Haydarpaşa garı merdivenlerinin hüzünlü hikâyesi

İstanbul şehri, öylesine benzersiz ve paha biçilmezdir ki bir tek taşına, Acem toprakları bile feda edilir,” sözleriyle payitahtı öven Nedim’e, sözlerimizin mukaddimesinde zikrettiğimiz merdivenlerden bakmak nasip olmamıştır. Bir sengine, bir taşına koca İran’ı feda eyleyen Şair Nedim, acaba bizim zikrettiğimiz “yalancı cenneti gören köşe” sıfatıyla izaha kalkıştığımız bu merdivenlerden İstanbul’u görseydi, kim bilir daha neler şakıyacaktı?
İstanbul şehri, öylesine benzersiz ve paha biçilmezdir ki bir tek taşına, Acem toprakları bile feda edilir,” sözleriyle payitahtı öven Nedim’e, sözlerimizin mukaddimesinde zikrettiğimiz merdivenlerden bakmak nasip olmamıştır. Bir sengine, bir taşına koca İran’ı feda eyleyen Şair Nedim, acaba bizim zikrettiğimiz “yalancı cenneti gören köşe” sıfatıyla izaha kalkıştığımız bu merdivenlerden İstanbul’u görseydi, kim bilir daha neler şakıyacaktı?
“Şairdir bu, mübalağa edenlerdendir,” diye düşünebilirsiniz. Ama mevzubahisimiz olan bu merdivenleri gören; ömrü hayatında buraya gelip para, mal ve mülk davası olmayanların huzura kavuştuğu bir köşe, yalancı cennetten bir katre, bu merdivenler. “Ne çok söylendin. Haydi çıkar şu ağzındaki baklayı da sen de rahat et biz de,” der gibisiniz. Hitabımız genç arkadaşlara olunca, sözü mübalağa ile süslemeye cesaret ediyoruz ve hislenerek, yakınarak sözlerin içerisinde debeleniyoruz. Sıkıntımız var. Şehr-i İstanbul’u emsalsiz bir manzara ile gören bu merdivenlerin uzunca zamandır kademden noksan, insansız kaldığını; insafsızca şehre, şehrin insanına yasaklandığını hatırlayınca efkarlanıyor ve üzülüyoruz. Hem maziyi hatırlıyor hem de atiyi hesap ederek endişe ile merdivenlerin hikâyesini başlıyoruz yazmaya.
Mesireden merdivenlere
Merdivenlerimizin hikâyesi çok önceye dayanıyor ve bir mesire arazisinden bahis açıyor tarih kitapları. Vakti zamanında devlet namına kuru bir tepe üzerine inşa edilen askerî bir kışlanın banisi olan, Haydar ismiyle maruf bir paşanın adı ile anılagelmiş, bu mesire arazisi. Yıllar geçip gitmiş. Takvimde ismi yazılı günler, dallardan düşen sararmış yapraklar gibi yitip bitmiş ve gün gelmiş Sultan İkinci Abdülhamid’in buyruğuyla devasa bir şimendifer istasyonu, bu mesire arazisinin kıyısına, denizin üzerine kondurulmaya karar verilmiş.
Buyruğun sahibine, bahsimize konu olan bu istasyon binasının açılışı nasip olmamış ama vefalı gönüller, mukaddes beldelere her ziyarette, her trene bindiklerinde onun ruhuna bir Fatiha, üç İhlâs-ı Şerîfe deyip hediye eylemiş. Takvimler 4 Kasım 1909 gününü gösterdiğinde, fırtınalı bir havada “Haydarpaşa Şimendifer Garı”nın resmî açılışı tertip edilmiş. Şehrin üstüne çöken kara bulutların gölgesi altında açılışı yapılmış, bu görkemli binanın. İşte kıymetli kârî (okuyucu), bizim şu hikâyesini anlatmaya başladığımız merdivenlerin mazisi böyle. Asıl hikâye bundan sonrası…
Şahit oldukları
Resimli gazetelere manşet olan, Arabi harflerle, heyecanla açılışı ilan edilen Haydarpaşa Garı, sahip olduğu estetik ve mimari ile insana tesir eden bir ruhla, şarktan gelen yolculara “merhaba!” derdi. Uzun ve yorucu bir seyahatin neticesinde vagondan inilen mermer zemin ve burada işitilen ayak sesleri, sizi denize davet ederdi. Arada bu sesi muntazam surette kesen martı çığlıkları ve çok daha ötelerden duyulan vapur düdükleri, İstanbul müezzinlerinin salalarıyla birbirine karışmaktadır. İşte şimdi, tam zamanıdır. Yavaşça, acele etmeden, sakin bir adımla gar binasının içinden geçen süslü koridorların ardından yürümeye başlar yolcular.
Aklında bineceği vapurun hangisi olacağı, hangi vapurla nereye gideceği gibi; esasında mekâna abesle iştigal düşüncelerin bir anda kaybolacağı nokta, -yani o merdivenler- tüm güzelliği ile yolcusunu beklemektedir. Ona sunacağı manzaranın heyecanını taşıyan merdivenlerin şehrengizlerle, debdebe ve şatafatla sarf edecek nice kelimesi, cümlesi vardır. Yolcu, şimdi merdivenlerdedir. Temaşa hâlinde zihnindeki abes düşüncelerden bir anda sıyrılmaktadır. Yolculuğunun yeni bittiğini düşünse de artık yepyeni bir yolculuğa çıkmıştır. Karşısında şehirlerin sultanı, İstanbul vardır.
İmtihanı Bir eylül günü idi. 1917 senesinin karanlık ve ıstırap dolu bu günlerinde, Haydarpaşa Garı’nın merdivenleri; hürmetle yolcularını karşıladığı mermer zemininde evvela bir sıcaklık, ardından cehennemden mamul bir infilak sesi ile dehşete düştü. Sadece merdivenler mi? O muhteşem manzarayı ebedî bir sevapla hak etmiş gar binasının deniz cephesi, sanki korkudan elleriyle yüzünü kapatmıştı. Tüm pencerelerden paramparça olan camlar savrulurken akıllarda tek bir soru vardı? Uzun bacaklı İngiliz burada mıydı?
Bitmemişti. Harbin, insanları demir bir çember içerisinde heba ettiği o günler, henüz sona ermemişti. Demirden kanatlarıyla merdivenlerin tepesinde akbaba sürüleri gibi dolaşan İngiliz uçakları, yağlı boya bir tablonun üstüne günahkârca düşen, zalimane, siyah ve koyu kırmızı bir damlaydı. Fakat bu damlaların lekesi hiç çıkmayacaktı. Gelenleri iftiharla karşılayan, gidenleri Allah’a ısmarlayan merdivenler; rayların uzadığı coğrafyanın bir bıçak gibi kesildiği günleri unutamayacaktı. Evvela giden yolcuların dönüşlerinde yüzlerinde gördüğü derin gölgeleri, Devlet-i Âlîye’nin akıbetini gördükçe içi ürperiyor, korkuyordu. Bu korku yerini, nihayet Boğaziçi’nin, payitahtın işgali ile derin bir çığlığa, bir ümitsizliğe bırakmıştı. Artık hiç kimse yalancı cennetin son köşesinde vakit geçirmiyor, temaşaya vakti yokmuşçasına alelacele hareket ediyordu.
Akıbeti
Merdivenler… “Akıbetimiz ne olacak?” sorusuna verecek bir cevabı olmadığı gibi, tesbih tanelerinin iplerinden birer birer savruluşuna da sahne oldu. O neşe ile uğurlanan yolcular; besmele ile ayak basılan mukaddes topraklar, artık çok uzaklardaydı. “Aramıza hudutlar kondu, Yeşil Kubbe'nin (Kâbe) güvercinleri İstanbul’un kokusuna, bizler de gül kokusuna hasret kaldık,” derdi, merdivenler. Şimdi hesaplar tamam mı oldu? Bitti mi, o ihtişamlı günler? Koskoca Âlî Osman’ın bakiyesi, şimdi nerededir? Balkanlar'dan çöllere uzanan o muhteşem medeniyetin insanları şimdi ne hâldedir?
Merdivenler; artık hüzünlü, yaslı… Derken Şark'tan, Kızıltoprak virajlarından dönen kara tren, acı bir çığlıkla Anadolu’nun bağrından kopup gelen bir heyula hâlinde insan yığınlarını amansızca mermer zemine savurup gidiyordu. Sanki bir yarış vardı. İstanbul’a, kadim şehrimizin Arnavut kaldırımı sokaklarına; garibanlıkla hemhâl olmuş, eskiyi ruhuna nakşetmiş apartman duvarlarının arasına bir yarış vardı. Bu mekânları mesken tutacak insanlar, şimdi merdivenlerdedir. Taşralı simalar, manasız gözlerle etrafa bakmakta ve şu soruyu çekinerek sormaktadır: Burası neresidir? Burası, ruhu paramparça olmuş, Şair Nedim’in kıyamadığı; lakin bizim acımadan, hissizce yok ettiğimiz, her yok oluşunda yeniden ana rahminden doğan bir bebek gibi yeniden mana bulan kadim şehrimiz, İstanbul’dur.
Şimdi merdivenler düşünmektedir. Şehrin akıbeti böyledir. Peki, bizim akıbetimiz nereyedir? Bu gidiş, nereyedir? Bu sualler de satırların sahibinin endişesidir. Sadece satırların sahibinin mi?
Kıymetli genç arkadaşım! Gönlümüzle yazmaya çalıştığımız bu satırlarda, Haydarpaşa’nın hatıraları saklıdır. Hüzün kokulu bu satırların vardığı durak, ne acı ki Haydarpaşa Garı değildir. 4 Kasım 1909’daki resmî açılış vesilesi ile bizdeki Haydarpaşa’yı, o muhteşem manzaranın mihmandarı, bahsimizin sahibi o merdivenler üzerinden sizlere anlatmaya gayret ettik. Haydarpaşa’nın manası, tarihî bir yapıdan, şehri gören emsalsiz manzarasından ibaret değildir. O, bizim için Yeşil Kubbe'ye giden mukaddes yolculuğun başlangıç noktasıdır. O, çöken bir imparatorluktan geriye birbirinden habersiz kalan Müslim, gayrimüslim tebaanın hikâyesidir. O, unutulmuş ve hesabı kapatılmış bir şehrin ve o şehrin içine yeni hayallerle bir çarık ve bir tahta bavulla koşan taşralının hikâyesidir.
Eskiye, “Eskidir bu, vakti tamam olmuştur, bitmiştir,” demeyenlere, eskilerin hatıralarını kendi hatırası gibi muhafaza edenlere, bu hislerle hislenenlere selam olsun. Selam olsun, kadim medeniyetimizin timsali olan Haydarpaşa Garı gibi muhteşem eserlere…
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.