Şair Ömer Fatih Andı ile Türkiye’yi keşfetmek

Bu sayımızdaki konuğumuz, Şair Ömer Fatih Andı. Bir köy çeşmesinde Lale Devri’ni, bir Anadolu kalesinde Dede Korkut’u, bir müzede binlerce yıllık yaşanmışlığın izini sürdüğümüz; samimi, sıcak, şaşkınlıklarla dolu bir söyleşi ve bir seyyahın maceraları...
Merhabalar. Öncelikle nazik davetiniz için teşekkür ederim. “Çok gezen mi bilir yoksa çok okuyan mı?” diye sorulur hep. Ben bir koltuğa iki karpuz, hatta üç karpuz sığdırmaya çalışan biriyim. Aslında bu üç kimliğimin her biri, ayrı yolculuklarmış gibi algılansa da ben, aynı yolculuğun farklı yüzleri olarak görüyorum. Yaşadığım dünyayı, toplumu ve insanı anlamakla ilgili dinmeyen bir merakım var. Aslında akademik maceram da şiir yolculuğum da seyyahlık serüvenim de bu meraktan bağımsız şeyler değil.

Montumun iç cebinde daima bir veya iki kitap taşırım. Her bekleme anında ve yolculuk esnasında manzaraya karşı kitabımı okurum. Hatta bu yolculuk gece saatlerinde geçiyorsa ve otobüsün veya uçağın içerisinde ışıklar kapatıldıysa bile bu zevkimden ödün vermem. Cebimde küçük bir cep fenerim vardır. O fenerimi açıp karanlıkta da okumaya devam ederim. Hatta geçtiğimiz yolculuklarımın birinde, uçaktayken ışıklar kapandı ve ben fenerimi çıkarıp karanlıkta kitap okumaya başladım. Yanımda oturan Çinli bir turist, bunu fotoğraflamış ve her koşulda kitap okumaya olan tutkumdan etkilendiğini söylemişti. Ben de bunu duymaktan mutlu oldum tabii ki.

Elbette insanın doğduğu şehir, sosyal ve kültürel donanımlarını belirler. Ben İstanbul'da doğdum ve büyüdüm. Dolayısıyla benim sosyal ve kültürel donanımımı bu şehir geliştirdi. Seyyahlık macerama başladığımda, gittiğim şehirlerin ve bu yerlerde yaşayan insanların bambaşka dünyaları olduğunu, çok farklı renkler taşıdıklarını gördüm. Hayatı yaşama ve idrak etme biçimlerinin İstanbul'dan farklı olduğunu fark ettim.
Mesela bir İç Anadolu şehriyle bir Doğu Karadeniz kentinin insanı, hayata bambaşka bakıyor, yaşamı çok farklı yorumluyor ve apayrı yerel-kültürel dinamiklerle hareket ediyor. Tabii ki bütün bunları keşfetmek, bazı noktalarda kıyaslamak, insana farklı bakış açıları kazandırıyor. Her şehir konuşma biçiminden sosyal ilişki formlarına, gastronomisinden zanaatkârlarına, kültürel mekânlarını ve tarihsel dokusunu yaşatma yöntemlerine kadar kendine özgü bir sosyolojiyi yaşatıyor. Bu yüzden bir şehrin doğal ve tarihsel güzelliklerini görmek kadar kültürel özelliklerini deneyimlemek de insanı etkiliyor. Şehrin esnafıyla, yerlileriyle, taksicileriyle kurduğum diyaloglar aracılığıyla aslında o şehre mensup bir insanın gözüyle o yöreye bakma çabasına bürünüyorum.

İlçe ilçe gezmeye başlamadan önce zihnimde canlanan Türkiye ile gezdikçe karşıma çıkan Türkiye arasında gerçekten büyük farklar var. Uzun yıllar turizm; daha çok deniz, plaj ve yüzme üzerinden algılanıyordu. Son yıllarda bu anlayış değişmeye başladı. İnsanlar artık gastronomi için, kültürel deneyimler için de yola çıkıyor. Buna rağmen büyük çoğunluk, rotasını hep şehir merkezleriyle sınırlı tutuyor.
Oysa ilçelere gittiğinizde bazen bir il merkezinden çok daha güçlü bir yerleşim kültürü, daha canlı bir geleneksel hayat ve bambaşka bir karakter görüyorsunuz. Özellikle “turistik bir gezi” ile yetinmeyip daha fazlasını yaşamak istiyorsanız; bu türden bir yaklaşım, kesinlikle seyahatinizi boyutlandırıyor, ona bir derinlik katıyor. Bu sayede ilçe ilçe dolaşmak, yani Anadolu’yu karış karış gezmek, insanı gerçekten heyecanlandıran bir deneyime dönüşüyor.
Atalarımızın dediği gibi, “Evvel refik, sonra tarik”; yani önce yoldaş, sonra yol. Gerçekten de sizinle aynı heyecanı, ilgi alanlarını ve entelektüel merakı paylaşan insanlarla yolculuk ediyorsanız, hele bir de mizah anlayışınız uyuyorsa o yolculuğun hem keyfi hem de geride bıraktığı hatıralar katlanarak artıyor.
Bu anılardan biri, kıymetli dostum Abdüssemi Aydın ile yaptığımız gezidir. Lale Devri’nin Başmimarı Mehmet Ağa’nın Kayseri’de doğduğu köyü ziyaret ettik. Navigasyonlarda bile görünmeyen Isba Çeşmesi adında, Lale Devri motifleri taşıyan bir çeşme bulduk. İç Anadolu’da, Kayseri’nin bir köyünde böyle bir eserle karşılaşmak, bizi çok heyecanlandırdı. Çünkü Lale Devri’ne ait mimari izleri Anadolu’da, Nevşehir’in istisnai örnekleri dışında pek görmeyiz.

Evet, bir diğer unutamadığım hatıra ise akademisyen dostum İbrahim Cirit ile yaptığımız Bayburt gezisiydi. Bayburt, kültürel gezi rotalarında maalesef ilk akla gelen şehirlerden değil. Fakat biz, turist olmanın ötesinde seyyah hassasiyetiyle gezdiğimiz için Bayburt’u es geçemezdik. Çünkü Bayburt demek, Dede Korkut demektir. Bu yüzden Bayburt’tan Trabzon’a uzanan bir Dede Korkut rotası oluşturduk ve hikâyelerde geçen mekânları gezdik. Malum, Oğuz Türklerinin en eski destanlarından birinin kahramanı olan Bamsı Beyrek’in 16 yıl Bayburt Kalesi’nde esir kaldığınu biliyoruz. Onun silah arkadaşları tarafından kurtarıldığı ve Oğuz Türklerinin kaleyi Müslüman yurdu hâline getirdikleri o meşhur anlatı, bu coğrafyada geçiyor.
Her şehrin kendi içinde bir özelliği ve güzelliği var. Seyahati benim için teşvik edici hâle getiren en temel şey de bu zaten. A şehrinden B şehrine gittiğinizde bambaşka bir atmosfer, apayrı bir duygu ve çok farklı bir dünya ile karşılaşacağınızı bilmek, son derece heyecan verici bir şey. Çoğu zaman hayatımız, dört duvar arasında geçiyor; evde, işte, yani sınırlı bir alanın içinde. Oysa koca bir dünyada, deneyimlemeyi bekleyen sayısız kültür ve hikâye var.
Ben yıllarca Türkiye’yi hakkıyla gezmeye çalışmama rağmen, “Tamam artık, bu ülkeyi tamamen bitirdim,” diyebileceğim bir noktaya gelmedim. Çünkü adım attığınız her şehrin asla tükenmeyen bir hikâye dağarı (belleği) var. Özetle bir gezgin için Türkiye, hikâyelerle dolu hazine sandığıdır diyebilirim rahatlıkla.
Tabii bazı seyahatler, diğerlerinden çok daha fazla iz bırakıyor. Özellikle az önce de vurguladığım gibi bir hikâyeye temas ettiğim anlar, benim için çok değerli oluyor. Bu hikâye; bazen sözlü kültürden, bazen mitolojiden, bazen tarihten gelebiliyor. Mesela Zonguldak Ereğli’deki Cehennemağzı Mağaraları… Mitolojiye göre Herkül’ün yer altına indiği ve ölülerin bekçisi olan üç başlı köpeği yeryüzüne çıkardığı yer olarak kabul ediliyor. O mağaraya indiğimde, atmosfer beni gerçekten büyülemişti. Tıpkı Bayburt Kalesi’nde olduğu gibi hikâyeyi o mekânın üzerinde hayal etmek, keşif deneyimini bambaşka bir boyuta taşıdı.
Buna benzer pek çok örnek sayabilirim. Konya’nın Akşehir ilçesinde, “Cıncıklı Mescit” isminde tarihî bir yapı görmüştüm. Rivayete göre Ankara Savaşı’ndan sonra Timur’un Yıldırım Bayezid’i bir süre orada tutsak ettiği söylenir. Küçücük bir yapı ama bana anlattığı hikâye, onu benim için bambaşka bir yere koydu. Aynı şekilde hayat hikâyesini çok sevdiğim Orhan Gazi’nin oğlu Süleyman Paşa’nın eserleri de Osmanlı’nın kuruluş dönemine dair önemli veriler sunuyor. Ondan yadigâr kalan tarihî yapıları dolaşmak, benim için her zaman özel bir tecrübe oldu.
Bir şehrin manevi atmosferi de aynı şekilde etkileyici olabiliyor. Mesela Diyarbakır’da, -Hz. Ömer (r.a.) Dönemi'nde İyâz bin Ganm komutasındaki İslam Ordusu tarafından fethedilen bu şehirde- yürürken Hâlid bin Velîd’in oğlu Süleyman bin Hâlid’in şehit düştüğü ve beraberindeki sahabelerle birlikte burada metfun olduğu düşüncesi, adımlarınızın duygusunu tamamen değiştiriyor.
Ayrıca arkeoloji müzeleri, benim için bambaşka birer keşif alanı. Çünkü oradaki eserler, sizi binlerce yıl öncesine götürebiliyor. Ben, özellikle anlatısal değeri olan, hikâye taşıyan eserleri çok seviyorum. Toprağın altından çıkan o parçaların yüzlerce, hatta binlerce yıl sonra hâlâ anlatacak çok şeyi var bizlere. Bazen kireç taşından bir rölyef, bazen pişmiş topraktan bir çömlek, bazen bazalttan bir mezar steli yapıldıkları çağın anlatılarını taşır. Ona kulak verdiğinizde size başka bir zamanın şarkısını fısıldar. Bütün bu deneyimler, seyahatin kendisini çok daha derin ve anlamlı hâle getiriyor.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.