Bilgi çağında Allah’a güvenmek neden zorlaşıyor?

Birçok gençle konuştuğumda aynı cümleyi farklı tonlarda duyuyorum, “Allah’a inanıyorum ama güvenmekte zorlanıyorum” araya konan o küçük “ama”, çağımızın en büyük ruh hallerinden birini ele veriyor. İnanç cümlelerde duruyor; fakat kalpte yer açmak, hayata taşımak, kaderle temas ettirmek, eskisi kadar kolay gelmiyor. Peki neden?
Bilgi çağındayız. Her şeyin açıklamasını birkaç saniyede bulabiliyoruz. Podcast’ler, belgeseller, felsefe kanalları, bilimsel deney videoları, diziler, romanlar… Hepsi, bize dünyayı anlamak için yeni pencereler açıyor. Ama ilginçtir; bilgi arttıkça iç huzuru da aynı hızda artmıyor. Aksine çoğu zaman soru çoğalıyor, zihin yoruluyor, kalp geriliyor. Belki de mesele; “inanmak”tan çok, “emanet etmek”te düğümleniyor.
İnanç ile güven arasında ince bir hat
İnanmak, bir hakikati kabul etmektir. Güvenmek ise o hakikate hayatını teslim etmektir. Aradaki fark, bir binaya bakmakla içinde yaşamaya karar vermek arasındaki fark gibidir. Dışarıdan mimarisini beğenirsin ama kapıdan girip yerleşmek başka bir cesaret ister. Kur’an-ı Kerim, insanı sadece inanmaya değil; tevekküle, yani sonucu Allah’a bırakmaya çağırır. “Kim; Allah’a tevekkül ederse O, ona yeter,” (Talâk, 3) ayeti, tam da bu noktaya dokunur. Yeterlilik, akılla değil; kalbin teslimiyetinin ölçüsüyle tarif edilir.
Ama modern dünyada bize tam tersini fısıldayan bir ses var: “Kontrol sende olmalı, her şeyi planlamalısın, yedek planın yoksa risk alma, düşersen sadece sen sorumlusun...” Bu sesler çoğaldıkça Allah’a güvenmek, pasiflik gibi gösteriliyor. Oysa İslam düşüncesinde tevekkül, hiçbir şey yapmamak değildir; elinden geleni yapıp sonucu Allah’a emanet etmektir. Peygamber Efendimiz’in (s.a.v.) şu hatırlatması, dengeyi kurar, “Deveni bağla, sonra Allah’a tevekkül et!” (Tirmizî, Kıyâme 60).
Çaba bizden, netice O’ndan
Sinema da modern insanın bu güven krizini sık sık sahneye taşır. Yönetmen Krzysztof Kieślowski’nin “Dekalog” dizisi, modern insanın ahlak ile inanç arasındaki gerilimini çarpıcı biçimde işler. Özellikle ilk bölümde, her şeyi matematiksel hesaplara ve bilime yaslayan bir babanın, oğlunu buz tutmuş göle gönderirken yaşadığı trajedi, bize sarsıcı bir soru bırakır: İnsan, hesapladığı her şeyi kontrol ettiğinde gerçekten güvende midir? Dizi, bilginin kutsallaştırıldığı bir dünyada, insanın kırılganlığını ve teslimiyet ihtiyacını fısıldar. Bazen en sağlam görünen denklemler bile hayatın ağırlığı karşısında yetersiz kalır. Tam da orada insan, yalnızca aklına değil; kalbine ve Rabb’ine yaslanmaya çağrılır.
Neden güvenmek zorlaştı?
Biraz etrafımıza bakalım. Dizilerde çoğu zaman kaderle kavga eden kahramanlar görüyoruz. Romanlarda Yaratıcı’dan kopuş, bir özgürlük ilanı gibi sunulabiliyor. Filmlerde insan, kendi kendinin kurtarıcısı olarak yazılıyor. Marvel evreninde bile nihai çözüm, çoğu zaman insan iradesinin ya da teknolojinin zaferiyle geliyor. ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmeyle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155). Deneme, inancın sarsılması değil; derinleştiği yerdir. Popüler kültürde de buna dair güçlü anlatılar var. “Esaretin Bedeli” filminde umudun insanı ayakta tuttuğunu izleriz. “Hayat Güzeldir” filminde ise bir babanın oğluna umudu öğretme çabası, karanlığın ortasında bile insanın anlam üretme kapasitesini gösterir. Bu hikâyeler, bize şunu fısıldar: İnsan, yalnızca kontrolle değil; umutla, teslimiyetle ve daha büyük bir hikâyeye ait olduğunu hissederek yaşar. İman da tam burada devreye girer.
Bu anlatılar, kötü olmak zorunda değil ama sürekli tekrarlandığında zihnimizde sessiz bir çerçeve kuruyor: “Kimseye yaslanma, kimseye muhtaç olma, yalnız kendine güven...”
Oysa Kur’an-ı Kerim, insanın “mutlak bağımsız” bir varlık olmadığını hatırlatır. “Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız; Allah ise zengindir, övgüye layıktır,” (Fâtır, 15) ayeti, modern bireyciliğin tam karşısına dikilir. Muhtaçlık, burada bir eksiklik değil; insan oluşumuzun gerçeğidir.
Şüphe eden genç: Sorunlu mu, arayan mı?
Bu noktada önemli bir ayrım yapalım: Soru sormak, imanın düşmanı değildir. Aksine Kur’an-ı Kerim; defalarca düşünmeye, akletmeye, tefekkür etmeye çağırır. Şüphe, insanı kibirle değil; hakikati aramak için yola çıkarıyorsa verimli bir duraktır.
Ancak burada önemli bir nokta vardır. Sorgulama sürecini, yalnızca akıl zemininde değerlendirmemek gerekir. İman etmek, sadece akılla yapılan bir eylem midir? Gösteri ve görme çağında üzerimize yağan bu bombardımana karşı duruşumuz bulanırsa berraklaşana kadar arayışını sürdür. Fakat bunu yalnızca akılla değil, kalple bağlantıyı koparmadan yap genç insan!
Güven, kriz anlarında test edilir
Allah’a güvenmenin teorisi kolaydır; pratiği, çoğu zaman acının içinden geçer. Hastalıkta, kayıpta, başarısızlıkta, yalnızlıkta… Tam da burada “inanıyorum” cümlesi ya kök salar ya da rüzgârda savrulur. Kur’an-ı Kerim, bu gerilimi saklamaz, “Ant olsun, sizi biraz korku ve açlıkla; mallardan, canlardan ve ürünlerden eksiltmeyle sınayacağız. Sabredenleri müjdele.” (Bakara, 155).
Deneme, inancın sarsılması değil; derinleştiği yerdir. Popüler kültürde de buna dair güçlü anlatılar var. “Esaretin Bedeli” filminde umudun insanı ayakta tuttuğunu izleriz. “Hayat Güzeldir” filminde ise bir babanın oğluna umudu öğretme çabası, karanlığın ortasında bile insanın anlam üretme kapasitesini gösterir. Bu hikâyeler, bize şunu fısıldar: İnsan, yalnızca kontrolle değil; umutla, teslimiyetle ve daha büyük bir hikâyeye ait olduğunu hissederek yaşar. İman da tam burada devreye girer.
Dua: Güvenin dile gelmiş hali
Güven, soyut bir kavram değildir; dua ile ete kemiğe bürünür. Dua, çaresizliğin dili değil; ilişkinin dilidir. Kulun Rabb’ine, “Ben buradayım, Sen de beni bırakma!” demesidir. Kur’an- Kerim’de geçen şu ayet, insanın iç dünyasına ayna tutar, “Kalpler, ancak Allah’ı anmakla huzur bulur.” (Ra‘d, 28).
Zikir, modern dünyadaki “anda kalma” söyleminin çok daha derin bir karşılığıdır. Anda kalmak ama yalnız değil; Allah’la.
Peki bugün ne yapacağız?
Bu ay, sana hazır cevaplar değil; dürüst sorular bırakmak istiyorum: “İnancım, sadece dilimde mi yoksa kararlarımda da var mı?”, Başım sıkıştığında ilk kime koşuyorum: Rabbime mi, algoritmalara mı?”, “Korktuğumda kontrolü sıkılaştırıyor muyum yoksa teslimiyeti mi hatırlıyorum?”, “Allah’ı teorik olarak mı biliyorum yoksa O’na yaslanmayı öğreniyor muyum?”
Belki de asıl mesele şu, Allah’a inanmak zorlaşmadı ama her şeyi kendi omuzlarımızda taşımaya çalıştığımız bir çağda, güvenmeyi unuttuk.
Son söz yerine
İma, cevapları ezberlemek değildir. Güven, karanlıkta bile yol almaya razı olmaktır ve belki de bugünün gencine düşen en cesur hamle şudur: Her şeyi çözmeye çalışmak yerine, bazı şeyleri Allah’a bırakmak. Bu ayın sorusu sende kalsın: Allah’a inanmak zor mu yoksa O’na güvenmek mi zorlaştı? Belki de cevabı, zihninden çok kalbin biliyordur.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.