in
gerçek haritalarını ifşa etti ve bu paylaşımı reddeden
Amerikalı müzakereci Robert Merret'in
görüşüne yer verdi. Ancak Aralık ayına gelindiğinde artık çok geçti, bu arada başka olaylar gelişmişti.

Ancak bugün bile "Arafat, Barak'ın cömert tekliflerini reddetti" düşüncesi hâkim.

Evet, örneğin
Bernard Guetta
'da (
France-Inter
) işin aslının böyle olmadığını öğrendiğimizde, çok fazla sayıda tanık da ortaya çıktı.

Arafat'ı müzakereleri reddediyormuş gibi göstermenin müteakip olaylar üzerinde bir etkisi var mı?

Evet, İsrail
Arafat'a
her zaman istediği şeyi (Kudüs'ün paylaşımı gibi) sunduğunu iddia ediyor. Ne istedi de vermedik demeye getiriyor. Şayet reddediyorsa, bu onun
samimiyetsiz
olduğunun, aslında
İsrail'in
yok edilmesini istediğinin bir kanıtı. Bu nedenle
“artık barış adına bir müşterek yok”
deniyor.
Propaganda
bu yalan yanlış bilgi üzerine kuruludur ve bu
formül
defaatle hafızalarımıza kazınmıştır. Böyle böyle
Arafat
kelimenin tam anlamıyla siyaseten katledildi:
Filistin tarafı diskalifiye edildi.

“Yalan söyleyin, mutlaka birileri inanacaktır” (Goebbels) diye mi düşünülüyor?

Bu politika
İsrail solu
için de kullanılmıştır.
İsrail'in
artık
barış için bir ortağı bulunmadığından
daha güçlü bir politikaya ihtiyacı vardı. Dolayısıyla bu formül A
riel Sharon'ın
yerini sağlamlaştırdı.

Ayrıca Şaron'un 2000 yılında Ağlama Duvarı meydanına yaptığı ziyaret de merak uyandıracak bir şekilde sunuldu.

O sırada görünen şey,
İntifada’nın
uzun süredir
Arafat
tarafından planlandığı ve
Camp David Anlaşması’nı
bozmaya karar verdiği için onu kışkırtmak adına bir bahane arandığıydı. Gerçek ise oldukça farklı. Aslında
Arafat
,
İntifada’nın
bu başlangıcına hiç
hâkim
olamadı. Hem
Şaron'un
gelişiyle hem de bu gelişi izleyen gösterilerin çok şiddetli bir şekilde bastırılmasıyla (
13 kişi öldü
) kendiliğinden gelişen bir tepkiydi.

Şiddetten bahsetmişken, medya bu şiddetin sık sık Filistinlilerden kaynaklandığı izlenimini yarattı.

Bilhassa görsel medya,
kanın
şiddetine
ve şok edici görüntülerine ayrıcalık tanıyor. Öte yandan
ekonomik ya da otoriter şiddet
,
arazilerin kamulaştırılması
,
sömürgeleştirilmesi ya da haneye tecavüz
acımasızlığı göz ardı ediliyor.
  • Elbette, bir kolonizasyonu göstermek bir saldırıyı göstermekten çok daha zor ve kapsamlıdır. İlki bir süreç iken, ikincisi zaman ve mekânda daha kesin hatlara sahip bir hadisedir.
Bazen,
İsrail'in
meşru bir savunma durumunda kalarak hareket ettiğini iddia eden bir açıklamanın eşliğinde
İsrail şiddetine
de yer veriyorlar. Buna seyrederken İsrail baskısının ne denli yoğun olduğunu kendimize hatırlatarak
Filistinlilere karşı bir merhamet
geliştirebiliriz, bu ihtimal düşünüldüğü için İsrail’in her saldırısının
meşru müdafaa
olarak okunacağı yayınlar yapılıyor, etkili de oluyor. Neden? Çünkü
Filistin şiddeti
savaşın nedeni olarak görülüyor ve bence meselenin özü olan
sömürgeci şiddet
tamamen gizleniyor.

Medyamız bunun bir sömürge savaşı olduğu gerçeğinin içini mi boşaltıyor?

Onu d
inî bir boyuta
indirgeyerek,
özgürlükçü Filistin hareketinin,
İslâmcı Nebula’nın
(Ç.n. uzayda geniş bir alana yayılmış olan kozmik bulutsu yapı) yalnızca küçük bir parçası olacak kalacağı bir evren yaratarak, mücadeleyi
bir ideolojik çatışmaya
dönüştürdü.
Bir
Filistin milliyetçisi
olarak bilinen
Arafat
için bu tamamen yanlıştı ve hatta İslâmcı bir bileşenle esasen
Filistin Kurtuluş Hareketi’nin
devamı olan
Hamas
için bile yanlış.

Yeni değil, sömürgenin yönünü tayin etmek Avrupa medyasının oldum olası yaptığı bir şey.

En iyimser bakışla
geçimsizliğinin nedenini bilmeyen iki halkın
çatışması şeklinde sunuldu.
Araplara
karşı
Yahudiler
ya da
Yahudiler Müslümanlara
karşı. Din meselesinin hep arka planda kaldığı doğru ama
11 Eylül saldırılarıyla
başka bir boyuta taşındı.
Bush'un
medeniyetler çatışması
hakkındaki konuşması İsrail için bir nimetti, çünkü yalnızca
İsrail'in
değil, Batı'nın
İslâm'ın yükselişiyle
ilgili korkularında da yankı buldu.
Böylece
İsrail
, yalnızca kendisini savunmak için değil, aynı zamanda
Batılı değerleri savunmak için
de bir savaş sürdürdüğü fikrini satmayı başardı ve
Fransız
medyası da - özellikle
Arte
- Hamas hakkındaki raporları ile dikkatimizi her zaman
şiddete ve dinî cihete
yönlendirerek bu propaganda lehine oldukça iyi çalıştı.
Ulusal
özgürlüğe
dair metinlerden söz eden yok tabi!

Nedenini bilmeden geçinemeyen iki halkla karşı karşıyayız. Buna inanan gazetecilerin görevini ihmal ettiğini, bize tarihin açıklanamaz olduğunu söylemek yerine somut gerekçeler getirmeleri gerektiğini söyleyebilir miyiz?

Ama her şeye rağmen, bu
iki halktan
biri bize çok benziyor. İkisi aynı kefeye konulmuyor. Bu halklardan birinin, yani
Filistin
halkının şiddete neredeyse doğal bir eğilimi var. Öteki halk ise
Tel Aviv gibi Batılı şehirlerimize
benzeyen şehirleriyle,
Yahudi-Hıristiyan medeniyetimizin
bir mensubu. Yani bir özdeşleşme söz konusu; oysa bu tarz bir yaklaşım hem yanlış hem de çok büyük
haksızlık
.

Nefret ya da dinî fanatizm ile konuya açıklama getirmek bazı Fransız entelektüellere has bir özellik gibi görünüyor.

Bernard-Henri Levy, Andre Glucksmann, Alexandre Adler, Pascal Bruckner, Daniel Simoni
gibi isimler, köklerini
Kur’ân-ı Kerîm’de
bulmaya çalışarak bu savaşı dinî bir kisveye büründürmek adına zamanlarını harcıyorlar.
  • Gerçekten de Kur’ân'da şiddet çağrısı olarak yorumlanabilecek bazı metinler bulunur ancak Kitab-ı Mukaddes’te de bu tür metinlere rastlarız. Fakat ayrıca Kur’ân-ı Kerîm’de bilgeliğe ve barışa davet eden metinler de vardır, Kitab-ı Mukaddes’in aksine.
Bu nedenle, tüm bu yorumlar bir nevi
sahtekârlıktır
. Amaçları, dikkatleri
sömürge sorunu
gibi maddi bir gerekçeden uzaklaştırarak başka yöne çekmektir.

Batı’nın çıkarlarını gözeten tüm büyük savaşlarda tarih halktan gizlenir. Bu kitabın hazırlanma sürecinde, bir sokak röportajına denk geldim. 1948'de, İsrail henüz yerleşmeden önce orada kim vardı diye sordular; çok azı ne cevap vereceğini biliyordu. Derinlerde bir yerlerde, yıllarca büyüyen bilgi kirliliği nedeniyle insanlar aslolanı görmezden geliyorlar.

Bilgi olay odaklıdır ve bilgiyle ilgili sorun, iki farklı işleve sahip olmasıdır.
Demokratik
-ki bizim için en önemlisi bu- ve
ticari
olması. Bu iki işlev arasındaki çelişkiler her zaman iyi sonuçlar doğurmaz. Dahası
ticari fonksiyon
giderek daha fazla ön plana çıkıyor; satmak zorundasınızdır! Böylelikle kişi olayı irileştirerek (
hypertrophie
) onu tarihten koparır. Öncesinde neler olup bittiğinden habersiz bir halde yalnızca
Filistin
şiddetine
tanık olacağız. Bilginin trajedisi budur.

Bu entelektüelleri medyada ayrıcalıklı kılan ne?

Medyamızda
İsrail’in
sahip olduğu genel ayrıcalıkların bir tezahürü. Cevaplardan biri oldukça basit.
Yahudilerin
-
özellikle Fransa’dakilerin
- soykırım adına duydukları suçluluğun ağırlığı. Tarih hâlâ ağır basıyor ve hâlihazırda orada, soykırımı yaşamış bir
Yahudi
topluluğu var.
  • Bir diğeri ise, Yakın Doğu topraklarında Fransa ve ABD'ye yakın bir Batı muhafızı olarak vazifelendirilen İsrail'in stratejik bir konuma sahip olması.
İsrail,
Batılı
ülkelerin
doğal, stratejik, askeri, ekonomik ve kültürel müttefiki
olarak tasarlandı. Bu nedenle İsrail'in çıkarlarını kim savunuyorsa, özellikle iktidar çevrelerinde çok dikkatli bir kulağı vardır. Elbette tarihte -özellikle de
Gaulle
ile açılan- parantezler vardır ancak genel olarak bu entelektüeller son derece elverişli bir zeminde top çeviriyorlar.

İsrail'e karşı olumlu, Arap dünyasına ve Müslümanlara karşı olumsuz bir önyargı var öyle mi?

Evet, geçmiş yüzyılların en büyük trajedisi, büyük güçler tarafından
sömürgeleştirilmektir
.
Cezayir Bağımsızlık Savaşı Fransa’da
çok derin izler bıraktı.
Araplar
ve özellikle
Müslümanlar
, yıllar boyunca
Cezayirli
isyancılarla özdeşleştirildi. İster
Fransa'daki
göçmen işçiler, isterse uluslararası arenadaki
Filistinliler
olsun hâlâ bu kalıplaşmış düşünceden mustariptirler. Üstelik bu olumsuz önyargı,
İslâmcılığın
yükselişiyle daha da belirgin bir hal alıyor ve tüm bunlar bir menfi alaşım (amalgam) meydana getiriyor.

Kitabınız düşmanı şeytanlaştırma ya da meşrulaştırma sürecini analiz ediyor. Kulağa nasıl geldiğinin farkında mısınız?

Anakronizmlerle
ilgili bir oyun fark ettim,
Filistinlileri
tarihte geçmiş bir zaman dilimine hapsetmeyi sürdürüyoruz. Örneğin
Hamas'la
bir diyaloğumuz yok, çünkü
Hamas 1988 tüzüğünü
yürürlükten kaldırmak istemiyor. Hâlbuki o tarihten itibaren
Hamas
bu tüzüğe tamamen aykırı birçok metin ortaya koydu.
https://image.piri.net/resim/imagecrop/2022/08/21/03/13/resized_6c905-4ea2e37c3.jpg
Hamas
FKÖ'nün
tüzükleri kurucu ve kimlik ifade eden tüzükleridir, bu nedenle aşırıdır. Bunlar müzakere unsurları değildir,
şiddet
içerirler ancak bu metinler, yirmi yıllık evrimi
inkâr etmek
adına her seferinde hatırlatılırlar. Sanki bazıları, Avrupa'da Fransa ile müzakere etmeden önce
Fransa Milli Marşı La Marseillaise’in
yürürlükten kaldırılmasını talep ediyormuş gibi.
"
Kirli bir kan oluklarımızı sulasın
"
pek iyiliksever bir ifade gibi durmuyor!
  • İşte İsrail'in işleri yürütme şeklindeki ve sıklıkla medyadaki klasik meşrulaştırma süreci. Örneğin
    Arte
    'de, yapımcı Daniel Leconte sık sık Hamas tüzüğünün üst üste yığıldığını görebileceğiniz yayınlar sunuyor. Bunun 1988'den kalma bir metin olduğuna, o zamandan beri daha birçok şeyin yazılıp çizildiğine, Hamas'ın birçok kelimenin olumlu anlamıyla siyasallaştığına ise asla değinilmiyor.

Kötülemek aynı zamanda çatışmayı kişiselleştirmek anlamına gelmez mi? Her şey Arafat'a (veya diğer liderlere) bağlı olacaktı ve halkın temelde hiçbir rolü olmayacaktı.

Arafat’ın
bu oyuna hazırlıklı girdiğini söylemek gerekiyor. O bir
otokrattı
ve
Oslo dönemi
boyunca halkına
"
Endişelenme, icabına bakıyorum, her şey güzel olacak
"
dediği için suçlanabilir. İnsanları geçmişinden uzaklaştırarak kendini yalnızlaştırmış oldu. Üstelik
1993-2000
yılları boyunca devam eden
kolonizasyon
hakkında sessiz kaldığını düşünüyorum. Tüm bunlar
İsrail'in
menfaatineydi.
Medyanın tarihi bireyler üzerinden açıklamaya çalıştığı yine de doğrudur:
Arafat
yeri gelir kaprisli olurdu, önemsiz olurdu, yanıltıcıydı, sözünü tutmazdı. Bu tekrarların tamamı
Arap klişelerini
andırıyor ve netice olarak,
Camp David
müzakerelerinin başarısızlığı
Arafat’ın
güvenilmez kişiliğine fatura ediliyor.

Arafat'ın ardından şimdi de Hamas gayrimeşru hale getirilmeye çalışılıyor. Hangi vasıtalarla?

Batılıların gözünde
Hamas'ın
Fetih'e
kıyasla bir handikabı var. Her ikisi de
Müslüman Kardeşler’den
geliyor olsa da
Fetih
, vaaz vermeyi ve tedrisatı bir kenara bırakarak siyasi bir örgüt olma sürecine girdi ve
Müslüman Kardeşler’den
kopmak adına
dinî bileşenden
uzaklaşmayı seçti.
  • Ancak Hamas, Filistin toprakları üzerindeki iddiasını halen kültüründeki milli bileşenle bir arada bulunan güçlü bir İslâmî bileşen üzerine kuruyor. Bu nedenle medyanın gayri meşrulaştırma yöntemlerinden biri de dinî bileşene çok daha fazla ağırlık vermektir. Oysa benim görüşüme göre, ulusal bileşen giderek daha önemli bir hale geliyor.
Örneğin,
Hamas
ve
El Kaide
arasında kesinlikle yalan yanlış bağlantılar kuruluyor ya da
Hamas
İran stratejisinde basit bir oyuncak,
İsrail
yakınlarında silahlandırılan bir tür
Truva atı
olarak lanse ediliyor, lakin hiç de öyle değil. Elbette
Hamas İran ile ilişkilerini sürdürüyor
ve ondan yardım alıyor, buna şüphe yok ancak
Hamas
, İran'ın çıkarlarını gözetmeyen bir
Filistin
hareketidir.
Ancak propaganda,
Hamas'ın
artık kendi başına var
olamaması
için bu bağlantıları suni bir şekilde büyütüyor. Artık ya
"İslâmcı Nebula"nın
bir parçası ya da İran stratejisinin basit bir oyuncağıdır. Bütün bunların neticesinde ise Filistin meselesi Hamas'ın söyleminden kaldırılıyor.

Yine de Hamas'ın itibarını zedeleme konusunda intihar saldırıları büyük rol oynadı.

Her şeyden önce
Hamas
2007
'den bu yana bu saldırılarla ilişiğini kesti. Metinler öyle söylüyor ama asla alıntılanmıyor.
Siyasi
söylemi
meşrulaştırmanın
özü, onun
terörist
karakterinin altını çizmekten ibarettir; bu saldırılar başka bir zemine oturtulur.
  • Söylememde bir beis yok bizim için, kültürümüzün bakış açısına göre intihar irrasyonel, çılgın ve kabul edilemez bir şeydir. Fakat kendine bir bomba bağlayıp infilak etme fikri Müslümanlara has bir şey de değildir. Batı bu anlamda kötü niyetlidir.
Ancak
Hamas
örneğinde önemli olan, rasyonalitenin başka bir düzeyde müdahale etmesidir.
İntihar
bombalamaları her zaman bir
İsrail saldırısına
yahut daha önce yaşanmış bir olaya tepki olarak gerçekleşir. Masum insanları hedef aldıkları için kör ve aptaldırlar ama
siyasi refleks
bakımından öyle değiller.

Mart-Nisan 1996'daki
saldırı dalgası ise
Hamas
lideri
Yahya Abdüllatif Ayyaş'ın
, Şimon Peres iktidarı sırasında İsrail tarafından
suikastla
öldürülmesinin neticesidir. Üstelik bu
suikast
, her şeyin hızla
barışa
doğru ilerleme sürecine girdiği
beklenmedik
bir anda gerçekleşmişti.
İsrail kamuoyu
açıktı ve birden bire bu
İsrail eylemi ve Hamas saldırıları
dalgası zuhur etti.
Ancak
mantıksız
olarak sunulan ve
masum insanlar hedef alındığında
tasvip edilmeyen bu şiddet siyaseten
mantıksız
değildir. Açıkçası bu eylemleri anlamlandırmak için daha önce yaşananlara, İsrail'in neler yaptığına bir açıklık kazandırmak gerekiyor. Tam olarak
gizlenen
budur. Bunu
kör bir şiddet
olarak sunmak klasik
meşrulaştırma
sürecidir. Bir açıdan öyle ama başka bir açıdan hiç öyle değil.

Tüm bunlar medyadaki önyargının bir tezahürü. Müsebbibi lobi mi?

Gerçekten de
soykırımın
hatırasını sömüren lobilerin varlığı
inkâr edilemez
. Fakat
İsrail-Filistin
savaşı aynı zamanda
İsrail'in
Kuzey’de konumlandığı bir
Kuzey-Güney
çatışmasıdır. Bu nedenle bizimkiyle bir özdeşleşme süreci vardır.

Kuzey-Güney çatışması mı?

İsrail,
Batılı
güçlerin bir nevi
elçiliği
olarak tasarlanmış ve
örgütlenmiş
bir ülkedir. İlk olarak,
50'li yıllarda
Fransa ile platonik bir yakınlaşma dönemi yaşarlar, ardından
1956
'da
Süveyş'in
başarısız olması ile birlikte hamiliği
ABD
yönetimi devralır.
Başlangıçta
Fransa
, Arap kartını oynamanın daha iyi olacağını düşündüğü için
İsrail'i
uzak tutar ancak
Nasır ve Suriye'nin
yükselişiyle
Fransızlar
artık Arapları kontrol edemeyeceklerini anlayacaklardır.
  • Fransa kısmen geri çekilir çünkü Süveyş Krizi Fransa’ya büyük bir darbeydi. Üstelik De Gaulle iki yıl sonra iktidara geldi ve Cezayir sorununu çözmek zorunda kaldı. Bu nedenlerden ötürü Fransa, İsrail'i destekleme görevini ABD'ye devredecektir, ancak her iki güç için de önemli olan her zaman Batılı güçlerin ekonomik, stratejik, entelektüel ve kültürel çıkarlarıdır.
Ayrıca
Fransa'da
çok güçlü bir
Yahudi
azınlığın
var olması ve birçoğunun ailesinin
İsrail’de
yaşıyor oluşu ilginç bir durumdur. Öyle ki tatil için
Eilat'a
(Eylat), bayram kutlamaları için
Tiberias'a
(Tiberya) gidilir. Bu, başka hiçbir ülkede rastlanmayan
duygusal bir yoğunluk
yaratır. Fransa'da
İsrail
yabancı bir ülke olarak görülmez bir bakıma ve İsrail'in kaderine aşırı duyarlı bu
azınlıklar
arasında
Fransız
toplumunda
etkili
insanlar vardır. Nesiller boyunca gelip iktidardaki boşlukları doldurdular. Başta
medya
olmak üzere pek çok alanda güç sahibi bu insanlar
Fransa
siyaseti için çok değerli görülür ve onlara kabalık etmek istenmez.

Buna rağmen bazı medya kuruluşları bazen İsrail'i yirmi yıl öncesine kıyasla daha fazla eleştiriyor. Bu evrimi neyle açıklamalı?

İsrail propagandasının
argümanları öyle çok tekrarlandı ki etkisini yitirdi. Gittikçe daha fazla insan en azından korkunç bir
güç dengesizliği
olduğunu kabul etmeye başladı.
İsrailli
iktidar sınıflarının aslında
barış istemediğini de
çok yakın zamanda idrak etmeye başladık. Çok uzun bir süre boyunca bunu kesinlikle
Filistinlilerin
istemediğini ve hata ettiklerini düşündük. Sorunun kökeninde
İsrailli
liderlerin
barış istememeleri
gerçeğinin yattığını yeni yeni kavrıyoruz.

El-Cezire kanalında ve internette yayınlanan görüntüler bu gelişime katkı sağladı mı?

Özellikle
Gazze’deki
katkısına tanık olduk, iki aşamalı bir muhteva vardı. İlk olarak
Batı Avrupa
vatandaşlarına saldırganın
Hamas
olduğu ve İsrail'in
meşru müdafaa
içinde hareket ettiği söylendi.
Bir
tertip
olarak değerlendirdiğim ikinci aşamada ise
Arap
kanallarından gelen görüntülerin yayınlanmasına izin verildi. Ancak en kötü olasılıkla insanlar kendilerine
İsrail'in
abarttığını
söylediler.
Kısacası algı değişti ve uluslararası diplomasi bunu dikkate almak zorunda kalacak. Çünkü
İsrail’in
onlarca
suç işlemesine rağmen
çok sevildiğine dair bir iddiası var. Uluslararası toplumun görüşü çok mühim ancak
Gazze ve Lübnan'daki
savaşla birlikte
iki kez sivil katliamı
yaşandı ve
kurban
sayısının izlenen hedeflerle hiçbir ilgisi yok. Dahası,
askeri düzeyde
bunlar iki ayrı başarısızlıktı. Bu yüzden
İsrail'in
imajının
gerçekten çok kötüye gittiğini düşünüyorum ve bu, vicdanların gelişimi için olumlu bir değişkendir.

Ancak Gazze şoku geçer geçmez her zamanki söylem devam ediyor: "Her şey Hamas'ın suçu...". Ne yapılabilir?

Bu zor bir soru. Biz
gazeteciler
, aydınlar veya
akademisyenler
olarak gerçeği en iyi şekilde tanımlamaya çalışmalı ve hâkim söylemlerle yüzleşmeliyiz.
Medyada
kendilerini ifade etme
ayrıcalığına
sahip olmayanlar için oraya gitmemiz gerektiğini söyleyebilirim.
Gazeteci
olmadığı halde toplumsal bir görev addederek sahaya giden kimselerin
erdemlerine
kuvvetle inanıyorum. Çok güçlü basit referans kitapları var.
Eşmerkezli
ve ortak hedefe yönelen çemberler ile görüşler değişir, bu da gazetecileri harekete geçirir.

Gazetecilerin hepsini bir tutabilir miyiz?

Hayır, medyanın eleştirilerini nitelemeliyiz. Ayırt etmek gerekiyor. Bir yanda
İsrail
yanlısı
entelektüellere
çok yakın, özel olarak yazan ve
ideolojiye
son derece bağlı gazeteciler var. Öte yandaysa ayrı telden çalan
muhabirler
var ve ne yazık ki hiçbiri kanaat önderi değil.
Vatandaşlarımızdan
çok azı gazetelerin iç sayfalarını ve kıyıda köşede kalmış
makaleleri
okuyor. En kötüsü de birçok şeyin yazılıp pek azının itibar görmesi.
Gazetecilerin
tamamının aynı sepette çürümüş olduğunu varsaymak doğru olmaz. Sorun şu ki,
kanaat
önderlerinden
oluşan küçük seçkinler başyazıları, ön sayfaları,
televizyon haberlerini
kontrol altında tutuyor. Bunlar,
İsrail'i
koşulsuz savunmak konusunda oldukça tutarlıdır ancak
meslektekilerin
tamamını yansıtmazlar. Genelleme yapmak doğru olmaz.

Hâlâ iyimser bir bakış açısı var mı?

Çeşitli
faktörler
rol alıyor.
Filistinlilerin
lehine olan
demografik
evrim teorisi,
İsrail'in
Yahudi
karakteri sorununu ortaya çıkaracaktır.
Bu yüzden
İsrail sağının
, belki de soldan daha fazlasının bu
demografik
sorunun farkında olduğunu düşünüyorum.
Demografik
evrimin gerçekleşmesine izin vermektense bir duvara sahip olmanın daha evla olduğunu kendilerine söylemelidirler. Gerçek bu, ancak politikacıların önümüzdeki
elli yılı öngörmesine
yol açabilir. İsrailli liderler şunu idrak etmelidirler ki İsrail için ortalama bir
barışın
sağlanması, kendi çıkarları için yıkıcı olacak bu süreçlerin gerçekleşmesine izin vermekten çok daha iyidir.
Konuyla ilgili okuma yapmak isteyenler için:
  1. -Denis Sieffert ve Joss Dray,
    La guerre israélienne de l’information,
    La Découverte, Paris, 2003.
  2. -Denis Sieffert,
    La nouvelle guerre médiatique, israélienne
    La Découverte, Paris, 2009.
  3. -Denis Sieffert, Israël
    -Palestine, une passion française
    , La Découverte, Paris, 2004.
Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026