‘Üç çocuk’ çağrısının trajik sonu

Doğum oranıyla ilgili hazin değişimin ekonomik güvencesizlik ve gelecek endişesinden kaynaklandığı akla ilk gelen neden olsa da kadının doğurmaya yabancılaşmasının en temel belirleyicisi olduğunu söylemek kanaatimizce doğru değildir. Kadını adeta annelikten ve doğurmaktan tiksinir noktaya taşıyan ve pratikte kadını ve toplumu cazibeli söyleminin tam tersiyle buluşturan nokta, ekonomik zorluklardan çok, ölçüsü kaçmış bir kadın hakları takıntısı ve kadının iş dünyasına girmesindeki ısrarcılık olmuştur.
Bir zamanlar Avrupa nüfusunun “yaşlanıyor” olması konuşulurdu memlekette. Kendimize pay çıkardığımız keyifli bir ilgiyle yapılırdı bu. Gazetelerde ara ara “yakın gelecekte Avrupa genç nüfusumuza muhtaç olacak” diye yazar, milletçe neşelenirdik.
Lâkin evdeki hesabımız çarşıya uymadı.
Avrupa bizden daha doğurgan
Reklam

Peki, “en az üç çocuk” söylemleriyle başlayan bir vetire ne oldu da tamamen tersi bir duruma evirildi? Ülkenin nüfus artışını belirleyen doğum oranı nasıl oldu da bu denli dramatik bir çöküş yaşadı?
Bu husus ciddi bir mesele olarak görülüyorsa ki görülmeli, objektif düşünmek ve çözüm odaklı bir çaba içinde olmak şüphesiz hayâtî. Bu, bizleri ülke doğum oranının 1.34 seviyelerine gerilemesini, sadece demografik bir veri olarak algılamanın yanlışlığına düşmekten kurtarabilir. Aksi durumda ise son yirmi beş yılın ekonomik, politik ve kültürel tercihlerinin ve sosyal yönlendirmelerinin doğru okunamamasına neden olur.
Kadınlar artık doğurmak istemiyor
Türkiye'de 2000 yılından bu yana genel olarak "kadın-erkek eşitliği" ve "şiddetle mücadele" başlıklarıyla kadın haklarına yönelik Anayasa, TCK ve İş Kanunu gibi temel metinlerde kapsamlı değişiklikler yapıldı. Fakat bunlar yapılırken şiddetle mücadele veya kadın-erkek eşitliği konusundaki reaksiyonların hedefi olmamak için maalesef etkileri yeterince konuşulmadı. Gücü eline alan her siyasetin, kendisinden daha akıllı ve doğru düşünenin olamayacağı inancına kolayca kapıldığı bir coğrafyada tabiatıyla yapıcı tenkit ve ikazlar da dikkate alınmadı.

● Yasal düzenlemeler ilk önce 2003 yılında aile hukukundan doğan ihtilafların ihtisas mahkemelerinde görülmesi için Aile Mahkemeleri kurulmasıyla başladı.
● Ardından 2004 yılında Anayasa'nın 10. maddesine "Kadınlar ve erkekler eşit haklara sahiptir. Devlet, bu eşitliğin yaşama geçmesini sağlamakla yükümlüdür" hükmü eklendi.
● 2005 yılında "töre" ve "nâmus" gerekçesiyle işlenen cinayetler ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası kapsamına alınıp, cinsel saldırı suçları ağırlaştırıldı ve haksız tahrik indirimleri daraltıldı.
● 2010 yılındaki değişiklikle kadınlar için alınacak tedbirlerin eşitlik ilkesine aykırı sayılamayacağı hükme bağlanarak "pozitif ayrımcılık" gibi bir tuhaflık anayasa güvencesine alındı.
● "Ailenin Korunması ve Kadına Karşı Şiddetin Önlenmesine Dair 2012 tarihli 6284 Sayılı Kanun ile şiddet uygulayanlara yönelik uzaklaştırma ve koruma tedbirleri yasalaştı.
● Kadına şiddetle pek ilişkisi olmayan İstanbul Sözleşmesi ise 2014 yılında resmen yürürlüğe girmesiyle yasal düzenleme furyası bitti.
● Yasal haklar ve şiddet ile ilişkili olmaları nedeniyle sorgusuz kabul gören bu yasalara itiraz etmesek de çalışma hayatı ve sosyal haklardaki genişlemelerle birleştiğinde fayda yerine kadın erkek ilişkisini daha kırılganlaştırıp, kadının evliliğe ve doğurganlığa olan ilgisini azalttı.
Reklam
● Çalışma hayatında 2004 yılında yapılan 4857 sayılı iş kanunuyla "eşit işe eşit ücret" ilkesi getirilerek, işe alımlarda cinsiyet temelli ayrımcılığın yasaklanması kadının iş dünyasına katılımını hızlandırdı.
● Her ne kadar 4857’de hâmilelik ve doğumun iş akdi feshi için geçerli sebep olamayacağı, çalışan kadınlara doğum sonrası yarı zamanlı çalışma sağlanması gibi esneklikler olsa da bu düzenlemeler de ülke doğum oranlarının acıklı düşüşüne engel olamadı.
Erkekler de evlilikten soğudu
Medeni Kanun’un 175. maddesi gereğince nafakanın "süresiz" olarak hükmedilebilmesi eşitliği erkek aleyhine bozarken, derin bir mağduriyetin oluşmasına neden oldu. Bir yandan siyasetin orantısız yasal düzenlemeleri, öte taraftan âdeta erkeği sıkıntıya sokacak her şeyi kazanç gören fanatik kadın örgütleri nedeniyle istenen eşitlik kadının kontrolü yönüne evirildi.
İlginçtir, Türkiye'de feminizm filizi, AK Parti iktidarlarının muhafazakârlaşma ve modernleşme süreçlerinin tam ortasında daha çok köklenip, ağaca dönüştü.
Oysa uygulamalardan da görüldüğü üzere feminizm, kadını kendi fıtratı içinde daha mutlu kılmaktan çok, âdeta erkek düşmanlığını artırarak aile yapısını zayıflatan bir rol oynamaktadır. Özellikle ‘6284 Sayılı Kanun’un aileyi etkileme şekli, feminizmin Türkiye’de görünenin ötesinde güçlü bir kaynak oluşturduğunun ispatı gibidir.
"Kadının toplumdaki rolü ne olmalı?" sorusuna sürekli modernizmin perspektifinden cevaplamaya meyilli feminizm, "aile bütünlüğünü" merkeze almayı isteyenlere "birey olarak kadının hakları" alanına çekerek, doğum oranıyla ilgili trajik sonu hazırlayıcı rol oynadı.
Reklam
Aile kimin umrunda?
Bunların ışığında doğum oranının bu denli düşük seviyelere inmesini etkileyen nedenlerin başında kadın hakları ve aile yapısının korunması ve sürdürülmesi arasında sağlıklı bir dengenin tutturulamamasının olduğunu söylemek mümkündür. 6284 İstanbul Sözleşmesi ve diğer düzenlemeler sırasında AK Parti içindeki pragmatik modernistler ile muhafazakâr taban arasında ayrışma, yasa düzenlemeler konusunda eksikliklerin ve yanlışlıkların yapılmasına neden oldu.
Övünülerek hazırlanan İstanbul Sözleşmesi'nden 10 yıl sonra çekilmenin ardında da tarafları memnun etme kaygısının getirdiği aceleciliğin olduğu anlaşılmaktadır. Üstüne kadına yönelik pozitif ayrımcılık uygulamaları erkek aleyhine eşitlik ilkesini yaralamış, "erkeği potansiyel suçlu" gibi rahatsız edici bir konuma sokmuştur. Bu gerilim toplumsal huzursuzluğu artırırken, aile kurma iştahını köreltmiş ve doğum oranının Avrupa’nın dahi altına düşmesine neden olmuştur.
Güvencesizlik ve "Gelecek Endişesi" de AK Parti’nin "en az üç çocuk" söyleminin ekonomik realiteyle örtüşmesine engel olmuştur. Yanlış ekonomik uygulamaların sonucu ortaya çıkan kontrolsüz kira ve konut fiyatı artışı sorunu gençlerin evlenme veya ayrı eve çıkma hayallerini ertelemesine yol açmıştır.
Bugün çocuk sahibi olmaktan soğumuş evliler, bebek bezinden eğitime kadar artan maliyetleri düşünmekten çocuk sahibi olmayı "lüks" bir karar olarak görmeye başlamışlardır. Benzer şekilde genç işsizlik ve güvencesiz çalışma koşulları, düşük ücretler çocuk sahibi olma konusunda planları zorlaştırmaktadır. Yine özellikle muhalif kesimin hayat tarzı baskısı söylemlerinin sürdüğü bir zamanda öne çıkarılan “en az üç çocuk” söylemi, muhafazakâr bir aile yapısının "dayatma" olarak algılanmasına neden olmuş, ters tepki meydana getirmiştir. AK Parti “dindar nesil yetiştireceğim” dedikçe toplumunun özellikle gençleri paradoksal bir şekilde daha hızlı bireyselleşmiş ve kariyer odaklı bir hayat tarzına yönelmişlerdir.
‘Böyle bir toplumda çocuğun işi ne’ söylemi
Bütün bu süreçlerde AK Parti iktidarları kadının çalışmasını sürekli teşvik edip, çalışan kadın oranını artırmakla övünürlerken, kreş ve bakım hizmetleri aileye yüke dönüşmüş, ayrıca buralardaki çocuklar anneden soğumuştur.
Ayrıca “çekirdek aile” olmayı arzulayan, ayrıca kazancı kişisel bakımına bile yetmeyen, buna rağmen çalışan kadının bebek ve çocuk bakım yükümlülüğü yine ailenin büyüklerinin üzerine bırakılmış, büyükler bunu yük olarak görmüş, bu da ikinci ve üçüncü çocuk planlarının iptal edilmesine sebebiyet vermiştir.
Reklam
Yine özellikle özel sektörde iş-özel hayat dengesinin takip ve denetimi yeterli düzeyde yapılmamış, esnek çalışma modelleri ve liyakat sorunları, kadınların "ya kariyer ya çocuk" ikilemi içine sıkışıp kalmasını artırmıştır. Bu durumun kamu desteklerinin yetersizliğiyle birleşmesi kadınları, doğurmayı “risk” olarak görmeye yöneltmiştir. Şimdi bu artırılmaya çalışılmaktadır ancak artık denge bozulmuştur ve bu da çâre olmayacaktır.
● Devlet okullarında ciddi nitelik kaybının yaşanması, ebeveynleri çocuklarını özel okullara göndermeye zorlamıştır ki tek bir çocuğun eğitim maliyetini karşılamakta zorlanan aileler, yeni çocuk düşünmemeye başlamışlardır.
● Bugün Türkiye’de sokakta, trafikte, okulda, metroda yaşanan güvensizlik ve siyâsî iklimin yarattığı karamsarlık, eğitimli genç kitlenin Türkiye’de çocuk yetiştirmek yerine yurt dışına göç etme veya çocuksuz kalma tercihini tetiklemektedir.
● İktidarın insanın fıtratına uygun olmayan renksiz, ruhsuz, yüksek ve çoklu apartmanlara ve küçük dairelere odaklı betonlaşma modeli, geniş aileye uygun mahalle kültürünün ciddi yara almasına neden olmuştur.
● Dar apartman daireleri ve oyun alanlarının azlığı da maalesef çocuk yetiştirmeyi lojistik bir kâbusa çevirmiştir.
● LGBT hakları konusunda sergilenen sert retorik, paradoxal bir şekilde AK Parti döneminde resmileşen derneklerin sayısıyla tezat oluşturmuştur. Söylemde "geleneksel aile" korunurken, pratikte küresel normlarla uyum çabası (veya bu derneklerin kurulmasına izin veren yasal zemin), iktidarın kendi tabanı tarafından da "samimi" bulunmamıştır.
Çocuk yerine hayvan besleyen bir zihniyet
Muhafazakâr tabanın bir kısmında "merhamet ve vicdan" eksenli bir anlayışı besleyen “Hayvan Hakları Yasası", sokak hayvanları meselesini çözmediği gibi insanları âdeta çocuk sahibi olmak yerine hayvan sahiplendirmeye heveslendiren garip bir yasaya dönüşmüştür. Modern kent hayatının da artırdığı ekonomik zorluklar, stres, çalışma şartlarının ağırlığı, iktidarı, geleneksel değerler ile modernleşme sancıları arasına hapsederken aileleri çocuk sahibi olmaktan uzaklaştırmıştır.
Gelinen noktada doğum oranlarının düşüşü sadece ekonomik değil, aynı zamanda politik ve sosyolojik bir protesto gibi de görünmektedir. Gençler, kendilerine sunulan "muhafazakâr gelecek" projeksiyonuna çocuk getirmekten imtina etmektedirler. Eğitim sistemindeki nitelik kaybı, liyakatin yerini alan sadâkat ağı ve kültürel baskılar, Türkiye’nin “en büyük sermayesi” olarak değerlendirilen genç nüfusun ya yurt dışına kaçmasına ya da evlenip, çoluk çocuk sahip olmaktansa "bireysel kabuğuna" çekilmeye yönlendirmektedir.
Reklam
AK Parti nüfus politikasını, uzun süre haklı olarak önemli bir "millî güvenlik" meselesi olarak anlatmıştır. Ancak bu söylem;
● ölçüsüz kadın hakları,
● kadını korumadığı gibi aileyi dağıtan pozitif ayrımcılıklar,
● kontrolsüzce iş dünyasına girişin teşvik edilmesi,
● hayat pahalılığı, barınma krizi,
● yalnızlaştırıcı şehirleşme modeli gibi sert gerçeklikler karşısında büyük yaralar almıştır.
Bir yandan "ailenin korunması" kutsanırken, diğer yandan neo-liberal ekonomi modelinin güvencesiz çalışma koşullarının sürdürülmesi, gençleri çocuk sahibi olmayı "lüksten öte bir risk" olarak görmeye itmiştir. Muhafazakâr değerler tahkim edilmeye çalışılırken, bu değerleri aşındıran piyasa koşullarını ve sosyal gerilimleri besleyen bir tutumun sürdürülmesi de maalesef “en az 3 çocuk” söyleminin ve ülke doğum oranının duvara çarpmasına neden olmuştur.
Bütün yasal düzenlemelerden, uygulamalardan, yönlendirmelerden geriye ne hayalimizdeki kalabalık aile yapısı, ne de sağlıklı bir toplumun refah ve huzur seviyesi kalmamıştır. Doğru ve stratejik planlarla kutuplaşmalardan uzak, âzamî müştereklerde buluşarak bir planlama yapmamayı bugün trajik bir demografik değişimle ödemekteyiz. Evler boş kalırken sadece nüfus değil, bir dönemin vaatleri de tıpkı insanlarımız gibi yaşlanıp tükenmişlerdir.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.