Murat Çeri: “Çağımız büyük insanlar yetiştirmeye müsait bir çağ değil”

Zeynep  Karaca
Zeynep KaracaGZT Yazarı
11:19, 01/06/2026, Pazartesi • GZT Haber Merkezi
Murat Çeri: “Çağımız büyük insanlar yetiştirmeye müsait bir çağ değil”

Bir Adam Yaratmak filminin yönetmeni Murat Çeri, “Her zaman söylüyorum, insan insan gölgesinde yetişir. Çağımız büyük insanlar yetiştirmeye müsait bir çağ değil. Bu çağda büyük romancılar çıkmaz, büyük fikir adamları çıkmaz, büyük sanatkârlar çıkmaz. Her şeyin kâr ve zarara endekslendiği bir ortamda, her şeyin menfaate çarpıldığı bir ortamda insanlar kendi menfaatlerini, kendi duygularını bırakarak sadece üretmek üzerine yoğunlaşamıyor.” diye konuştu.

GİRİŞ: Bir Düş Gördüm ve bu ay vizyona giren Bir Adam Yaratmak filminin yönetmeni Murat Çeri ile film bağlamında sohbet ettik.

Necip Fazıl’ın Türkiye’de çok tartışılan bir isim olduğunu biliyoruz. Peki sizi böyle bir film fikrine götüren ne oldu?

Necip Fazıl ideolojik olarak tartışılır. Edebi olarak kimse tartışamaz. Az buçuk kalem oynatan, aklı olan, ideolojik olarak kör olmayan herkes Necip Fazıl'ın edebi dehasını kabul eder. Bunu muhafazakârlar daha kolay kabul eder. Solcu ya da başka herhangi başka bir ideolojiye mensup olan insanlar daha zor kabul eder. Ama mutlaka kabul etmek zorunda kalır. Çünkü hece şiirinin en büyük şairi Necip Fazıl'dır. Bu yüzden Necip Fazıl'ın tartışıldığı alan ideolojik alandır. Ben ideolojik alanda bir şey yapmaya çalışmadım.

Bir Adam Yaratmak, Necip Fazıl'ın Sorbonne'dan geldikten sonraki kendi hayat serencamını anlatıyor, sorgusunu anlatıyor. Oradaki krizin entelektüel kısmını anlatıyor, kendi krizini anlatıyor. Bugün bu krizi herkes az çok yaşar. Herkes kendi kabı kadar yaşar. Günün sonunda kimi bu soruları kulağını kapatarak yaşamını sürdürür, kimi intihara kadar götürür. Kimi de kendince bir teselli bulur, kimi yazar, kimi çizer, kimi bir sanatla uğraşır, bunu toplumun nezdinde bir dehaya dönüştürür.

Ama bu 90 yıllık bir eser. 90 yıl boyunca güncelliğini insanın hayatında, zihninde korumuş. Bundan sonra da korunacak bir eser. O yüzden biz yola çıktığımızda, oyunculara Bir Adam Yaratmak’ı teklif ettiğimizde eseri bilmeyen kimse yoktu. Necip Fazıl'ı da bilmeyen kimse yoktu. Kendi dünyalarında Necip Fazıl olmayanlar bile eseri biliyoe ve herkes saygı duyuyordu.

90 yıl önce yazılmış bir eser, birkaç yönetmen tarafından da çekildi. Bu yoğun bellekten bakınca siz nasıl bir yeniden yorum düşündünüz?

Sadece Yücel Çakmaklı, 3 bölüm hâlinde, siyah-beyaz olarak 1977'de çekti. Mesut Uçakan, Reis Bey’i çekti. Yani Bir Adam Yaratmak’ı da istediler ama nasip olmadı.

Her çağ kendi gerçekleriyle doğar. 1977 yılındaki o kriz, entelektüel hissi Yücel Çakmaklı ne kadar duydu, imkânları ne kadardı bilmiyoruz. Ama bu çağın böyle bir esere, böyle eserlere ihtiyacı var. Keşke imkânımız olsa da bunu sürdürebilsek; Tolstoy’un, İtiraflarım’ı Goethe’nin Faustunu çekebilsek.

Ben biliyorum ki belki binde birdir bu acıyı, ızdırabı, sorguyu duyan insanlar. Ama onların da yalnız olmadığını ve bir şekilde kendileri gibi insanların var olduğunu göstermek adına biz bunu yaptık. Yalnız ruhlara bir selam gönderdik.

Bu tarz kamuya mal olmuş kişilikler hakkında aslında daha fazla sanatsal yapım görmeye ihtiyacımız var gibi. Büyük şahsiyetler ve hayatları etrafında kurulan örgüye neden ihtiyaç duyarız?

Her zaman söylüyorum, insan insan gölgesinde yetişir. Çağımız büyük insanlar yetiştirmeye müsait bir çağ değil. Bu çağda büyük romancılar çıkmaz, büyük fikir adamları çıkmaz, büyük sanatkârlar çıkmaz. Her şeyin kâr ve zarara endekslendiği bir ortamda, her şeyin menfaate çarpıldığı bir ortamda insanlar kendi menfaatlerini, kendi duygularını bırakarak sadece üretmek üzerine yoğunlaşamıyor.

O sebepten; “Büyük adamlar büyük insanların gölgesinde yetişir.” Diyorum. Malesef bugün o büyük insanları bulabilmek için tarihe bakmak lazım. 1930 ile 1980 yılları arasında Türkiye'de her ideolojiden çok büyük insanlar fikir adamları yetişmiş. Bunlar fikrî manada edebiyat çevresinde yetişmiş. O zamanlar kendini ifade etmenin yegâne aracı edebiyat, şiir, dergi vb şeyler.

Bunlar içinde Kemal Tahir de var, Necip Fazıl da var, Peyami Safa da var, Nazım Hikmet de var, Nurettin Topçu da var, Cemil Meriç de var.

“Neden üzerine yeni bir şeyler inşa edilmiyor?” noktasına gelirse, popülist bir çağda yaşıyoruz. Bu popülist çağda insanlar vaktinin ve nakdinin kıymetini biliyor. Değerler kimsenin umurunda değil.

Biz yaptığımız filmle milyonların izleyeceği bir film yapmadık, bunun farkındayım. Bir Adam Yaratmak milyonların izleyebileceği izlediği bir film olmuş olsaydı bu, istikbale dair çok büyük umutları da beraberinde getirirdi. İnsanlık adına söylüyorum bunu, ülkem adına söylüyorum. Ama yine de kendi kitlesini bulacaktır kendi kitlesinde bir yere konumlanacaktır diye düşünüyorum.

Daha önce tiyatro eseri olarak hayat bulmuş bir işi sinemaya uyarlamanın zorlukları nelerdi?

Bir iş, günün sonunda benim elimden çıkacaksa Allah'ın izniyle hiçbir sıkıntı olmaz. Yönetmenliğime kalacaksa, uyarlamaya kalacaksa, senaryoma kalacaksa. Benim elimden çıkacaksa, sadece bana kalacaksa…

Ama asla bir sinema filmi tek kişinin üzerine olamıyor. Senaryosundan yönetmenine, yapımına, kurgusuna, müziğine, sanatına, sesine, rengine kadar birçok şey dâhil oluyor işin içine. Sanatkâr adamların en çok zorlandığı şey bütçedir. Çünkü sanatkâr adam paradan anlamaz. Ben de çok anladığımı iddia edemiyorum. Yapımcı olarak o haftanın parasını ödeyemeyeceksen yönetmenlik yapmak da zor oluyor haliyle.

Bir piyesi uyarlamak zor degil mi? Bana da hep bunu sordular ama uyarladım işte zor değil. Çünkü her zorlukla beraber bir de kolaylık vardır. Sadece fikrin üzerine inşa etmek lazım, biraz kafa yormak lazım lazım, fikir yürütmek lazım, düşünmek lazım. İnsan düşündüğü zaman, durup kendini dinlediği zaman her zaman bir cevap bulabiliyor.

Benim Bir Adam Yaratmak’ı çekerken yönetmenlik olarak zorlandığım hiçbir alan olmadı. Oyuncular tarafında da şanslıydım, istediklerimi yapabildiler. Bütçesel manada da nispeten elimizden gelen her şeyi yaptık. Eminevim sağ olsun ana sponsor oldu. Diğer desteklerimiz de vardı, elimi rahatlattılar. Ben yönetmenliğimi yapabildim diyebilirim.

Aksi takdirde zor olan nedir? Yönetmen hayalini kurar ama hayalini gerçekleştirecek imkânı olmaz. işte o zordur.

Filmde Hüsrev’in dili biraz klasik kalıyor, ağırlıklı olarak eski kelimeler kullanması anlamayı zorlaştırıyor. Dili daha güncel tercih etmeme sebebiniz neydi?

Ben “dili sadeleştirelim, basitleştirelim” denilen ifadelerden artık sıkıldım. Sadeleştirmek ve basitleştirmek, sıradanlaştırmak ve gerçekten basitleştirmek oluyor. İnsanlar farkında değil; “gençlerin anlayabileceği bir dil kullanalım” diyorlar. Gençler şimdi kurbağaca konuşuyorlar. Emojilerle anlaşıyorlar. Siz “gençlere inelim” diye diye farkında olmadan bilerek ya da bilmeyerek bir dili mahvettiniz. Bir dili bitirdiniz. Bugünkü şarkıları ve varsa şarkı sözlerini dinlerseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

Ben daha önce de söyledim. Engin Altan Düzyatan dedi ki: “Bunun dilini sadeleştirmemiz lazım. Telaffuzu zor olan kelimeler var. Söylemekte zorlanılıyor.” Ben de ona şöyle dedim: “Shakespeare’in Hamlet’ini biz çekiyor olsaydık, Hamlet’in dilini sadeleştirelim deseydik bir İngiliz bize ne derdi?” “Köylü derdi herhalde” dedi. Bu da bizim Hamlet’imiz. Niye biz kendi eserimize ihanet edelim? “Haklısın” dedi.

Ondan sonra Hakan Meriçliler geldi. O da kendi tarzıyla, “Babacığım, bu eseri sadeleştirmemiz lazım. Telaffuzu zor, şu kelime yerine şunu kullansak olmaz mı?” dedi. “Tamam” dedim, “o kelimeyi o cümlede kullan. Bir de orijinaliyle kullan.” İkisini arda arda söyledi. “Kulağına hangisi hoş geliyor, anlamını sormuyorum” dedim. “Orijinali daha hoş geliyor” dedi. “O zaman biz o musikiyi tercih ederiz” dedim.

Çünkü uzun tiratlar var. Uzun tiratlar, araya soktuğumuz güncel kelimelerin monotonluğuyla ya da musikisiz hâliyle kesintiye, inkıtaya uğramamalı. Bir de su gibi akmalı. Uzun tiratların dinlenebilmesi için ses ve kelimeler önemli. O da bana hak vererek yanımdan ayrıldı.

Belki gişede 5 bin, 10 bin, fazla seyredileceğiz diye esere ihanet etmeye gerek yok . Kaldı ki; 77 yılında yapılan Yücel Çakmaklı’nın çektiği ‘Bir Adam Yaratmak’ eseri dili sadeleştirilmiş bir eser. Ve bence basitleştirilmiş taraflarıyla sadeleştirilmiş bir eser. Hatta o kadar ki, bazı kelimeler bugün kullanılmıyor. O kadar sadeleştirilmiş. Burada Yücel Çakmaklı’nın yönetmenliğine söz söylemiyorum, o kafaya söz söylüyorum. Yanlış da anlaşılmasın. Yücel Çakmaklı kimsenin olmadığı bir dönemde ben burdayım diyen öncülerden

Engin Altan Düzyatan çok iyi bir performans sergiliyor. Özellikle karaktere ruh veriyor denebilir. Çalışma süreçleri nasıl ilerledi?

İki günde bir, bazen gün aşırı gelip çalıştık. Sadece senaryo konuşmadık, Hüsrev’i konuştuk. Hazırlık aşamalarını soruyorsun ya; en büyük hazırlık aşaması Hüsrev olmaktı. Ben lise yıllarından beri bir tarafım Hüsrev olarak yaşıyorum zaten.

Ona “Hüsrev ne yapar ve de ne yapmaz?” onu anlattım. “Hüsrev nasıl tepki verir?” Neye kızar, neye sevinir, neye kahkaha atar… Çoğu kanaatimiz ortaktı. Bazen “Ha böyle miydi?” dedi, itiraz etti. “Yok, olmaz. Böyle değil, şöyle tepki verir” dedi. “Öyle tepki vermez. Bak şundan, şundan dolayı böyle tepki verir” dedim. Her şeyi her duyguyu her davranışı izah ettim. Yani yeni bir şey görmüş bir insana, gördüğü şeyin ne olduğunu anlatmak adına her şeyi izah ettim.

Engin de çok zeki bir adam. Her zaman söylüyorum; hem hafızası kuvvetli, hem anlayışı kuvvetli, hem de uyumlu bir adam. Günün sonunda beraber bir adamın ruhunu paylaştık. Ona anlattığımın ötesine de geçti. Karakterden de çıkamadı ve bir ay Hüsrev olarak yaşadı.

Bir çekim sonrası “Ben Allah mıyım?” diye uzun bir tirat var. Orada içeri girdim. Kamera arkası görüntüsü var. Sarılacağım falan… O kadar güzel oynadı… Dengeyi korumak adına kendimi tuttum “Seni buradan Hüsrev olarak göndereceğiz” dedim. O derece oynadı.

Genel olarak ben oyuncularımın hepsinden memnunum. Ama bu bir karakter filmi. Hüsrev’in filmi. Eğer Hüsrev kötü oynayan ya da oynayamayan biri olsaydı, yönetmen ağzıyla kuş tutsa bile nafileydi

Hüsrev’e Engin çok inandı. Önce senaryoya inandı, sonra bana inandı. Ben şimdi ikinci filmini çeken bir yönetmenim. Bu oyuncular belki 50. - 100. setlerini görüyorlar. Demek oluyor ki nerden baksan 50. - 100. yönetmenle karşılaşmışlar. İkinci filmini çeken bir adama kolay kolay teslim olamazlar.

Bir anımı anlatayım. İlk gün, ilk sahne. Önde senin şu anda olduğu gibi tablada bir sigara var. Arkada gölgeler var. Duvarda ise “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur” tablosu var. Murat Serezli geldi, o gün çekimi yok. Geldi, “Ne çekiyoruz?” anlamaya çalışıyor. Niye geldi? “Bir bakayım” falan dedi. Kendince beni yönetmenliğimi ölçmeye dilimi anlamaya çalışıyor.

Karakterler yok sadece gölgeler ve önde derinlik veren sigara dumanı görünüyor. Birden Engin dönüyor gölgesi kaybolup kendi kadraja giriyor, “Bu nasıl adam?” diyor. Tekrar eski konumunu aldığında ise kendi kadrajdan çıkıp yine duvarda gölgesi beliriyor. Yine iki gölge oluşuyor yine iki gölge konuşuyor. Sonra anne ayağa kalkıp kadraja giriyor ve duvardaki gölgesi kayboluyor. Sadece Hüsrev’in gölgesi kalıyor. Sonra Hüsrev de kadraja girdiğinde, gölgeler tamamen kayboluyor falan. Böyle bir çekim. Murat Serezli baktı baktı “Siz kaç kademeli çekiyorsunuz yahu? Tamam, ben göreceğimi gördüm” dedi ve çıktı gitti.

Oyuncuların yönetmene inanması çok önemli. Oyuncuların hepsinde var bu. Ben bir tanesini anlattım sana. Bir tane de Engin için de anlatayım.

Çekimlerdeki son sahnemiz, filmdeki ilk sahnemiz; gemi planımız. Şöyle bir planlama yapmışım; Gökyüzündeki martılardan çocuğun elindeki oyuncak martıya kesiyoruz. Elindeki oyuncakmartıyı tutan çocuk yürüyüp oturuyor, karşısında gazete okuyan bir adam var. Çocuk karşısına oturunca, gazeteli adam gazeteyi katlayıp kalkıyor, simitçinin yanına gidip bir simit alıyor. Kamera simitçide kalıyor, simitçiyi takip ediyor. Simitçi bir iki adım atıp, orada elma şekeri şeker satan adamın satıcının yanına gidiyor. Satıcıdan elma şekeri alan kızlar ellerinde elma şekeri merdivenlere yöneliyor. Kamera hareketi takip ederek bu sefer kız çocuklarının arkasından merdivenlerden yükseliyor. Kamera kızları takip etmeye devam ediyor. İki kız çocuğu merdivenlerden çıkıp Hüsrev ile gazete çocuğunun arasından geçiyorlar. Kamera bu sefer Hüsrev ve gazeteci çocuğa takılıp onların hareketini takip ediyor. Onlarda geminin demirlerine kadar yürüyüp sırtları kameraya dönük şekilde duruyorlar. Bu böyle uzun bir sekans.

Şimdi dışarısı soğuk ve olabildiğine gürültülü. Ses almamız mümkün degil. Beşinci altıncı tekrardan sonra Engin yanıma gelip: “Hem üşüyoruz hem de ses alamıyorsun. Niye biz bunu yapıyoruz?” diyor. Daha önce bahsettiğim o gölgeli tek plan 4-5 dakikalık uzun sahneyi 18 tekrar yapmıştık. Ama filmin sonu gelmiş. Hâlâ altıncı, yedinci tekrarı yapıyoruz. Nerden baksan sinir bozucu bir durum. Kamera sallanıyor, figüranlar zamanlamayı tutturamıyor, çocuklar kameraya bakıyor vs, bir şeyler oluyor işte… Oyuncuların, Engin ile Canerin dışında olan şeyler. Onlar için aralarından kız çocukları geçecek. Ondan da yürüyüp kameraya sırttarını dönecekler. Hepsi bu, kestik…

Akabinde yedinci, sekizinci tekrar da geldi. Monitöre bakma huyu da yoktur Engin’in. İki defa baktı. Bir tanesi de o. Son tekrarı seyretti ne yapmaya çalıştığımı anladı ve hiçbir şey söylemeden gitti.

İyi oyuncu, yönetmenin yönetmenlik çabasını takdir ediyor. Bir çaba ve akıl görürse, yapmaya çalıştığını anlayabilirse… Yani ya zahiren söylüyor ya da hiçbir şey söylemiyor ki yönetmen istediğini yapabilsin.

Sanatçıların yıllar içinde iki benliğe sahip olduğu gerçeği vardır çoğuları için. Siz de Necip Fazıl’ın büyük kırılmasına ışık tutuyorsunuz. Ekrana yansımayan ya da gerek duymadığınız başka nasıl anlatılar vardı?

Şimdi, biz eseri aldık. Eser bir kitap. Ben Mehmet Kısakürek’e, Necip Fazıl’ın ruhuna ihanet etmeyeceğime dair söz verdim. Buna karşılık olarak dedim ki: “Sizi razı etmek, Necip Fazıl’ı razı etmektir. O sebeple eser üzerinde ameliyat yapmadan, kısaltacaklarımızı ya da çıkartacaklarımızı sizden izin alarak yapacağız.”

O yüzden dili değiştirmedim. Sekiz tane sahne çıkarttım, sekiz tane sahne ekledim. İncir ağacını Hüsrev’e kestirdim. İnsanlar zannediyorlar ki hâlâ birebir yaptı. Çünkü dili değiştirmedim. Sahneleri olduğu gibi, kullandığım sahneleri olduğu gibi koydum.

İkincisi, üç perdelik piyesi aynaların kırılmasıyla üçe böldüm. Perdelerin kapanması, olayların kapanması… Üçü de aynaların çatlaması kırılması ya da patlamalarıyla gerçrklrşiyor. Birincisinde Hüsrev geliyor, aynaya çarpıyor. Ayna olduğunu ancak kırıldığında anlayabiliyoruz. Sakallı haline geçerek sanki boyut atlıyor. İkincisinde sandalyeyi kaldırıyor, cama vuracak; vurmadan ayna şerha şerha çatlıyor. Üçüncüsünde yani filmin sonunda bütün aynalar paramparça oluyor. Artık onu içine alacak hiçbir şey kalmıyor. İçindeki her şey paramparça oluyor.

Filmin – eserin ilk kısmını en geniş planlarla başlattık. Bir okyanusun önünde tek başına bir adam… Ondan sonra gemiyi yine aynı şekilde en geniş planda gördük. Bu aynı zamanda o bölümün, perdenin genişliğini de yansıtıyordu.

İkinci perdede ise Hüsrev, boğazına kadar o denizin içine gömülmüştü. Hem Mansur’la oynadığı sahnede hem Zeynep’le oynadığı sahnede böyleydi. Zeynep’le oynadığı sahnede dikkat ettiysen üzerinde oldukları iskele görünmez. Hüsrev sanki denize batmış denizin içinden konuşur gibi konuşur. Bunların hepsi iradi tasarlanarak yapılan şeyler. Hüsrev boğazına kadar içindeki cehenneme gömülmüştür çünkü.

Üçüncü perdedeyse neredeyse tamamen bir odada geçer. Artık dünyası küçülür, ışıklar biter, gittikçe dar karanlık bir dünyaya gömülür. Birincisindeki o aydınlık atmosfer, ikinci kısımdaki yine o ışıklı hava… Son kısımda ise hem akşam olur hem daracık bir mekâna mahkum olur.

Hüsrev mavi ceketle başlar, sonunda en koyu renkler dünyasına hakim olur. Bütün karakterler için bu aşağı yukarı öyledir. Ilk kısımda Ulviye Hanım’ın saçları çok yapılı, düzgündür. Son kısımda ise saçlarını destekleyen peruğunu çıkarttık seyrek dağınık ve bakımsız gösterdik. Böylece zaman algısını vermeye çalışmak, başlarından geçen trajediyi vermeye çalıştık…

Filmden önce iki ay Engin sakal uzattı. Biz sakallı çekimleriyle başladık o yüzden. Çünkü bir adamın başına böyle bir felaket geldiğinde sakal tıraşı yapmak aklına gelir mi?! Gelmez… Bizim Nuri Bilge Ceylan gibi 16 haftalık bir çekim planımız olamayacağı için sakallı halleriyle çekmeye başladık. İkinci perdeyi, üçüncü perdeyi böyle çektik. Ondan sonra en başa filmin ilk sahnelerine Hüsrev’in bıyıklı olduğu zamanlara geldik. O yüzden bizim filmin en son çekimi, filmin ilk sahnesi başlangıç sahnesi oldu.

Şimdi mesela Zeynep karakteri neden sarı peruk takar da Hüsrev denize düştüğünde peruğunu çıkartıp atar? Ya da Hüsrev karakteri akıl hastanesine giderken niye montunu çıkartır, ceketiyle kalır? Ya da deniz kenarında sandalyede otururlarken Mansur neden çoraplarını çıkarmış paçalarını sıvamıştır da; Hüsrev ne çoraplarını çıkarmıştır ne de paçalarını sıvamıştır?!

Neden sanat içinde sanat yaparak dünyanın en meşhur tabloları canlandırılarak kullanılmıştır? Bunların hepsi ayrı ayrı düşünülmüş, hepsi cevabı olan şeyler. Ya da neden hat olarak bir besmeleyi şerif veya ayeti kerime kullanmadık da Amiş Efendinin sözü olan: ‘Olan olmuştur, olacak olanda olmuştur’ ifadesini kullandık. Bu zamana kadar kimse bunlarla ilgilenmediği için konuşma imkânımız da olmadı.

Senin yazını okudum. Sen demişsin ki “Tiyatrodan kurtulamamış.” İyi de ben zaten tiyatronun da imkanlarını da işin içine dahil etmeye çalıştım. Seyirciyi göz hapsinde tutup yakalamak istedim. Yani o altı tane kapının aynı salona açıldığı ve o salonun sağlı sollu iki kırmızı perdeyle kapatıldığı yer sence rasgele mi seçildi. Bir daha ki seyredişinde dikkatli bak bakalım sana neyi anımsatıyor. Evet bir tiyatro sahnesini… Biz o evi buluncaya kadar kaç tane ev geçti gözümün önünden tahmin edemessin. Altı tane kapı bir salona açılıyor. O salon kırmızı perdelerle kapanıyor. Tiyatro perdeleriyle kapanıyor. Hüsrev uzun tiratlarını direk seyirciye oynuyor, ekrana oynuyor. Çünkü en tesirli alan aslında tiyatrodur. Ama dar bir çerçevede 500 kişiye, 1000 kişiye oynarsın.

Ama bunu sinemada yapabilir miyiz? Sinemada bu tesiri sağlayabilir miyiz? Sinemada yaptığımızda aynı tesir uyanır mı diye tecrübe ettim ben. Birkaç yerde de dördüncü duvarı yıktık. Yine birçok yerde Engin direkt seyirciyi muhatap alarak konuştu. Direkt kameraya baktı. Direkt kameraya konuştu. Yani o tiratların o ses tonuyla, o vurguyla daha tesirli olabilmesi için tiyatro geleneğinden istifade etmeye çalıştık.

Hani sinema yedinci sanattır derler de sinemanın beslendiği kaynaklar tiyatro ya da edebiyat olunca bir burun kıvırırma başlar ya… garip bir şekilde. Her filmde müzik var mı? Var. Her filmde mimari var mı? Var. Heykel, resim var mı? Var. Edebiyat da tiyatro da bunun bir parçası işte…

Şimdi ben bütün bunları üst üste koyarak bir dil oluşturmaya çalıştım. Hani Şeyh Galip Hüsnü Aşk’ta diyor ya:

‘Tarz-ı selefe tekaddüm ettim

Bir başka lügat tekellüm ettim’

Bakın tablolar fikri nasıl ortaya çıktı? Filmin son kısmında Hüsrev akıl hastanesine gitmeden hemen önce Doktor Nevzat ile Şeref yalıya gelir. Sahneye girerler bir müddet beklerler konuşma olmaz ve sonra da hiçbir şey söylemeden geldikleri gibi çekip giderler. Sinema bunu kaldırmaz. Yani orada durdu, hiçbir şey söylemedi kalktı, gitti… Orada durmalarının sahneye kattığı görsel ve fikri bir değerinin de olması lazım. İki kişi duruyor ve vazifeleri bitince çekip gidiyor. Hiç konuşma yok.

Bunun üzerine düşünüp araştırırken ben o meşhur Elçiler tablosuyla karşılaştım. Elçiler tablosunda iki kişi karşılıklı durup bize bakıyorlar. Dedim ki: “Ben bunu elçiler tablosu olarak canlandırayım ki Doktor Nevzat ve Gazeteci Şeref’in ayakta durduğu o 15 saniyelik görüntü hayat ve anlam bulsun.” Işte burdan yola çıkarak film yeni bir anlam kazandı. Daha sonra senaryoyu değiştirmeden, senaryonun dışına çıkmadan bu meşhur tabloları filmi zenginleştirmek için kullanabilir miyiz sorusu şekillendi. Ve 23 tane tablo bu mantık çerçevesinde kullanıldı..

Mesela bize ait bir tabloyu kullanamadık. Çünkü Türk ressamlarının filmin konusuna uygun içine yedirebileceğimiz tabloları yoktu. Sadece Osmanlı zamanında müşteşriklerin yaptığı tablolar vardı. Onları da zaten Hüsrev’in akıl hastanesine götürülmesi sahnesinin arka planında kullanıyoruz. “Zambaklı Türk Kızı” var, yine başka bir batılı ressamın. Onu da kullandık.

Mesela bizden sadece bir hat kullanabildik. İnsan şunu düşünür: Orada bir besmeleyi şerif de olabilir, bir ayeti kerime de olabilir. Neden Amiş Efendi’nin “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur” ifadesini kullandık? Çünkü Bir Adam Yaratmak kader vurgusu üzerine kuruldu. Kader… Söylediklerimiz kaderimiz midir? Kaderimiz olanı mı söyleriz? Onun üzerine kurulu. Amiş Efendi cevaben bize diyor ki: “Olan olmuştur, olacak olan da olmuştur.” Biz o yüzden o hattı astık oraya.

Yani şunu anlatmaya çalışıyorum: Filmde her şey düşünüldü. Bazısı çok düşünüldü, bazısı daha az düşünüldü. Mesela tabloda Necip Fazıl var. Necip Fazıl’ın parmağında yüzüğü var. O yüzüğün aynısını yaptırdık. Hüsrev’de o yüzüğü taktı film boyunca. Birkaç kişi fark etti sadece..

O deniz kenarındaki çorap meselesinde ben Engin’e henüz bunu söylemeden Engin kendisi yaptı bunu. Ben Engin’e gidip diyecektim ki “Çoraplarını çıkartma, paçalarını sıvama şöyle olsun böyle olsun.” Baktım Engin çıkartmamış zaten.

Şunu anlatmaya çalışıyorum: Bir yönetmen oyuncuyla aynı ruha sahip olursa, bir iletişim kurabilirse eser yukarı çıkar. Hüsrev karakteri de yukarı çıkar. Ben Ahmet Mekin’in oynadığını da gördüm. Tiyatroda oynananlara da denk geldim. Bundan sonra birisi Engin’i aşabilirse, asıl onu görmek isterim. O kadarını söyleyeyim siz anlayın.

Engin bir ay Hüsrev diye yaşadı. Bittiğinde 5 kilo vermişti. Şaka değil, 5 kilo vermişti. Onu suya attık, halatlarla astık, dublör kullanmadan camlara çarptırdık. İki gün doludizgin yagmurda her planı sırılsıklam olmuş halde çektik. Dublörü kullandığımız tek yer merdivenlerden Hüsrev’in patır kütür düşme sahnesi oldu. Onu da oynayacaktı. “O kadar değil” dedim. Camlara falan gerçekten kendi çarptı. O patlayan camların arasından kendi geçti. Denize kendi düştü. Halatlarla kendi asıldı. O yağmurlu sahneler falan…

Düşünsenize, bugün yağmurlu bir hava vardı, ofise gelinceye kadar ıslandık, sucuk gibi olduk. İki gün boyunca o yağmurlu çekimlerde… Üstüne üstlük hastalanmamaya da çalışıyordu bu arada. O yüzden sonuna kadar takdiri hak ediyor.

Bizim yaptığımız Bir Adam Yaratmak filmi, öyle zannediyorum ki zaman geçtikçe, üzerinde okuma yapıldıkça, düşünüldükçe ne yapmaya çalıştığımız çok daha iyi anlaşılacaktır kanaatindeyim. Eksik kaldığımız taraflar oldu mu, daha iyi yapabilir miydik? Belki daha iyi yapabilirdik.

Mesela o balık metoforu… Hani Hüsrev diyor ya “Dünyam elimden gidiyor, yerine bambaşka bir dünya geliyor.” Biz bu sözden mülhem Hüsrev karakterini ve dünyasını fanusa sığdırdık dünyasını tepetaklak ettik fanusa sıkışmış bir balığa dönüştürdük. En sonunda fanustaki o balık ölüyor. Balık ölüyor, Hüsrev de doğumu simgeleyen cenin pozisyonunu alıyor vs.

Benim temel motivasyonlarımdan biri şuydu; Necip Fazıl’ın bu muhteşem eserine yakışır bir yönetmenlik yapmak lazım. Ona çabaladım. Necip Fazıl’ın eserine yakışır bir oyunculuk sergilenmesi gerekiyordu ona çabaladım. Necip Fazıl’ın eserine yakışır büyük bir prodüksiyon gerçekleştirmek lazımdı, ona çabaladım.

Eğer ben imkân bulamasaydım, bütçe bulamasaydım, istediğim oyuncularla çalışamasaydım, o prodüksiyona ulaşamasaydım yapmayacaktım mesela. Öyle karar almıştım.

Necip Fazıl, sahneye çıkışından günümüze hâlâ konuşulan bir isim. Peki sizce günümüze ne söyler? Necip Fazıl’la tanışan bir genç hayata dair neleri fark eder?

Yunus Emre'nin bir sözü var: “Her dem yeniden doğarız, bizden kim usanası?” diye. Necip Fazıl, her çağda var olacak birisi. Bugün Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ı, önceki Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ü etkilemiş birisi. Hulusi Akar Paşa’yı etkilemiş birisi. Birçok siyasi ilmi fikri kimseyi etkilemiş birisi. Dostoyevski’nin sözü var ya, “Hepimiz Gogol’un paltosundan çıktık.” diye. Bu söz Necip Fazıl için de, günümüz sağduyulu insanları için de kullanılabilir. Necip Fazıl’ı seven de vardır, sevmeyen de vardır. Necip Fazıl, birçok insanı fazla özgüveniyle de rahatsız etmiştir.

Necip Fazıl okursanız her şeyden önce kelime dağarcığınız gelişir, fikir dağarcığınız gelişir. Ben Necip Fazıl’ın siyasi ve ideolojik tarafıyla ilgilenmiyorum. Bunun altını basarak da söylüyorum. Yani çok garip gelebilir sana bu durum. Herkes İdeolocya Örgüsü’nden bahseder. Ben bütün şiirlerini bilirim. Ferdi Tayfur’un şarkılarını bilmek gibi bilirim. Sen bugün başlasan herhangi bir şiirinin devamını getiririm. Ondan sonra piyeslerinin hepsini okumuşumdur. Sahnelenenleri izlemişimdir. Hikâyelerini, edebi eserlerinin hepsini okumuşumdur. Bendeki tarafı dehalık tarafı. Necip Fazıl, edebi olarak da fikri olarak da bir deha. Onun o tarafıyla yaklaşmak lazım. Siyasi olarak yaklaşırsan seveni kadar, nefret edeni de var.

Ben insanların ruhuna dokunmak istiyorum. İnsanların ruhuna dokunmak, fikri olarak anlaşılmasını sağlamak istiyorum. Öbür türlü sen şimdi Necip Fazıl’ı översin, göğe çıkartırsın. Bir başkası Hanımın Çiftliği’nde 70’li yıllardaki bir kumarhane baskınını televizyona yansıtır. Orada “Dönemin ünlü yazarı Necip Fazıl kumarhane baskınında yakalandı.” der. İtibar suikasti düzenler. Böyle bir savaşa gerek yok. Çünkü artık Necip Fazıl da yetişmeyecek. Nazım Hikmet de yetişmeyecek. Cemil Meriç de yetişmeyecek. Kemal Tahir de yetişmeyecek. Acı ama gerçek bu. O yüzden hepsine sahip çıkmamız lazım. Hepsini yeniden yorumlamamız lazım. Belki onların üzerinden, eserlerinin üzerinden, okuduklarından, gördüklerinden hareketle yeniden büyük insanlar yetişebilir. Tabi eğer teknolojiyi hazmedebilirsek ya da teknolojisiz bir dünyaya doğabilirlerse

Filmle ilgili, fikirden çekim sürecine kadar, eleştiri ve destekler ne yönde oldu ve sizi memnun etti mi?

Mevlana Hazretleri der ki: “10 tane gözyaşı vardır, 9’u riyadır.” Necip Fazıl diyenlerin, Necip Fazıl’ı okumadıklarını ve bilmediklerini daha net gördüm. Yarım saat Necip Fazıl sohbeti yaptıklarının yanından ayrıldıktan sonra telefonlarını açmadıklarını gördüm. Çok garip gelebilir. En çok sahiplenenler kimler biliyor musun! Sayın Cumhurbaşkanı, Hulusi Akar Paşa ve Bilal Erdoğan... Çok garip geliyor değil mi? En baştakiler sahip çıkıyor ama onun altı kademe kademe indikçe; gazetecisinden edebiyatçısına, köşe yazarından medya patronuna, belediye başkanından valisine, CEO’sundan kendi gücü ve iradesi olan herhangi birine kadar sadece ve sadece Cumhurbaşkanı sevdiği için, takdir ettiği için, önemsediği için lafını ediyor. Başka da hiçbir şey yok. Şöyle düşün TRT bu filmin hiçbir yerinde yok. Ana sponsoru özel sektörden Eminevim. Kültür Bakanlığı desteği de olmasa organik devlet desteği hiç almamış olacağız. O derece yani…

Biz gala yaptık AKM’de. İki bin kişi katıldı, lütfedip Cumhurbaşkanı katıldığı için bir sürü sıfatı olan bir sürü luzumsuz adamda vardı. Cumhurbaşkanı değer verip ayağına kadar gelmişse herkes bir şey ister, adettendir ya;. Güç ister, derman ister, iş ister. Ben sadece filmimin gençlere ulaştırılmasını istedim. “Bu filmi gençlere ulaştırmak istiyorum.” dedim. Başka hiçbir şey istemedim. Gençlere ulaştırmak... Cumhurbaşkanı ile beraber herkes çıktı gitti. Bütün o siyasiler isminin başında uzun uzun sıfatları olan o kişiler hepsi… Bir kişi de sormadı ki: “Senin bu dert ettiğin şey için ne yapabiliriz?” Necip Fazıl’ın deyimiyle söyleyeyim, ‘Biz küfrün dağlarını nefesimizle hohlaya hohlaya erittik. Şimdiyse ortalık çamurdan geçilmiyor.’

İki defa Cumhurbaşkanı bize kapılarını açtı. Birincisinde Külliye’de açtı. Külliyede Ankara galası yaptık. İkincisinde AKM’de açtı. Sayın Cumhurbaşkanımızın katılımıyla İstanbul galasını gerçekleştirdik. Bir isme bir esere değer verdiğini göstermesi için Sayın Cumhurbaşkanının daha ne yapması gerekiyor ben merak ediyorum. Sadece Bilal Erdoğanı bütün bu sitemlerden ayrı tutuyorum. Zira mesele gençler olunca filmi gençlere ulaştırmak olunca elini taşın altına koyan ilk kişi ve galiba son kişi de o oldu. Sağolsun…

Benim kurduğum hayaller ve hayalkırıklarını sana söyle aktarayım ki kafanda nasıl bir sükûtu hayale uğradığım netleşsin. Ben Mehmet Kısakürek’ten Bir Adam Yaratmak eserinin telifini ilk aldığım zaman o kadar heyecanlandım ki, herkesin de benim gibi heyecanlanacağını düşündüm. “Bunu Javier Bardem ve Sean Penn’le çekerim. 30-35 milyon dolarlık bir film çıkar, Türkiye’ye de geri dönüşü 300 milyon dolarlık reklam kampanyası olarak olur.” dedim. Düşünsene, Sean Penn’le film çekiyorsun, Bir Adam Yaratmak’ı çekiyorsun. Muazzam bir şey, dünya çapında olay olacak bir iş. Ben o paranın bulunur olduğunu düşündüm. Gerçekler gerçekten çok başka... Yönetmenler hayalci olur kısmını, hayalperest olur kısmını ben kendi hayatımdan yaşayarak öğrendim.

Yorumlar
Avatar

Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.

Sayfa Sonu
GZT
GZT Haberin Sosyal Hali.

Gündemi en anlaşılır, en hızlı ve en görsel haliyle takip etmeye hazır mısınız? GZT özel video içerikleri, nitelikli infografikleri ve fark yaratan yayıncılık anlayışıyla size sıradan haber sitelerinin ötesinde bir deneyim sunuyor. Politikadan kültüre, teknolojiden spora kadar hayatın her alanına dokunan içeriklerle, doğru bilgiye keyifli bir arayüzle ulaşın. Dijital yayıncılığın yeni yüzü GZT ile dünyaya farklı bir pencereden bakın.

Sosyal medyada bizi takip edin
Mobil Uygulamaları indirin

GZT dünyası her an yanınızda! GZT mobil uygulaması ile son dakika gelişmelerine ve özel içeriklere anında erişin. Sadece haber okumayın; izleyin, keşfedin ve paylaşın. iOS, Android ve Huawei cihazlarınıza kolayca indirebileceğiniz uygulamamızla gündemi cebinize sığdırın. Şimdi indirin, haberdar olmanın en keyifli halini kaçırmayın!

Kategoriler
Albayrak Medya

Maltepe Mahallesi Fetih Caddesi No:6 Dk:1 Topkapı, Zeytinburnu / İstanbul[email protected](0 212) 612 29 30

Albayrak Medya Siteleri
YASAL UYARI

YASAL UYARI BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez. BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz. Piyasa verileri iDealdata Finansal Teknolojiler A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. BIST hisse verileri 15 dakika gecikmelidir.

Tüm hakları saklıdır © Net Medya 2026