Tatar İbrahim’in izsiz kayboluşunun ardındaki hikâye

Sonraki yıllar emeğinde cömert davrandı, kendi arabasını da yaptı. Gülmeyin. Sahiden yaptı. Hem dev tekerli, karizma, çekik gözlü Asya bakışlı, taş gibi bir kamyonet! Adını da “Arslanbey” koydu.
“İlmü’n nefs âlimleri” ile “sosyoloji uzmanları” hududunda bir yerde vakitlerden bir vakit, bir İbrahim vardı. Tatar İbrahim! Kırım göçerlerinden… Mimarisi kıl çadırı andıran tuhaf evini kendisi yapmıştı. Kâh çimento ile kâh kerpiçle örmüştü duvarlarını. Evin yanına bir de atölye eklemişti sonradan. Geçimini, atölyede yaptığı metal ve demir işleriyle sağlıyordu. “Demiri dövmüyorum, demiri övüyorum.” derdi. Tatar İbrahim ne ev ne iş ne atölye diyordu binaya. “Vatan.” diyordu oraya, “Vatan!” Zira arka avluda Tatar İbrahim’in rahmetli hanımının kabri vardı ve “Ölülerimizle övünmeyelim elbet! Tekâsür der Rabb, muhafaza! Lakin mezarlarımız vatanın tapusudur.” diye hiddetlenirdi. Sonraki yıllar emeğinde cömert davrandı, kendi arabasını da yaptı. Gülmeyin. Sahiden yaptı. Hem dev tekerli, karizma, çekik gözlü Asya bakışlı, taş gibi bir kamyonet! Adını da “Arslanbey” koydu. “Nereden biliyorsun arabanın erkek olduğunu da bu ismi koydun? Belki kız!” diye takılmıştı bir komşusu… Böyle darlandığı durumlarda Tatar şivesine çevirdiği bir ağızla “Nâmahrem bula, kit eşene, haydi!” diye yollamıştı komşusunu. “Namahrem olur, git işine!” diyordu yani. İki cihan arasında olup buraya kök salmayan ve temkin içinde buradan geçenlere has telaşıyla o böyleydi…
Bazı zamanlar Arslanbey ile dağa su almaya gidiyordu. Ahaliye, tanıdığına tanımadığına da sudan satıyordu ama yalnız yaşayan ihtiyarlara ve böbrek hastalarına suyu bedava verirdi. “Arslanbey’in zekatı”nı ödüyordu. İş yapmadığı, dünyadan sair vakitlerinin çoğunda Kur’an’la hemhâldi. Kahveye çıkmaz, çarşıda zaruri ihtiyaçlarını karşılayacak kadar kalır ve evine dönerdi. Bir Ramazan ayında semt camisinde itikâfa girdiği için cemaatten bazı ihtiyarlar “serseri” diye onu kınadıydı. “Kur’an’da mı yazıyor da yeni şeyler icat ediyor bu İbrahim? Belli ki evi soğuk! Burada yatmaya bahane uydurmuş!” İhtiyarlar onu cami imamına da şikâyet etti. İmam temkinli davrandı. Tatar İbrahim imama “Bu delilse ben ne kadar serseri olabilirim? İnsaf! Serseriliğin de haddi var!” diye serzenişte bulundu. “Bazı kaideler tersine döndü hocam. Kederliyim. Birbirimize karşı kibirli ve dik, onlara, yani küfre karşı efendi ve naziğiz. Hayret fukarası olduk!” diye devam etti. Cemaatin dedikodusunu yapmak istemediği için İmam Efendi, Tatar İbrahim’e “Haklısın.” diyemedi fakat onun camiden çıkmasını da istemedi. “Şuur eksilmesin, şekil yolunu bulur.” deyip geçti. İmamın dolduruşa gelmeyen tereddüdü, Tatar İbrahim’in gözünde liyakat nişanı oldu. “Tereddüt, bazen hakikat eşiğine şifadır. Cahil, bir cüretin icra makamında olup güzeli imha etmesine mâni olur. Liyakat cezvesinde ihya gelir.” dedi imamın arkasından. Böyle kıssalarla dolu fakat dümdüz, öyle derûn ve yalnız bir hayatı vardı Tatar İbrahim’in hasılı. Vakıa o ki; yolcu geçiyor, yolculuk kalıyor ve her yolun son adımı, tek yolun ilk adımını taşıyor.
Geçenlerde dalgınlıkla yanlış duraktan, yanlış trene binmişim. Vakit doğruymuş ki trende eski bir tanıdıkla tevafuk ettim. Ondan öğrendim: Tatar İbrahim yıllar önce, su getirdiği dağa gitmiş ve dönmemiş. Ne ölüsüne ne izine rastlanmış. Malûmu gayb’a kalmış. “İbrahim nerede?” diye aramışlar ama bulamamışlar. Çocuğu yoktu. Şimdi yeğeni Murat, tek başına onun “vatan”ında yaşıyormuş. Atölyeyi ney atölyesine çevirmiş. Murat, civardan topladığı kamışlarla ney imal edip satarak geçiniyormuş.
Reklam
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.