İlişkilerde niyet okuma ve su-i zan sorunu

Uzun yıllar var ki bir terapist olarak insanların çeşit çeşit sorunlarını dinliyorum. Dinlediklerimin epey bir kısmı insan ilişkilerine dair.
İnsanın kurduğu ilişkilerin yolunda gitmediği de olur. Yolunda gitmeyen ilişkiler ile ilgili şöyle serzenişler dile getirilir: “Bana değer vermiyor”, “Sevmiyor”, “Saygı duymuyor”. İyi gittiği düşünülen ilişkilerle ilgili ise şöyle değerlendirmeler duyarız: “Bana değer veriyor”, “İlişkide değer gördüğümü hissediyorum”, “Bana saygı duyuyor”, “Beni beğeniyor, seviyor”.
Mesleki gözlemlerim ilişkilerin yolunda gitmemesinin temelde iki sebebi olduğu yönünde. Birisi gerçek yani somut sebepler diğeri ise vehmi, kurgusal, zannî sebepler.
Birinci tür, gerçekten ilişkide karşı tarafa değer verilmemesidir ve bunun gerçek hayatta somut delilleri vardır. Örneğin davranışlarda saygının, sevginin olmadığına, ilişkinin anlamını yitirdiğine dair eylemsel somut deliller vardır. Ki bazen de kişi karşıdakine ve ilişkiye değer verir ama öfke veya başka etmenlerle bir anlığına, bir duruma has olarak değer vermiyormuş gibi davranabilir. Bunun telafisi mümkündür. Örneğin, anlık bir öfkeyle olumsuz sözler söyleyen kişi bir süre sonra pişmanlık duyup özür diler. Olay tatlıya bağlanır ve kopar gibi görünen bağ yeniden kurulur.
Gelelim insanın bir ilişkide kendisini umutsuzca değersiz hissetmesine neden olan ikinci sebebe. Bu sebep çok sinsidir, insanın ruhunun semasını birden kara bulutlar gibi kaplar ve zannettiğimizden çok daha yaygın şekilde yaşanmaktadır. Ruhumuzun semasını saran bu kara bulutlara, “niyet okumak” denir. Niyet okumak bir diğer adı ile su-i zan yani kötü zan; kişinin, karşıdakinin davranışlarını, görünenin ötesinde olumsuz bir şey yattığını düşünmesi, delilsiz, kanıtsız ve keyfi biçimde negatif bir şekilde yorumlamasıdır. Birdenbire sağ duyu tutulur ve insanın içinde sessiz sedasız bir vehim gerçekleşir. Kişi içten içe karşıdakinin davranışları hakkında yorumlar yapar. Üstelik bundan karşı tarafın haberi bile yoktur. Günlük hayatta niyet okumaya aşağıdaki ifadeler örnek verilebilir:
“Bunu şunun için yaptı.”, “Böyle diyor ama ben öyle olduğuna inanmıyorum.”, “Aslında bu davranışı şundan dolayı yaptı.”, “Gerçek niyeti buydu.”, “Bunu sırf beni kıskandırmak için yaptı.”, “Gülümsedi ama içinden kesin bana kızıyor.”, “İyi görünmeye çalışıyor ama aslında samimi değil.”, “Beni davet etmedi, çünkü beni sevmiyor.”, “Böyle konuşuyor, çünkü benden bir çıkarı var.”, “Kesinlikle yalan söylüyor, yüzünden belli.”, “Bu kadar yardımsever davranmasının altında başka bir şey var, yakında kokusu çıkar.”, “Beni aramıyor, çünkü artık hayatında başka biri var.”, “Sürekli susuyor, kesin bana kırgın.”, “Beni övüyor ama aslında dalga geçiyor.”
Burada bir tür “Ben insanın ciğerini bilirim.” edası vardır. Kişi, “Senin ne düşündüğünü, aklından ne geçtiğini ben adım gibi bilirim.” diyerek kibirli bir benlik sergiler. Niyet okumanın fecaati bu kibirden kaynaklanır. Niyet okuma; ilişkiyi katleder, öyle olmadığı halde karşıdakinin kendisine ve ilişkiye değer vermediği zannını, vehmini doğurur. İlişki zanda bulunanın zihninde darbe alır, yara alır. Ama en kötüsü, insanın içinde büyüttüğü bu vehim başta sadece elle tutulamayan bir karanlık düşünceden ibaret iken; beslene beslene nihayetinde bir iblise dönüşüp iki insan arasındaki ilişkiyi gerçek düzlemde de mahvedecek kadar elle tutulur hale getirmesidir.
Bazen bu niyet okumalar, doğrudan karşıdakine de aktarılır. Karşıdaki, “Ben böyle bir niyet taşımıyorum, bunu kastetmedim, amacım bu değildir.” dese de diğeri kendi yorumunda ısrar eder. Bu ısrar karşıdakini yalancılıkla suçlama anlamı taşır ve bu inatlaşma “Seni, senden daha iyi bilirim.” diye üstenci bir tutumu bünyesinde taşır.
Niyet okumak ve kötü zanda bulunmak, Kuran’da şiddetle yasaklanmıştır. İnsan ilişkilerine dair en yoğun uyarılar taşıyan Hucurat Suresi’nin 11. ayeti bizi kötü zanna karşı uyarır: “Siz ey imana ermiş olanlar! [Birbiriniz hakkında] yersiz zanda bulunmaktan kaçının; çünkü [bu şekildeki] zannın bir kısmı [da] günahtır; birbirinizin gizli yönlerini araştırmayın ve arkanızdan birbirinizi çekiştirmeye kalkışmayın. Aranızdan, hiç ölmüş kardeşinin etini yemek isteyen kimse çıkar mı? Hayır, siz ondan iğrenirsiniz! Ve Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Şüphesiz Allah, tövbeleri kabul edendir, rahmet kaynağıdır!”
(Ayette önce kötü zan, sonra tecesssüs yani gizli yönleri araştırma, sonra da gıybet etme sıralaması da mühimdir ve dikkate değerdir ama bu yazının konusu dışındadır.)
Su-i zanla ilgili bir hadis de konuyu enfes şekilde analiz eder: Efendimiz (sav), şirk ve zulümde ısrar eden Cüheyne Kabilesi’ne askeri birlik yollar. Zeyd’in oğlu Üsame de bu birliğin içindedir. Ensar’dan olan bir Müslüman ile, Mirdas bin Nüheyle adlı müşriki köşeye sıkıştırırlar. Mirdas, kılıcını yere atıp “La İlahe İllallah.” der. Ensar’dan olan Müslüman bunu duyar duymaz geri çekilir. Fakat Üsame, adamla vuruşmaya devam eder ver onu öldürür. Medine’ye dönüldüğünde olay Efendimiz’in (sav) kulağına gider ve derin bir üzüntüyle Üsame’ye sorar: “Ey Üsame demek ‘La İlahe İllallah.’ diyen birisini öldürdün öyle mi!?” Üsame (ra) daha önceden ona hiç böyle kızmamış olan Peygamberimiz’in (sav) bu öfkesi karşısında derin bir pişmanlık ile sarsılır. Peygamberimiz (sav) sorusunu tekrarlar: “Ey Üsame, demek ‘La İlahe İllallah.’ diyen birisini öldürdün öyle mi?” Üsame’nin cevabı tipik bir kötü zan, niyet okuma örneğidir: “Yâ Resulallah! Ölümden korktuğu için iman etti, imanında samimi değildi.” Efendimiz’in (sav) cevabı, insana acizliğini hatırlatır, haddini nasıl bileceğini öğretir ve onu kendi sınırlarına çeker: “Sen nereden biliyorsun? Kalbini açıp baktın mı?”
Bu soru, zihinlerimize ve kalplerimize kazımamız gereken bir uyarıdır: “Kalbini açıp baktın mı?”
Benzer bir olayda da Resulullah’a (sav) kaba davranan bir adam için Halid bin Velid (ra), “Şunun boynunu vurayım mı ya Resullah?” der. Resulullah, “Hayır, belki namaz kılan birisidir.” cevabını verir. Halid, “Öyle namaz kılanlar var ki dili başka kalbi başka.” deyince, Resulullah şöyle buyurur: “Ben insanların kalplerini deşmek, karınlarını yarmak için gönderilmedim.”
Bir terapist olarak Resulullah’ın bu iki vakadaki cevabı beni çok etkiler. Müthiş bir yol göstericiliktir. Benim bu anlatılardan çıkardığım sonuç şudur: Karşımızdaki bir insanın davranışını kendi kendimize yorumlarken şunu sormalıyız: Elimde bir delil var mı? Karşıdakinin niyetini yüzde yüz eminlikle biliyor muyum?
Kendimizi başkalarının hareketiyle ilgili yorumlar yaparken çokça bulabiliriz. Bunu tümden engellemek neredeyse imkânsızdır. Kötü zan, niyet okuma düşüncelerini zihnimize veren nefs-i emaremizdir. O, kendi vazifesini yapar. Nefsimiz, Kur’an’ın işaret ettiği gibi kötülüğe sevk edicidir. Bize düşen, nefsimizin kötü zanlarına, niyet okumalarına teslim olmamaktır. Elimizdeki en etkili silah da şudur: “Kişinin davranışına dair bu yorumunun doğru olduğuna dair elinde net, somut kanıt var mı? Karşıdakinin niyetini yüzde yüz eminlikle biliyor muyum?” Bu sorunun cevabı hemen her zaman, hayırdır.
İnsan, başkalarının kalplerini aralamak hevesinden sıyrılmalı ve sınırlarının farkında olmalıdır. Kalplerin anahtarı yalnızca Allah’a aittir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.