Bugün kitaplar neden insanın kendini keşfetmesinde anahtar olur?

Anadolu’nun her yerinden göçmüş gelmiş aileler; namuslu, izzetli ve sevecendi. Fakirliğin çok bahsi olmuyordu, çünkü zaten herkes fakirdi. Oradaki komşuluğu ve yardımlaşmayı başka hiçbir yerde görmedim. Yaşım ilerledikçe şunu da anladım: Asıl cömertler fakirlerdir.
1970’lerin başı... Ankara’nın fakir gecekondu semti Yenidoğan’da yaşıyorduk. Anlı-şanlı Cumhuriyet başkentinin tam ortasında bir fukaralık adası... Mahallenin plakçısının önünde çömelip, sokağa yüksek sesle verilen Orhan Baba şarkılarını, ellerinde sarma sigaralarıyla dinleyip kafa bulan insanların mekânı... Anadolu’nun her yerinden göçmüş gelmiş aileler; namuslu, izzetli ve sevecendi. Fakirliğin çok bahsi olmuyordu, çünkü zaten herkes fakirdi. Oradaki komşuluğu ve yardımlaşmayı başka hiçbir yerde görmedim. Yaşım ilerledikçe şunu da anladım: Asıl cömertler fakirlerdir.
Babam dolmuş şoförüydü, ilkokul mezunu annem bütün ailenin yükünü çekiyordu. Babam hiç okuyamamıştı ama müthiş merakı olan birisiydi. Kendi kendine okuma-yazma öğrenmişti, gazete ve roman okurdu. Okuyamamak içinde ukdeydi. O yüzden daha küçük yaşlarda kendi kendine söz vermişti. “İleride çocuklarım olursa hepsini okutacağım.” diye... Nitekim öyle de yaptı. Sekiz kardeşiz, hepimiz zorlu şartlarda üniversite okuyarak kendi mesleklerimizi icra ettik. Evimizde Klasik Türk müziği dinlenirdi. Hiç okula gitmemiş merhum babamın bu müzik zevki nereden geliyordu, bilmiyorum.
Okumayı erken yaşlarda öğrenmişim. O zamandan beri kitaplarla haşır neşirim. İçinde kitapları olan bir gecekonduda büyüdüm. Kütüphanemizde milliyetçi kitapların yanında o zamanlar yasaklı olan komünist kitaplar bile vardı. Bakın, buradan bir ibret alalım. Bir çocuk gördüğüyle yetişir. Onun yaşadığı evde kitaplar görmesi, ona kitap âlemini açar. Hele ana-babası ve kardeşleri de okuyan insanlarsa, o çocuğun bilgiye ve düşünceye olan ilgisi çoğalır. Okumaya çok düşkün olmasa bile kitabın ve okumanın değerli olduğunu anlar. En azından saygı gösterir.
Reklam
Sekiz çocuğun herc ü merc olduğu bir gecekonduyu tahayyül edin. Bir kenara çekilip kendini o kargaşadan uzaklaştırman mümkün değil. Ama ben bunun çaresini bulmuştum. Kitaplarıma kapanıyordum. Elime bir kitap alıyor, bir köşeye geçiyor ve herkesle bağımı koparıyordum. Bazen de gecekondumuzun balkonuna bitişik yandaki kömürlüğün çatısına çıkıyor, orada kitap okuyordum. O çatı benim inzivahanemdi. Bazen okuduğum çocuk dergilerine özenip kendi başıma dergi hazırlamaya çalışıyordum.
Okulda genellikle sabahçıydım. Öğlen okuldan eve gelince hızla bir şeyler yer, doğruca mahalle kütüphanesine koşardım. Evimizin yakınındaydı. Her gün giderdim. Cumartesileri bile açılış saatinde kapısında bekler, açılır açılmaz hemen içeri dalardım. Kitap sadece okunacak bir nesne değildi benim için. Kütüphane benim için bir vaha gibiydi. Evdeki, mahalledeki, hayattaki bütün karışıklıkları, gürültüyü patırtıyı dışarıda bıraktığım ve kalbimin ve zihnimin huzura erdiği yegâne yerdi.
Kitap kokusuna bayılıyordum. Kitapların ciltleri, kapakları, yazı karakterleri, yazar isimleri, tasarımları ayrı ayrı dikkatimi çekerdi. Raflardaki kitapları yiyip yutacakmışım gibi hayranlıkla seyrederdim. Her gün kütüphaneye gidip üç kitap alıyordum. Onları eve getiriyor, bir çırpıda okuyor, ertesi gün okuldan sonra da onları iade edip yeni üç kitap alıyordum. Kütüphane memuruyla neredeyse arkadaş olmuştuk. Hatta bazen bir işini halletmek için dışarı çıkması gerekince masasını bana bırakırdı. Okurların kitap kartlarını almak, kartotekse dizmek, yeni kartların iade tarihlerini karta yazmak gibi işleri yapabiliyordum. Geçen yıllarda abim anlattı, ben bilmiyordum. Meğer kütüphane memuru bir gün bizim eve gelmiş. Anneme benim her gün üç kitap alıp ertesi gün geri getirdiğimi söylemiş. “Sizin oğlan bu kitapları gerçekten okuyor mu?” diye sormuş. Anacığım “Elbette, o çok okur.” deyince adamcağız geri dönüp gitmiş.
Kısacası kitaplarla aram hep iyi oldu. Her insanı bilemem. Ama kendi nâmıma konuşursam, kitap okumak beni kendimden öteye taşıyan bir şeydir. Kendi içimdeki hayalleri, düşünceleri, duyguları, hatıraları harekete geçiren ama aslında kendimin dışına yönelen bir faaliyet... Bir yandan “ben”in evinin dışına çıkarak enginleşmesi, öte yandan her bir kitapta yeni bir keşif hissi.
Reklam
Kitaplar bize başka insanların bilgi, duygu, tecrübe, düşünce ve algılarını iletir. Doğru. Ama aslında okumamız kendimize yönelik bir keşiftir. Biz başkalarını okurken içimizde bir mukayese yani benzetme ve ayrıştırma mekanizması çalışmaya başlar. Kitaptaki cümlelerle veya imalarla hemhâl oldukça onları bizde olan bazı şeylere benzetiriz, böylece yazarla benzeşiriz. Ama bazen de kitapta bahsedilen şeyden ayrışırız, yazarla aramıza mesafe koyarız. Böylece farkımızı hem hisseder hem de vurgularız. Hoşlandığımız yazarlar aslında bizim hissedip de ifade edemediğimiz şeyleri anlatanlardır. Diğerlerinden hoşlanmamamız ise içimizdeki aşina şeylere yabancı durdukları içindir.
İçimizdeki bu mukayese ve mükaşefe ihtiyacı bir kitaptan diğer bir kitaba bıkmadan, usanmadan, sıkılmadan sefer etmemizi sağlar. Aslında bu sefer, içimize doğru yaptığımız bir seferdir. Başkalarında gördüğümüz her şey aslında kendimizi tanımamıza ve onaylamamıza yol açar. Romanlardan akademik kitaplara, masallardan şiirlere kadar bizi kitaplara çeken şey, bence kendimizi başkasının gözünden tanıma ihtiyacıdır. Çünkü insan, ancak bir aynaya baktığında gerçek kendisini görür. Kitap da bu aynalardan birisidir.
Bazı kitaplar vardır, insanı çok etkiler. Genellikle başkalarına da o kitapları tavsiye ederiz. Bu doğaldır. Fakat şunu da bilmek gerekir ki okumak, aynen insan gibi özgün ve kişiye özgü bir şeydir. Bana çok müthiş gelen bir kitap başkasına hiç gelmeyebilir. Başkasına müthiş gelen de bana... Benim sevdiğim yazarı belki başkası pek tutmayacaktır. Ona da belki başka yazarlar sıcak gelir. Ben kitap önermektense yazar tavsiye ederim. Çünkü eserden daha önemli olanı müessirdir. Yazının değeri yazandan gelir. Bana okuma listesi soranlara kendisi ile yazısı arasında uçurum olmayan isimleri tavsiye ederim. Çünkü bir müminin okuması da ahlâk, yani şeffaf bir hayat ölçüsünde olmalıdır. Yazarın kişiliği bize yazısı üzerinden aktığı için erdemli insanların eserleri de insanda erdemli olma kapısını aralayabilir.
Şimdi ben böyle deyince tutucu bir tavır takındığım iddia edilebilir. Öyle değil. İnsan her türlü kitabı okuyabilir. Ama insan ömrü, dikkati, sabrı sınırlı. Kitap ise çok fazla. O zaman ister istemez seçeceksiniz. İnsanın hem dünya hem ahiret hayatına faydası olan kitaplar en önde yer almalı. Akaid kitapları öncelikli olmalı. İlim kitapları, manevi eserler hep önde gelir. Bununla beraber insanın zevkine, bilgisine, merakına hitap eden başka eserler de okunmalıdır elbette. Zaten aynı anda birden fazla kitap okumak da mümkün. Ben öyle yaparım. Neyi merak ediyorsan onu oku. Ama düşünerek, kendine ibret biçerek, bildiklerine bağlayarak...
Çok kitap okumak ve çok kitabı olmak güzel bir şey. Hayatımda evlerini ve ofislerini yerden tavana kadar kitaplarla dolduran insanları tanıdım. Acayip manzaralardı. Ama bunun da bir kıvamı olmalı. Kitap dünya ile bizim aramızda bir duvar değil bir köprü olmalı.
Reklam
Bana göre üç çeşit kitapsever var: Kitap okuyanlar, kitap toplayanlar ve kitap yığanlar... Son ikisi kitap sevgisinden değil kitap takıntısından doğar. Çünkü kitaba kapanan insanlar, insanlara kapalı kalır. Cemil Meriç gibi kıymetli düşünürler insanlardan yıldıkları için kitaba sığındıklarını söylerler. Onlar kendilerine göre belki haklıdırlar. Ama insandan yılmamak gerekir. Çünkü iyi ve erdemli bir insan, sayfalara sığmayacak kadar değerlidir. İnsan her zaman kitaptan önce gelir. Bir dost insan, binlerce sahife kitaptan yeğdir. Her şeyi de yazıya, sayfaya, kitaba indirgememek gerekir.
Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.