Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin tanığı bir yaz eğlencesi: Yazlık Sinema

Kahraman Şakul
Kahraman ŞakulDerin Tarih Dergi Yazarı
07:00, 28/07/2026, Salı • GZT Haber Merkezi
Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçişin tanığı bir yaz eğlencesi: Yazlık Sinema

Osmanlı döneminde payitahtta açık havadaki ilk film gösterimi 1896 yılında Şehzade Kıraathanesi’nde (Direklerarası) gerçekleşti. Ancak ilk açık hava sineması 1913’te Şişli’de Eski Osmanbey Bahçesi denilen bir çay bahçesinde açıldı. İstanbul’da sayıları giderek artan yazlık sinemalar, 1970’lerin sonuna dek, oldukça yaygın orta sınıf eğlencesiydi. Mahalle kültürü ve komşuluğun pekiştirildiği yerlerdi. Zenginle fakirin birlikte yaşadığı Osmanlı bakiyesi mahalleler hâlâ mevcuttu. Sınıfsal farkların buharlaştığı, kadın-erkek, yaşlı-genç ve Müslüman-gayrimüslim herkesin buluşup kaynaştığı yazlık sinemadan bugünün perdesine yansıyanlar…

Çocukluk anılarımda yazlık sinema müstesna bir yer tutar. 1980’lerin başında son demlerini yaşayan yazlık sinemayla Florya Belediye Kampı’nda 7-8 yaşlarında tanışmıştım. Kampta geçirdiğimiz 15 günün en büyük eğlencesi açık hava sinemasında deniz kokusu, tatlı meltem esintisi ve Yeşilköy Havalimanı’na inip kalkan uçakların gürültüsü eşliğinde yerli ve yabancı filmler izlemekti. Türkan Şoray ve Cihan Ünal’ın baş rollerini oynadığı Seni Kalbime Gömdüm (yönetmen Feyzi Tuna, senaryo Selim İleri, 1982) biz çocukları o kadar sarmamıştı. En heyecanlı yerinde filmin sesini bastıran uçak gürültüsüne seyircinin söylenmesi bizim için daha matraktı. Bu yazlık sinemaların değişmezidir: En heyecanlı yerde ya elektrik gider ya film kopar ya da ortam gürültüsü filmin sesini bastırır. Biz çocuklar daha ziyade Zorro: The Gay Blade (1981) filmine bayılmıştık. Hem macera hem komedi. Daha ne olsun?

İstanbul’da yazlık sinemalar 1970’lerin sonuna dek oldukça yaygın orta sınıf eğlencesiydi. Mahalle kültürü ve komşuluğun pekiştirildiği yerlerdi. Zenginle fakirin birlikte yaşadığı Osmanlı bakiyesi mahalleler hâlâ mevcuttu. Yazlık sinema sınıfsal farkların buharlaştığı, kadın-erkek, yaşlı-genç ve Müslüman-gayrimüslim herkesin buluşup kaynaştığı yerdi. Zira orada herkes film sayesinde duygudaştı. Hele zaten evvelce izlenmiş bir film oynuyorsa kadınlar filmi ancak göz ucuyla takip edip örgülerine ve dedikodularına yoğunlaşırlar, arada sırada perdeye laf atarlardı. Kâğıt külahta çekirdek (niyeyse kabak çekirdeği daha bir yaygındı) olmazsa olmaz tabii. Birbirlerine göz süzen gençler, filmi sigaralarına meze yapan bezgin babalar, ortalıkta koşuşturup duran veletler, onlara, oyunculara ve her şeye söylenmeye bayılan dedeler yazlık sinema deyince akla ilk gelenler… Hemen her mahalleye yakın yürüme mesafesinde bir açık hava sineması bulunurdu.

Altın çağını 1950-1970 arasında yaşamasına rağmen yazlık sinemanın uzunca bir tarihi var.

Türkiye’de 1950’lerde Mısır ve Hint yapımı filmler epeyce ilgi görmüştü. “Avare” (1951) filmiyle şöhret kazanan Raj Kapoor’un başrölünü üstlendiği “Nazrana” (1961) filminden bir sahne.
Türkiye’de 1950’lerde Mısır ve Hint yapımı filmler epeyce ilgi görmüştü. “Avare” (1951) filmiyle şöhret kazanan Raj Kapoor’un başrölünü üstlendiği “Nazrana” (1961) filminden bir sahne.

İstanbul’un çok işlevli bahçeleri

Avrupa kentlerini gezenlerimiz, “Niye bizde böyle meydanlar yok?” diye çok hayıflanırız. Cevabı basit. Bizde bahçeler var. Daha doğrusu betona peşkeş çekilmeden önce bahçeler, mesireler ve hatta mezarlıklar vardı. Modernleşeceğiz diye el birliğiyle mezarlıklar bile yok edildi. Nefes alacak yer kalmadı. Şimdilerde Avrupa’nın organik tarım yapılan şehirlerine özenen İstanbullular yakın zamanlara dek kentin bağlık, bostanlık olduğunu unutuyorlar. Hemen her evin bahçesinde yeşillik yetiştirilir, kümes hayvanları beslenirdi. Ekolojik hayat kent nüfusunun yanlış bir siyasî karar sonucu beş yılda (1950-55) 1.166.477 kişiden (349.909’u sur içinde) 1.533.822 kişiye (433.629’u sur içinde) çıkartılmasıyla yok olmaya yüz tuttu. İstanbul, sanayileşmeye açılacak şehir değildi. Osmanlı’nın hiçbir rakibi payitahtını böyle heder etmemiştir. İstanbul yirmi yılda havasını, denizini kaybetti; bağsız bostansız, hayvansız (Evet! Şimdilerde olduğu gibi sadece kedi-köpek yoktu), depreme dayanıksız, varoşlarla sarılı bir şehre dönüştü. Kentte dalından erik, dut, incir, vişne, şeftali, kayısı, ceviz yiyen son kuşak benim gibi 1975-80 arasında doğanlar olsa gerek. Artık kenti bırakın, şehre eklemlenmiş eski varoşlarda bile bu pek mümkün değil.

İşte kıyısından köşesinden yakaladığım o eski zamanlarda İstanbul’un bahçeleri gazino, kıraathane, çay bahçesi gibi dinlence ve eğlence mekanlarıydı. İstanbul’un yazlık sinemalarını araştıran Evren’in dikkat çektiği üzere Mahmud Yesari daha 1943’te, “Eskiden İstanbul’da, halk için bahçe denilecek bahçe pek azdı, hatta yok gibiydi. İstanbul’da eskiden beri ‘bahçeli lokanta’, ‘bahçeli gazino’, ‘bahçeli meyhane’, ‘bahçeli kahve’ pek çoktu. Fakat bunlara bahçe denmez…” diyor. Yani, kentin kültür-sanat yaşamı “bahçe” denilen kamusal alanlarda şekilleniyordu. Günümüze adı yadigâr kalan bahçelerden Bomonti, Küçük Çiftlik, Yıldız, Belvü (Şişli ve Fenerbahçe), Tepebaşı’nı ansak meram hasıl olur herhâlde. Bunlar çalgılı, sahneli, gazino diye tasnif edilirlerdi. Sahneli olanlarda sinemadan önce tiyatro sahnelenirdi. Ayrıca payitahtın bahçeleri 1913’ten itibaren yeni bir işlev edindi: açık havada film gösterimi!

Emek Sineması’nın yeni hâli.
Emek Sineması’nın yeni hâli.
İstanbul sokaklarında dolaşarak sinema filmlerinin reklamını yapan bir çığırtkan. Çığırtkanlık İstanbul’da.
İstanbul sokaklarında dolaşarak sinema filmlerinin reklamını yapan bir çığırtkan. Çığırtkanlık İstanbul’da.

Payitahtın ilk kapalı sineması 1908’de Pera’da açılan Cinéma Théatre Pathé Fréres idi. Osmanlı macerasında son perde oynanırken Ciné Eclair, Ciné Centrale, Ciné Gaumont, Les Cinémax Orientaux, Ciné Palace, Ciné Lion gibi salonlar Pera’yı doldurdu. Gayrimüslimlerin yoğunlaştığı Pera sinemanın kalbi oldu. Bugün nasıl pahalı “toplu konutları” pazarlamak için gösterişli İngilizce isim uydurma modası varsa o devirde de bu salonlara böyle havalı isimler koyarak yedinci sanatın üst sınıf eğlencesi olduğu vurgulanıyordu sanki. Gelgelelim, açık hava sinemaları böyle değildi. Payitahtta açık havadaki ilk film gösterimi 1896 yılında Şehzade Kıraathanesi’nde (Direklerarası) gerçekleşti. Ancak ilk açık hava sineması 1913’te Şişli’de Eski Osmanbey Bahçesi denilen bir çay bahçesinde açıldı. Bir anda payitahtın bahçeleri yazlık sinemaya dönüşüverdi. 1914’ten 1924’e dek hem yaz hem kış oturulan Erenköy’de (bugün “köy içi” tabir edilen istasyon etrafı) Sefa Bahçesi, Kadıköy’de Kuşdili’nde Gülistan Gazinosu, Zamoğlu, Millî ve Mısırlıoğlu; Üsküdar’da Mühürdar Bahçesi, İnşirah, Kamer, Park; Beyazıt Bahçesi, Azak Bahçesi (Gedikpaşa), Artistik (Şişli), Defterdar (Eyüp), Bebek Bahçesi, Beşiktaş’ta Beşiktaş Bahçesi, Elektra ve Park, Cağaloğlu’nda Çiftesaraylar bahçeleri ilk yazlık sinemalardı. Yedinci sanata âdeta demokrasi gelmişti. Sinemanın seçkinlerden halka hitap eden bir eğlenceliğe dönüşmesi kaçınılmaz bir süreçti. Cumhuriyet’in halkçı politikaları bu süreci hızlandırdı.

Başlangıçta bu bahçelerde masalı sandalyeli oturma düzeni korunmuştu. Yeni yazlık eğlencenin halk nezdinde tutması üzerine evvela sahneli bahçeler açık hava sinemalarına dönüştüler. 1940’larda badana duvarın yerini yavaş yavaş perde aldı. Masalar kalktı ve yerine sandalye veya tahta sıra oturaklar geldi. Sabit makine daireleri kuruldu. 1940’larda kentin eğlence merkezi Tepebaşı’ndan İstiklal Caddesi’ne (meşhur Cadde-i Kebir/Pera Caddesi) kayıyordu. Bunun en açık göstergesi ise caddede pıtrak gibi çoğalan sinema binalarıydı. İstanbul’un en eski apartmanları ve “modern” binaları ile süslü bu tarihî caddede Rüya (Artistik), Ar (Sinepop), Alkazar (Electra), Atlas, Elhamra, Emek (Melek), İpek ve Lale sinemaları vardı. Günümüzde neredeyse tamamı yok olmuş veya Emek örneğinde olduğu gibi tartışmalı bir renovasyon projesine konu olmuştur. Yazlık sinemalar ise sayfiye karakteri taşıyan Kadıköy, Moda, Büyükada, Bakırköy ve Yeşilköy gibi semtlerde yoğunlaştılar. 1949’a kadar sayısı 20’yi geçmeyen bu sinemalarda kışın gösterime giren filmler oynatılırdı. Zaten yeni film görmek kimin umurunda? Çoğu sayfiye mahallesine doğru düzgün elektrik bile verilemezken karanlık bastırınca ailecek gezintiye çıkmanın bahanesiydi sinema.

İstanbul’un yaz geceleri şenleniyor

Tek parti rejiminin sonuna doğru sinemanın halk eğlencesine dönüşeceği belli olmuştu. 1948’te sinema biletlerine konulan vergi %75’ten %25’e düşürülmüştü. 1949’da yazlık sinemaların sayısı İstanbul’da 20’yi geçmezken 10 yıl sonra 103’e, 20 yıl sonra da 183’e fırladı. Bu sayı küçük mahallelerdeki derme-çatma bahçeler de eklenirse 260’lara kadar çıkmaktaydı. Oysa kapalı sinema salonu sayısı 150’lerde geziniyordu. Yazlık sinema ülkenin her yerinde kışlık sinemaların neredeyse iki katına ulaşıyordu. Önceleri İstanbul’un seçkinleri tıpkı Pera’ya volta atmaya (yahut “piyasaya”) çıkar gibi en güzel elbiselerini giyinip galalarda boy gösterir, rezerve numaralı koltuklarında filmlerini izlerlerdi. Eski İstanbulluların burun çekerek andıkları gibi o yıllar taksi şoförlerinin bile takım elbise kravatla işe çıktıkları yıllardı. 1950’lerde işler değişmeye başladı. İstanbul halkı yaz gecelerini keşfetti. Sanki Ramazan yaza denk gelmiş gibi halkın artık gece dışarı çıkmak için bir bahanesi vardı. Hilal Erkan’ın hesaplamasına göre bir biletin fiyatı asgarî ücretin 500’te birine denkti: sadece 1 TL idi. Şimdi ise öğrenci bileti bile 150 TL! 700 TL’ya kadar yolu var. Henüz televizyonun da esamesi okunmadığına göre sinemanın bir anda alt ve orta sınıfların yaz-kış eğlencesine dönmesine şaşmamalı! Nüfusun %6’sını barındıran İstanbul, sinema salonlarının %20’sine sahipti.

Çoluk çocuk sinemalarda ne izlenirdi? 1940’larda sinema yaygınlaşırken Türkiye’de ancak yılda 3-4 film çekilmekteydi. Mısır ve Hint melodramları ülke çapında beyaz perdeleri fethetmişti (yoksa “esir almıştı” mı demeliyiz?). ABD ile sıkı fıkı olduğumuz 1950’lerde ise vatandaş Hollywood’u keşfetti. Aşk filmlerine aşinalık vardı zaten. Gerçi Amerikan filmleri Hint ve Mısır filmleri kadar duygu kaşağısı değildi. Fakat eski tabirle “vurdulu-kırdılı” filmler, kovboy filmleri, hatta Tom ve Jerry ile Micky Mouse gibi çizgi filmler halkı cezbetmişti. Yazlık sinemaların artmasına koşut olarak Yeşilçam da coştu. Tek geliri gişeydi. Halkın nabzını tutan filmler yapmak zorundaydı. Hint ve Mısır melodramları konu ve diyalog bakımından yerli filmlere ilham kaynağı oldu. Bu mirası günümüzde yerli pembe dizi sektörü devraldı. Hem de tüm hatalarıyla birlikte. Gişe tek gelir kaynağı olunca halkın kısa vadeli beklentilerine yönelik birbirinin kopyası melodramlar 20 yılda Yeşilçam’ın sonunu getirecekti. Orta ve uzun vadeli beğeni değişikliklerini ölçme, farklı türler deneme gibi bilimsel yaklaşımlar göz ardı edildi. Sektörden kazanılan para da sektörde tutulmadı; yatırım yapılmadı. Bugün de böyle. Diziler dünyaya sattığı sürece sorun yok gibi düşünülüyor. Konu ve işleyiş çeşitlenmesi zayıf. Doğru düzgün kaç film ve dizi stüdyomuz, çekim platomuz var?

Kovboy filmleri, hatta Tom ve Jerry ile Micky Mouse gibi çizgi filmler halkı cezbediyordu.
Kovboy filmleri, hatta Tom ve Jerry ile Micky Mouse gibi çizgi filmler halkı cezbediyordu.

Tüm sorunlarına rağmen Türkiye, 1960’larda 1.903 yerli film üretmeyi başarmıştır. Bunun yarısı Yeşilçam üretimiydi. Gençler bilmese bile Türkiye o yıllarda dünyanın en büyük film endüstrilerinden biri hâline gelmişti. Aile komedileri bir nebze de olsa beyaz perdeye çeşit getirdi. Her neyse! Gerek bilet fiyatlarının ucuzluğu gerekse yerli-yabancı film seçkisi açık hava sinemalarını cazip kılmaktaydı. Kışlık sinemaların aksine buralarda numaralı koltuk yoktu. Erken gelen en güzel yeri kapardı. Yeme içme ucuzdu. İyi kötü tuvalet-lavabo de olunca çocukları oyalamak kolaydı. Bir gazoz bir frigo ile tüm geceyi geçirmek mümkündü. Şimdiler de Alaska frigo’yu, Elvan gazozu hatırlayan kaldı mı acaba?

Yazlık sinemalara en çok alt ve orta sınıf mahallelerin yoğunlaştığı Fatih (30 adet), Gaziosmanpaşa (15) ve Üsküdar’da (21 adet) rastlanmaktaydı. Kadıköy’deki 31 sinemayı da eklersek açık hava sinemalarının yarısının buralarda olduğu anlaşılır. Tabii semte göre filmler de değişiklik gösterirdi. “Klas” mahallelerde Hollywood yapımları oynardı. Hatta Erenköy’deki Sefa Bahçesi’nde alt yazılı dublajsız oynarmış. Oysa okuma-yazma bilmemek hâlâ yaygındı. Çoğu yazlık sinemada film konularına aşinalık ve kopyala-yapıştır diyaloglar anlama rahatlığı sağlardı. Eli işte gözü oynaşta mahalleli için ideal filmler bunlardı. Alt sınıflar dublaj filmlerdeki diyaloğu bile hızlı bulup takip etmekte zorlandığı için kenar mahallelerde “n’ayırrr, n’olamazz” nidalı Türk filmleri oynardı. Yeşilçam melodramının alamet-i şahikası olan “n’ayırr, n’olamazz” nidasını Abdurrahman Palay’ın yorgun ve akşamdan kalmasına borçluyuz. 1954 yılından itibaren oyunculuk, film ve seslendirme yönetmenliği yapan Palay, uykusuz ve akşamdan kalma ise stüdyoda elini çenesine dayayarak dublaj yaptığı için sözleri böyle telaffuz edermiş (Özkoçak, 222).

Bir devrin sonu

1970’lerde TRT’nin düzenli televizyon yayınına başlaması yazlık sinemaların gerilemesinde önemli bir aşamadır. Öte yandan, 1950’lerde hız kazanan yanlış şehirleşme politikaları yazlık sinemanın sonunu getiren asıl gelişmeydi. Kontrolsüz nüfus artışı yüzünden arsa fiyatları yükseldi. Popülist imar düzenlemeleri yüzünden kent içinde park ve bahçeler parsellenip apartman inşaatına açıldı. Başta o köşklerin sahibi seçkin zevat köşklerini müteahhitlere verdiler. Bakım zorluğu bahanesiyle o güzelim ahşap köşklerini yıktırdılar. Rant üretmeyecek şekilde aynı metrekare ve aynı katta betonarme bina yapılacağı yerde rant uğruna tek parselde çok apartman dikilmesine izin vermek gibi vahim hatalara imza atıldığından kent içi betona boğuldu. Bir sonraki aşamada da ortak mülkiyetten kat mülkiyetine geçilince kentsel dönüşümün gereği parsel birleştirme olanaksız hâle geldi. Kent içi bizzat “eski İstanbullular” tarafından betona gömülürken kentin etrafındaki tarım ve orman arazileri de bir güzel gecekondu mahallelerine dönüştürüldüler.

Boğaziçi Köprüsü’nün 1973’te açılması üzerine evvelce sayfiye hüviyetindeki Caddebostan-Bostancı hattı çok ama çok kısa sürede yaz-kış oturulan bir muhite dönüştü. Kadıköy’ün nüfusu (Moda, Fenerbahçe, Caddebostan, Suadiye, Bostancı dâhil) 1950’de 77.993 kişi iken beş yılda 25.000 kişi daha buraya taşındı. 1975’te ise buranın nüfusu 362.572’ye fırladı. Demek ki köprüyü yapanlar bunun Anadolu yakasına getireceği mesken yükünü hesaplayıp bir plan dâhilinde arazi üretmeyi becerememişlerdi. Şehircilik uğruna Mimar Sinan’ın onlarca eserini yıkıp geçenlerin herhâlde yeşil alanlara ve bizim yazlık sinemalara acıması beklenemezdi. İşte bu süreçte mahalle aralarındaki bahçe ve arsaların sahipleri yazlık sinema işletmek yerine arsalarına bina dikmeyi daha kârlı bulunca bu yaz eğlencesinin pabucu dama atıldı. Orhan Pamuk Masumiyet Müzesi’nde bu dönüşümü pek münasip anlatır (Pamuk, Masumiyet Müzesi, s. 284).

İstanbul’daki bir yazlık sinemanın yıkım aşamasından bir kare.
İstanbul’daki bir yazlık sinemanın yıkım aşamasından bir kare.
Osmanlı dönemindeki meşhur eğlence mekanı Direklerarası’nın siyah beyaz bir fotoğrafı.
Osmanlı dönemindeki meşhur eğlence mekanı Direklerarası’nın siyah beyaz bir fotoğrafı.

Kısacası kentin demografik ve mekânsal dönüşümü yazlık sinemaların kaderini de belirlemişti. Sayfiye olmasıyla öne çıkan Kadıköy yakası sahil hattı yazlık sinemaların en yoğun olduğu yerlerken buralar “şehirleşince” sinemalar da bitiverdi. 1974’te Kadıköy'de hâlâ 30 açık hava sineması varken 1980’lerde bunların arsasına apartman, otopark veya iş merkezi yapıldı. Fikirtepe’deki meşhur Murat Sineması 1996’ya dek yaşamış istisna yazlık sinemalardan biridir. “Kentsel dönüşüme” girmeden önce yaşlı mahalle sakinleri ilk Yeşilçam filmlerinin kendi sinemalarında gösterilmesiyle övünmekte ve Nuri Sesigüzel, Müslüm Gürses, Cem Karaca gibi ses sanatçılarının konserlerini dün gibi hatırlamaktaydılar. Bu durum yazlık sinemaların ortak bellek oluşturma ve mahalle kimliği geliştirmede ne denli hayatî olduklarını ispatlar.

Yazlık sinemada bir gece

Fatih ve Karagümrük’ün Feza ve Mehtap’ı, Beşiktaş ve Ortaköy’ün Yıldız ve Boğaziçi’si, Bakırköy’ün Yeni ve Renkli’si, Kadıköy ve Moda’nın Kuşdili, Hale ve Modapak’ı, Kalamış’ın Sahil’i, Caddebostan’ın Budak, Ozan ve Serdar’ı, Şaşkınbakkal’ın Çınardibi ve daha nicesi halk belleğinde iz bırakmış sinemalardı. Buralarda filmden önce bazen canlı müzik konserleri, komedi gösterileri olurdu. Hatta film galası yapılır ve “artistler” de teşrif edip halkla kaynaşırdı.

Başrollerini Türkan Şoray ve Bulut Aras’ın oynadığı 1978 yapımı Sultan filmi (yönetmen: K. Tibet, senaryo: Y. Turgul), Adile Naşit, Şener Şen, İlyas Salman ve Erdal Özyağcılar gibi isimleri içeren dev kadrosuyla yazlık sinemadan televizyona geçişi güzel resmeder. Filmin çekildiği yer göçle doğmuş “kenar mahalledir” (Boğaziçi Üniversitesi’nin kuzey kampüsü civarındaki Hisarüstü Mahallesi). Mahalleli TRT’de gösterilen Amerikan dizilerini benimsemiştir. Birbirlerine o dizilerin kahramanlarının adlarını lakap takarlar (“Kolombo” ve “Çarli”), ancak açık hava sinemasına gidip bol piyasa ve dedikodu yapmayı da ihmal etmezler. Vizontele (yönetmen ve senaryo: Yılmaz Erdoğan, 2000) ve İftarlık Gazoz (yönetmen ve senaryo: Yüksel Aksu, 2016) gibi filmler ise açık hava sinemalarını daha nostaljik bir planda ele alıyorlar. 2000’lerde üst gelir gruplarına hitap eden açık hava sinemalarının doğmasında bu nostaljinin de etkisi vardı. Tabii, adap bir hayli değişti. Pahalı biletler, numaralı ve lüks koltuklar, turistik tarife atıştırmalıklar…

Bu vesileyle biraz da yazlık sinema adabına bakalım. Mahalle aralarında, boş arsalarda veya deniz kenarlarında kurulan bu sinemalar pek ahım şahım yerler değildi. Çoğunlukla yüksek duvarla çevrili olur, beyaz perde veya badana duvar önüne sıra sıra tahta sandalyeler dizilir, seyyar ampullerle etraf aydınlatılırdı. Duvarlar, geçen sezonun ünlü filmlerinin afişleriyle donatılırdı. Kuzguncuk’taki Altıner sinemasını 1962’den itibaren yıllarca işleten Bülent Tunca sinemanın tahta zeminli olduğunu belirtmiştir. 1.000 adet sandalye yirmişerli sıralar hâlinde dizilir ve harçlığını çıkarmak isteyen 15-20 çocuk her gün sandalyeleri arkaya doğru yatırıp zemini süpürürlermiş. Mahallenin uygun yerlerine film afişleri yapıştırır ve film vakti de leblebi, çekirdek ve gazoz satarlarmış. Gerçekten de bu tür işlerde çocuk istihdamı yoğundu. Açık sinemaların bu işlevi genelde unutulur. Bu çocuklardan biri olan “Kulaksız” İsmail Eskenazi 1956’da Kuzguncuk’ta açılan Nur’da bilet ve gazoz satıcılığından makinistliğe yükselişini anlatır (Ebcim, Kuzguncuk, 152-53; Ebcim, Kuzguncuklular, 11).

1940’larda Türkiye’de beyaz perdeyi Mısır ve Hint melodramları işgal etmişti.
1940’larda Türkiye’de beyaz perdeyi Mısır ve Hint melodramları işgal etmişti.

Gün boyunca arabalar mahalle aralarında dolaşıp megafonla o geceki filmi duyururlardı. Herkes erkenden en iyi yeri kapmak için sinemaya doluşurdu. Rahatını düşünenler minder getirirlerdi. Bazı fiyakalı sinemalarda salonun arkasında yüksek zeminli özel localar bulunur ve bunların bileti daha pahalı olurdu. Masumiyet Müzesi’nde Kargümrük’teki Yaz Çiçek Sinema Bahçesi’nde yukarıdaki balkona bir rakı sofrası kurup ailesiyle demlenen münasebetsiz adamın filmi izlerken bağıra çağıra oyuncuları eleştiridiği için seyircileri kızdırdığını okuruz (s. 289). Teyzelerin dedikodularına arka fonda çalan müzik ve seyyar satıcının “buz gibi frigo, gazoz” nidaları eşlik ederdi. Gazozlar, gofretler, tabii ki “eğlencelik” denilen çerezler (öyle şan fıstığı, badem vs. değil! Leblebi, tuzlu fıstık, kabak ve ay çekirdeği) olmazsa olmazdı. Şimdiki sinemalarda olduğu gibi pahalı değillerdi.

Bilet fiyatları ucuz olsa da bedavacılar eksik olmazdı. Bazısı sinema dolu olduğu için bazısı da civardaki apartmanlarda oturdukları için beleşe film izlerlerdi. Balkondan bedava film izlemek ev ziyareti yapmak için iyi bir bahaneydi. Hatta, Türkan Şoray hatıratında anlatıyor. Küçük bir çocukken oturdukları evin yanındaki binanın çatısına çıkıp karşıdaki açık hava sinemasında oynayan film “sinemada” izlediği ilk filmmiş. Aktris sanki gözlerinin içine bakıyormuş gibi gelince büyülenmiş (Şoray, s. 3). Muzip ve cesur çocuklar ise duvar üstünden veya ağaç dallarından kaçak film izlerlerdi. Caddebostan gibi daha zengin semtlerde ise çocuklar bisikletli gruplar hâlinde aileleriyle sinemanın yolunu tutarlarmış. Fatih ve Karagümrük gibi fakir mahalleli ne yapsın? At arabaları tutup pikniğe gider gibi sinemaya giderlermiş. Bazı mahalleler ise nispeten küçük olup sinemaları yürüme mesafesindeydi. Kuzguncuk böyle bir mahalleydi.

Gençlerin birbirlerini süzmeye gittiği yerlerdi açık hava sinemaları. Ancak terbiye ve edepli bir şekilde. Öyle Sultan filminde hasis muhtarın oğlu minibüsçü Kemal’in sinemada önünde oturan dul Sultan’a musallat olması gibi şeyler “aile” ortamında pek olmazdı. Mesela, önündeki sandalyede bir kız oturuyorsa o sandalyenin arka bacakları arasındaki kayıta ayak dayamak ayıptı. Böyle edepsizler varsa uyarılırdı. Mahalleli genelde akraba olduğu için bakışma ve süzüşmeler mahalle adabının kaldıracağı düzeyde kalırdı (Ebcim, Kuzguncuklular, 14-15, 53). Tarihî Kuzguncuk Mahallesi üzerine bir hayli kitap yazıldığı için bu mahallede sinemanın serencamını takip edebiliyoruz. Kuzguncuklu Nedret Ebcim’in mahallenin gediklilerinden duyduğuna göre ilk sinema mahallede 1930’larda Kuzguncuk İskelesi’nin üst katında açılmış. Burada özel gözlüklerle üç boyutlu film bile izlenirmiş. Belki de bu yüzden Kuzguncuklu çocuklar denize girdikleri bu yere “Hollywood” derler imiş (Ebcim, Kuzguncuklular, 44). Sonraları açılan yazlık Altıner ve Nur sinemaları mahalleyi şenlendirmiş. Dağ Hamamı denilen mevkide (Hamam Sokak) kurulan Altıner’de biletler numaralıydı. Haftada bir (bazen iki) gece iki film birden oynar ve antrakt (film arası) zamanı bilet numarasına göre “Yarım elma gönül alma” adıyla çekiliş yapılırdı. Yeni evli çiftlere banyo takımı ve kellere tarak gibi muzip hediyelerle mahalleli eğlendirilirdi. Bir keresinde değişiklik olsun diye 20 şanslı sandalyenin altına hediyenin adı yazılı küçük kağıtlar yapıştırılmış. Anons üzere 1.000 seyirci heyecanla ayağa fırlayıp sandalyeleri ters çevirince ortalık birbirine girmiş! Film başlamadan 2 saat önce amatör sanatçılar saz çalıp söylediklerine göre mahalleli film gecesi en az 5 saati 1.000 kişi kapasiteli sinemada geçiriyordu.

Yazlık sinemanın yapıldığı alandaki duvarlar, geçen sezonun ünlü filmlerinin afişleriyle donatılır, gün boyunca arabalar mahalle aralarında dolaşıp megafonla o geceki filmi duyururlardı.
Yazlık sinemanın yapıldığı alandaki duvarlar, geçen sezonun ünlü filmlerinin afişleriyle donatılır, gün boyunca arabalar mahalle aralarında dolaşıp megafonla o geceki filmi duyururlardı.

Antraktta bazen de Uğur Böceği Komedyenleri sahne alırdı. Ortasında büyük bir dut ağacının bulunduğu bu geniş bahçede fakir çocuklar sünnet ettirilip düğün yapılır ve böyle günlerde akşam 19:00’dan itibaren 3 film birden gösterilirdi. Bir keresinde oturacak yer kalmayınca gazoz kasaları tabure niyetine kullanıldı. Böyle bir düğün gecesi kendi filminin gösterileceğini öğrenen Yılmaz Köksal’ın tüm çocuklara çikolata alıp bu sinemaya gelmesi de mahallelinin hafızasına kazınmıştır. İşletmeci Bülent Tunca üç film gösterilen bir sünnet gecesinde “Ayşe Abla’nın” tüm gece film izlerken fasulye ayıklamasını anlatır (Ebcim, Kuzguncuklular, 11-15). İlginçtir, dizi senaristi tanıdıklarım başarı formülünü “fasulye ayıklayan Ayşe Teyze’nin göz ucuyla izleyebileceği dizi yapmak” diye vermişlerdi! Bu Ayşe Abla o Kuzguncuklu abla mı olmasın? Şaka bir yana yeni kuşak Türk dizileri ağır akışlı ve durgun diyaloglu Hint-Mısır melodramlarını, 1970’lerde tanıştığımız Amerikan pembe dizileri (Dallas!) ve 1980’lerde tanıştığımız Meksika pembe dizileri (Köle Isaura!) ile sentezlediler âdeta.

Kadıköy’deki Yoğurtçupark Sineması promosyon ve çoklu gösterim konusunda öncüydü. Bu arada, Moda’daki Park sineması bunla karışmasın diye adını Modapak’a çevirmiştir. Yoğurtçupark’ta tek biletle dört film izleniyordu. Film şöleni bittiğinde neredeyse gün ağarırdı. Bazı seyirciler maratonu tamamlayamadan sandalyelerinde uyuyakalırlardı. Bazen makinist bile dayanamaz, son film bitmeden evin yolunu tutardı. Filmleri kısaltmak için fazla makaslamışsa teravihi hızlı kıldıran imam gibi cemaatin hışmına uğrardı. Bazen de makaraları (bobin) karıştırıp bitenin yerine yanlış filmin makarasını takarak kazara filmleri mikslediği olurdu ki yuhalanması kaçınılmazdı (Evren, Eski İstanbul Sinemaları, s. 118, 122).

Yazlık sinema seyircisi film izlerken kendi arasında konuşur gibi beyaz perdedekilerle konuşup dururdu. Zaten çoğu kez evvelce izlenen bir film oynadığı için bu durum sorun teşkil etmezdi. Caddebostanlı Yıldız Demiriz’in dediği gibi, “bizim derdimiz sinemaya gidip filim seyretmek değildi ki zaten. Arkadaşlarımızla bir arada eğlenmenin bir yolu da yazlık sinemaya gitmekten geçiyordu.” Altıner’in işletmecisi Bülent Tunca yabancı filmleri Der Film ve Fitaş’tan alıp tekrar gösterime sokarmış (Demiriz, 53, 55; Ebcim, Kuzguncuklular, 13). Yerli filmlerde ise Yılmaz Güney, Hülya Koçyiğit, Türkan Şoray, Ediz Hun ve Cüneyt Arkın’ın filmleri pek sevilirmiş. Bilhassa Şoray ve Yusuf Sezgin’in Karanfilli Kadın (yönetmen Nevzat Pesen, senaryo Pesen ve Fevzi Kalay, 1966) filmi çok tutmuş. Bülent Bey bu durumu Kuzguncuk’ta sakin Musevî ve Rumların Şoray’ı çok sevmesiyle açıklıyor. Öyle ki filmi 4 kez oynatması gerekmiş. Tabii bir de kötü karakterler var. Aman Erol Taş veya Kazım Kartal bir hainlik yapmaya görsün! Başta mahallenin teyzeleri ellerinde örgüleriyle onlara verip veriştirirdi. Hırsını alamayan bıçkınlar ise sigaranın izmaritini fiske vurur gibi ustaca bir hareketle perdeye doğru fırlatıverirlerdi.

Kadıköy yakası sahil hattı yazlık sinemaların en yoğun olduğu yerlerdi.
Kadıköy yakası sahil hattı yazlık sinemaların en yoğun olduğu yerlerdi.

Yazlık sinemanın yerini yazlık televizyon alıyor

Kent mekanlarının şehirleşme adı altında yağmalanması açık hava sinemalarını kenar mahallelere doğru itti. Fikirtepe’deki Murat gibi tek tük kalabilenler de 1980’lerin sonunda yok olup gittiler. Anarşi ve darbelerle anılan 1970’lerde gece dışarı çıkmaktansa ailecek salonda oturup televizyon izlemek daha güvenliydi. Tabii ki sinemada film izleme kültürü derhâl televizyona da uyarlandı. Toplu izleme seansları, ekrandakilerle konuşup tartışma TV seyircisinin sinemalarda öğrendiği şeylerdi. Sonraları “aptal kutusu” diye horlanacak olan televizyonların yaz gelince balkona veya bahçeye kurulması da yazlık sinema geleneğinin başka bir şekilde devamı gibidir. Balkonunda çay ve çekirdek eşliğinde TV izleyen yazlıkçı manzaraları sayfiyelerde eksik olmaz.

Son zamanlarda İstanbul’da yazlık sinemaları yeniden canlandırma teşebbüsleri var. Kuzguncuk’ta 2009 senesinde meşhur Marko Paşa’nın köşkü olan Kuzguncuk İlköğretim Okulu’nun bahçesinde başlayan yazlık sinema günümüzde İlya’nın Bostanı’nda devam ediyor. Ne var ki nerede o eski bahçeler, nerede o eski mekanlar? Yazlık sinema belli maddî şartlar dâhilinde var olabilmişti. Eski payitahtın yaz eğlence kültürüne bir dönem damga vurmuşlardı. O maddi şartlar artık mazi olduğuna göre yazlık sinemayı canlandırma çabası ancak onu hâlâ hatırlayanların nostaljik beklentilerine hizmet eden bir girişim olmaya mahkûm. Doğrusu, yazlık sinemanın sınıf farklılıklarını eriten kaynaştırıcı işleviyle birlikte canlandırmak olsa gerek. Kadın millî voleybol takımımızın Avrupa ve dünya şampiyonalarındaki maçlarının parklara kurulan barkovizyonlarda yayınlanması halkın coşkuyla katıldığı bir aktivite olmuştu. Zira spor müsabakası tıpkı açık hava sinemalarındaki filmler gibi izleyenlerde sınıf farklarını aşkın ortak duyguları harekete geçirmişti. Belki sayıları gün geçtikçe artan millet bahçelerinde açık hava sinemalarımız böyle bir yaklaşımla canlandırılırlarsa kentlerimizin yaz eğlence kültürü çeşitlenir.

Çok yönlü eğlence mekanları

Açık hava sinemalarının 1.000-2.000 kapasiteli olması olağan bir durumdu. Beşiktaş’ta Ferah, Kamburun, Mıstıki Yenikapı ve Küçükyalı’daki yazlık sinemalar böyle büyük alanları kaplıyorlardı. Bahçelerin çok amaçlı olduklarını söylemiştik. Açık hava sinemasına dönüştükten sonra da çok yönlü kullanımları devam etti. Konser izlemek için de sünnet şölenleri için de yazlık sinemalara akın edilirdi. Büyükada’da Lale, Mehtap ve Yeni adında üç yazlık sinema mevcuttu. Film oynatılan üç gece tıka basa dolarlardı. Tıpkı diğerleri gibi kışın İstanbul’da gösterilen “bayat” filmlerdi bunlar. Diğer geceler buralarda konserler ve spor müsabakaları olurdu. Büyükada’nın Karamürselli seyyar satıcıları ve eşekçi Yozgatlıları arasında yağlı güreş müsabakası varsa değme adalının keyfine. Her gün sokaklarda gördükleri iri yarı emekçilerin cazgırların nidalarıyla kızışmış, sinema salonunda birbirlerine el-ense çekmeleri izlenecek şeydi doğrusu (Ocakaçan, s. 208-212).

1950 yapımı “Tomahawk’a Bir Bilet” filminden bir sahne.
1950 yapımı “Tomahawk’a Bir Bilet” filminden bir sahne.
Son zamanlarda İstanbul’da yazlık sinema gösterileri epeyce yaygınlaştı. Yedikule Hisarı’nda halka açık bir film gösterimi.
Son zamanlarda İstanbul’da yazlık sinema gösterileri epeyce yaygınlaştı. Yedikule Hisarı’nda halka açık bir film gösterimi.

Yazlık sinema seyircisinin jargonu: “bir kuru bir pilav”

Kuzguncuk’un açık hava sinemalarından olan Nur, “piyasa” denilen ana caddenin (İcadiye Caddesi) ortalarına doğru Rum Ortodoks Kilisesi’nin malı olan arsada kuruluydu; 1956’dan 1988’e dek faaldi. Bu sinemada mahalleli, Ömer Şerif’in can verdiği Doktor Jivago’yu tam 3,5 saat yağmur altında izlemişti. Film gösteriminin yanı sıra tiyatro oyunları izlenir, konserler ve dansözler de eksik olmazdı. Hamiyet Yüceses’in meşhur “Her yer karanlık” şarkısı başladığında tüm Kuzguncuklular evlerinde ışıkları söndürerek interaktif bir sanat deneyimi yaşamışlar. Karılarından izin koparan şanslı Kuzguncuk beyleri “millî dansöz” Özcan Tekkül’ü 2,5 lira gibi yüksekçe bir meblağ karşılığında seyredebilmişler. Kadınlar ise namlı rakibelerini civardaki bir inşaatın tepesinden gizlice izlemişler. Barış Manço’nun meşhur “Genç Osman” şarkısını istek üzerine defalarca söylemesi de mahallenin hafızasına kazınmış. Beyaz Kelebekler, Deve Kuşu Kabaresi Oyuncuları, Adile-Selim Naşit kardeşler, Gazanfer Özcan Nur’da arz-ı endam edenlerden. Müdavimler arasında Kuzguncuklu Hülya Koçyiğit ve kız kardeşleri de var. Çocukken gişede bilet satan Kuzguncuk’un eski simalarından Viktorya Hanım mahallelinin iki bilet almak için “bir kuru bir pilav” tabirini kullandığını yıllar sonra bile anımsamaktaydı. Yazlık sinema seyircisinin geliştirdiği jargon hakkıyla araştırılmamıştır (Ebcim, Kuzguncuk, 151-54; Ebcim, Kuzguncuklular, 11-15, 41-42, 55; Cengiz, Kuzguncuk, 218).

“Bir film şeridi gibi”

Eskiden filmler makaralıydı. “Bir film şeridi gibi” tabiri o yıllardan kalmadır. Makara bitince makara değiştirmek vakit aldığı için filme ara verilirdi. Seyyar satıcılar yine peyda olup “eğlencelik”, gazoz, frigo satarlardı. Bazen bu işlem uzun sürerdi. Sabırsız seyirci ıslık çalıp yuhalayarak makinisti protesto ederdi. Altıner’de Arkadaşımın Aşkı adlı Hint filmi oynarken ses birden kesilir ve uzun uğraşlardan sonra “amfikatör lambalarına” ve “optiğe” kuvvetlice üflemek suretiyle geri gelince tüm salon sevincinden sorunu gideren işletmeciyi alkışlardı. Film geriye sarılarak mağduriyet giderilirdi (Ebcim, Kuzguncuklular, 13). Yaz yağmuru bastırırsa tek kapalı yer olan makine dairesinin altına bir koşuşturmaca başlar ve filmin devamı oradan izlenirdi.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026