Ankara sokakları Yeraltı filmiyle toplumsal ruhu anlatıyor

Üniversitede okuyorsan ve o gün aşırıya kaçmadan, bursunun elverdiği ölçüde fakülte dışı bir şeyler yapmak istiyorsan birkaç seçeneğin var. Ya bir alışveriş merkezinde bowling oynarsın ya devlet tiyatrolarından iyi bir oyun denk getirip ona gidersin ya da mısırını ve cipsini alıp gizlice salona sokmak kaydıyla sinemaya gidersin.
Biz, sırt çantalarımıza doluşturduğumuz cipslerle hakkımızı sinemadan yana kullanıyoruz. Bu sayede belki içine düştüğüm kuyuyu bir süreliğine de olsa unuturum.
Birkaç arkadaş, Ankara ayazını yanımızda gezdirerek Tunalı Hilmi’yi çıkıyoruz. Kült Kavaklıdere’nin önündeyiz. Girişte, beresini kaşlarına kadar indirmiş, gözlüğü nefesiyle buharlanan yaşlıca bir amca oturuyor. Parmağının ucundaki sigaranın külü, elindeki gazeteye düşmek üzere. Gazeteden kafasını kaldırıp bize bakıyor ve “Ankara sıkıntısına hoş geldiniz!” diyor.
Ne demek istediğini tam olarak anlamıyoruz ve arkadaşlarla birbirimize bakıp hafif hafif gülümsüyoruz. Durumu, yaşı geçkin insanların gençlere takılma isteğine yorumluyoruz ve kendimizi tek adımla Ankara ayazından sinema sıcağına bırakıyoruz. Bugün beyaz perdede “Yeraltı” filmi var. Bir Ankara sinemasında, afişinden bile şehrin griliği akan bir başkent filmi seyredeceğiz. Bu şehir, tedricen içime işliyor.
Filmden çıktığımızda az önceki amcayı aynı yerinde, aynı gazeteyi okurken buluyoruz. Tek fark, bu sefer ne demek istediğini anlamış oluyoruz. Dostoyevski’nin “Yeraltından Notlar” adlı eserinden uyarlanan filmde Muharrem, Ankara’da yıllardır devlet dairesinde memurluk yapan, ailesinden kalma evde yalnız yaşayan, “ıssız” bir adamdır. Devlet dairesi… Nasıl da Ankara’ya ait… İstanbul’da bir devlet dairesinde çalışılmaz mesela, orada gökdelende özel bir şirkette çalışılır. Şehrin kendi kuralları vardır. Ben de Muharrem’le birlikte 2000’lerin başının Ankara’sını, dönemin toplumsal hafızasını keşfediyorum. Keşfetmekten öte, karşılaşmaktan mahcubiyet duyduğum, fakülte - yurt - sahaf üçgeninden çok, bağımsız bir Ankara portresi çıkıyor karşıma. Gece hayatı, kuytu sokaklar, huzursuz insanlar, çöp kokan ıslak kaldırımlar…
Muharrem’in üniversiteden arkadaşı Cevat, yazdığı bir kitapla ödül alıyor. Kitabın adı, “Ankara Sıkıntısı”. Muharrem’in içinde büyüyen kıskançlığa, haset duygularına şahit olduk. İnsanın salt rasyonel bir varlık olmadığını, şayet öyle olsaydı kendine zarar verecek duygular yerine daima yararlı şeylere meyilli olması gerektiğini anlattı film. Sadece Ankara sokaklarının kuytu köşelerini değil, insan ruhunun karanlık köşelerini de gösterdi. Hem de hiç sakınmadan, olağan bir şeymiş gibi.
Arkadaşlarımın gölgeleri sokak lambası altında bir büyüyüp bir küçülürken onlardan istemsiz birkaç adım arkadan gidiyorum. Sokakları, ışıklarının yarısı sönmüş apartman pencerelerini, köşe başında çöp tenekesini karıştıran tekinsiz tipleri, kendine geceyi geçirebileceği sıcak bir yuva arayan kedileri teker teker izliyorum. Muhabbet duyduğum bir arkadaşımın garip geçmişini öğrendiğimde hissedebileceğim bir huzursuzluk yaşıyorum. Benim Ankara’m, sahiden böyle bir Ankara mıydı?
Ellerimi montumun ceplerine iyice sokuyorum, Cici’min ördüğü, beyaz sabun kokulu atkımın içine gömülüyorum. İçine düştüğümü sandığım kuyuların masumiyetine gülümsüyor ve üzerime “Ankara Sıkıntısı” bulaşmasından imtina ediyorum.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.