Toplumu içten içe saran ahlâkî çürüme gerçeği

Yalan söyleyen, emanete riayet etmeyen, saygısız, merhamet duygusundan yoksun sözünde durmayan bu insanlar nerede yetişti? Amaçsız gençler, idealsiz yöneticiler, ahlâkı ikinci plana atan medya dili nasıl ortaya çıktı? Bu sorular, başkasına yöneltilecek suçlamalar değil; önce kendimize dönüp sormamız gereken sorular.
Son yıllarda adını pek koymadığımız, ama her gün biraz daha içine çekildiğimiz bir hastalıkla yaşıyoruz. Bu, gelip geçen bir virüs değil; mevsimlik bir salgın hiç değil. Daha sessiz, daha derinden ve daha kalıcı bir hastalık bu. En tehlikeli tarafı ise şu: Aşısını arayan, gündeme getiren de yok. Hatta çoğumuz, hastalığın vehametinin bile farkında değiliz. Görmezden geldikçe büyüyen, sustukça yüzümüze çarpan, artık gizlenemeyecek kadar belirginleşen bir ahlâkî çürümeden söz ediyorum. İnsanı insan yapan bazı temel değerler vardır. Bir toplum, bu değerler sayesinde bir arada durur; bu değerler sayesinde huzur üretir. Ahlâk dediğimiz şey tam da burada devreye girer. Peki, bu bağ çözüldüğünde ne olur? İnsanı hayvandan ayıran o ince çizgi silindiğinde geriye ne kalır? Cevabı zor değil. Ahlâk kaybolduğunda, aslında insan kaybolur. İnsanî vasıflarını yitirmiş bireylerden müteşekkil bir toplum ise uzun süre ayakta kalamaz. İşte bu yüzden bugün yaşadığımız şey yalnızca bireysel zaaflar toplamı değildir; bunun adı açıkça sosyal, daha doğrusu ahlâkî çürümedir.
Sokağa baktığımızda, çarşıya pazara çıktığımızda ya da trafikte birbirimize tahammül edemez hâle geldiğimizi gördüğümüzde; hele birde medyaya kulak verdiğimizde, bu çürümenin izleri artık saklanamaz hâle geliyor. Hukukta yaşanan aksaklıklar, adalet duygusunun örselenmesi de bu tabloyu daha da ağırlaştırıyor. Beni asıl endişelendirense bütün bu olan bitene alışıyor olmamız. Ekranlardan taşan çirkinliklere, tekrar tekrar işlenen suçlara, soğukkanlı bir gaddarlığa artık tepki vermemek… İşte bu da çürümenin bir başka işaretidir. Normalleştirdiğimiz her kötülük, bizi biraz daha içten içe çürütüyor. Fuhuş, alkol, uyuşturucu derken, bugün sanal bahis ve kumar bağımlılığı nice hayatı henüz yolun başındayken söndürüp geçiyor. Sokaklarda türeyen kimliksiz çeteler, hayatlarının baharında yollarını kaybetmiş genç insanlar…
Bugün kanaatin, insafın, merhametin, edebin ve vicdanın toplumu bir arada tutan o eski gücünü büyük ölçüde yitirdiğini kabul etmemiz gerekiyor. Ahlâkî çözülme artık inkâr edilemeyecek kadar görünür durumda. Ve bu çözülme, toplumun temel direklerini yavaş yavaş kemiriyor. Öyle ki eli yüzü düzgün, istikamet arayan gençlerin bir bir savrulmasına şahit oluyoruz. Bu kötü gidişat durdurulamazsa, geleceğin en büyük sosyal problemlerinden biriyle karşı karşıya kalmamız kaçınılmaz.
Reklam
Şu soruyu sormadan geçemiyorum: Konuştuğunda yalan söyleyen, emanete riayet etmeyen, saygısız, merhamet duygusundan yoksun sözünde durmayan bu insanlar nerede yetişti? Amaçsız gençler, idealsiz yöneticiler, ahlâkı ikinci plana atan medya dili nasıl ortaya çıktı? Bu sorular, başkasına yöneltilecek suçlamalar değil; önce kendimize dönüp sormamız gereken sorular.
Karşılaştığımız bu iç karartıcı sahneler birer istisna değil; dalga dalga sahilimize vuran çürümüş cesetler gibi adeta. Bu gidişatın tesadüf olmadığını düşünenlerin sayısı da az değil. Zira bu kadar yaygın, bu kadar sistemli bir kötülük, yalnızca beceriksizlikle açıklanamaz. Olsa olsa planlı bir ihmal, bilinçli bir kayıtsızlık bu yaşadıklarımız.
Sebep ne peki? Eğitimde karakter inşasının ihmal edilmesi, rol model olması gereken insanların yanlış tutumları, liyakatsizliğin artması, sosyal medyanın hızla yozlaştıran etkisi… Bütün bunlar, çürümeyi besleyen başlıca kaynaklar. Buna rağmen ahlâkın hâlâ gündemimizin kenarında durması, üzerinde yeterince durulmaması asıl endişe verici olan. Ekonomik krizler aşılır, sistemler onarılır; ama sosyal çürümenin tedavisi kısa vadede mümkün değildir.
Bir zamanlar adalet ve merhametle anılan bu toplum, nasıl oldu da bu kadar uzaklaştı bu değerlerden? Genç nesil neyi, nerede kaybetti? Bu sorularla yüzleşmeden, samimi bir özeleştiri yapmadan yol alamayız. Çarenin ne olduğu aslında belli. Sosyal çürümenin panzehiri güzel ahlâktır. Fakat sadece sözde değil; yaşayarak, hayata değer katarak, rol model olarak… Kuru bir slogan olarak “Değerlerimize sahip çıkalım.” demekle olmuyor. Sahip çıkıyormuş gibi yaparken çürüyorsak, hakikatte samimi değiliz demektir.
Reklam
Her şeye rağmen umutsuz değilim. İdeal sahibi, dava şuuru taşıyan gençler var ve bu sancılı meselenin çözümünde kilit rollere sahipler. Netice-i kelâm şudur: Manevî değerlerimizi tekrar benimsemeden, şahsiyet ve karakter eğitimini merkeze almadan, insanı insan yapan ilimleri hayatımızın merkezine taşımadan bu kanayan yarayı sarmamız mümkün değildir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.