Ertelemeyi bırakan bir adamın Firuze ile yüzleşmesi

Şimdi, o kırılma anı beni bir adım ileri itiyordu. Ve avluda, çay bahçesinin kıyısındaki çınarın gölgesinde, iki kişiydik: Firuze ve ben! Sessizce yeni bir sayfanın kenarına eğildik.
Semt meydanındaki çay bahçesinde oturduk Firuze ile. Yine üç tane kitap getirmişti benim için. Çay içtik, bir çay daha. Firuze çok şeyler anlattı. Firuze’nin sözleri, hocaların nasihatinden başka bir şey söylüyordu bana: Bir çağrı, bir isyan ya da bir teklif değil ama bir ölçü, hatta belki bir had bildirimi! “Beni değil, seni beklemek istiyorsan bekle,” dedi misal, “ama beklediğin adam, beklemekten geri dönen adam olmasın. Bekleyen adam, bekleyişi omuzunda taşır. O yük, başkalarının hikâyesini ezmesin. Hep bir şeyi erteliyorsun!”
O cümlenin nereden geldiğini anlamaya çalışıyordum. “Bir defter yazdığından bahsetmiştin,” diye ekledi Firuze sonra, sanki kendi kendine konuşur gibi, “muhtemelen yazdığın defterin sayfalarını yakmak istiyorsundur bazen. Şayet öyleyse yanılıyorsun. Defteri yakmak, hikâyeyi yok etmez. Sadece yangına bir koku daha ekler. Hikâye zaten seninledir, sen onu okumasan, yazmasan ve hatta yazdığını yakarsan da o yok olmaz.”
Gözlerimi kaçırdım. Kulaklarımda iş yerindeki sayfaların hışırtısı, fabrikadaki arkadaşların akşam hikâyeleri, rahmetli babamın sobanın başında çektiği tespihinin tıkırtısı çalıyordu. Firuze’nin “Sen hep bir şeyi erteliyorsun.” cümlesi içimdeki bütün iğneleri çıkardı sanki. Şimdi de ertelemelerinin adıyla, başkalarının yüklerini sırtlama hevesiyle, onların hesaplarına savunma kılıfı olarak saklanmış yalnızlığımla yüzleşiyordum. Bir şey kırılıyordu içimde ama bu kırılma, parçalanan bir yaranın kabuğu gibi kanama değil, bir açığa vuruş hâliydi. O açıklığın kenarından bir karar ferman oldu. “Artık ertelemeyeceğim,” dedim, “ben artık... Artık söyleyeceğim.” Sesim fısıltı ile çıkmıştı ağzımdan. Firuze çayından bir yudum daha aldı, gözlerinde beklenen sorunun cevabını okur gibi bir sükûnetle, “Ne söyleyeceksin?” diye sordu. Daha cüretkâr bir sesle: “Kime, ne söyleyeceksin?” Soru yumuşak fakat net, sanki kararsız bir misafire kapıyı gösteren parmak... Kalbimi tüm vücuduma yayılmış ve ben kollarımla zapt etmeye çalışıyormuş gibi hissediyordum. Adeta tespihin tanelerini avucumun içinde ezip: “Gelir misin benimle bir ev kurmaya?” diye yekten söyleyiverdim nihayet. Sözün sonunda bir sarsıntı, bir umut, bir korku hepsi beraber! Firuze gözlerini kapatıp açtı. Bir süre sustu; sonra konuştu: “Ben, sana evet ya da hayır demem, bu kelimelere yüklenecek kadar kısa bir vaat değil zira.” dedi, “Ben sana en nadide kitabımı veririm. Ödünç dahi vermediğim, satırlarının altını çizmeye kıyamadığım, on yılda bir yeniden okurum diye niyet ettiğim kitabı… Sayfalarını birlikte okuruz, ama o kitabı yazan değiliz.” Cümle, içime bir yıldırım gibi düştü: “Bir hayatı beraber okumak.”
Reklam
Firuze devam etti: “Sevgi, aynı satırı beraber tekrar okumaktır, tekrar tekrar. Bu bir tahttır, görebilene. Allah imtihan eder, taht’a ceset de bırakıverir, Hz. Süleyman’a tecelli ettiği gibi. Tövbe edip O’na yönelene ne büyük sefa! Kör olana vay yazıklar…”
Derin bir nefes aldım. “Tüm bunları nereden biliyor Firuze?” diye geçti içimden. Derunumdaki türbülans hâlâ vardı ama bir yönü sabitlenmişti artık: Hareket. Erteleme sona eriyordu; öfke, korku, borçlar, fabrikadaki ağırlık ve tüm hastalıklarım… Hepsi bir yerde duruyordu. Şimdi, o kırılma anı beni bir adım ileri itiyordu. Ve avluda, çay bahçesinin kıyısındaki çınarın gölgesinde, iki kişiydik: Firuze ve ben! Sessizce yeni bir sayfanın kenarına eğildik.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.