Erzurum Ulu Camii şehir dokusundaki yeriyle dikkat çekiyor

“Ulu Cami”, bütün bu ağır, anlamlı ve olgun sükûnetiyle bir yandan dibindeki, bir minaresi tamamına erdirilememiş Çifte Minareli Medrese’ye kol kanat gererken; bir yandan da “Kale”yi ve “Kule”yi tarassut ederek Erzurum’u beklemektedir sanki…
Cumhuriyet Caddesi’nin bitimine doğru, Tebrizkapı semtine elli bilemediniz yüz adım kala, Çifte Minareli Medrese’nin hemen yanı başında, bütün müştemilatı kendinden menkul bir “Ulu Mekân” vardır Erzurum’da. Sanki biten caddenin sınırını belirliyormuşçasına tam ortasında durur; gürültü ve kargaşadan uzak kalmak isteyen bir derviş gibi şehirden de uzak ama bir o kadar da gözünü şehirden ayırmayan bir büyükbaba misali muhkem ve emin bir hâli vardır bu “Ulu Mekân”ın…

Kesme taştan duvarlarında asırların fısıldaştığı büyük ve göz alıcı yapısıyla bunu nasıl başardığı bilinemese de, insanı en fazla düşündüren ve hayran bırakan özelliği; tıpkı büyüklüğü ve genişliğiyle eşdeğer bir sessizlik ve sükûneti barındırıyor oluşudur. Bu “Ulu Mekân”da kıyama duran şehir ahalisi de hissetmiştir muhakkak: Oldukça manidar ve bir o kadar da düşündürücü bir sükûnet sökün ediyor gibidir her bir taşından, her bir köşesinden. Nitekim böylesi bir sükûnet ancak erdemli adamların yaşadığı o eski zamanlara yakışır diye düşünür insan, kapısından her girişinde. Öyle ki; anlamlı, ağır ve olgun ağızlardan çıkan sözlerin yine aynı biçimde anlamlı, ağır ve olgun susuşlarla süslendiği o eski zamanlar gibi… Ya da kırkıncısının Yavuz Sultan Selim Han olduğu rivayet edilen ve “Kırklar”ın cem oluşuyla eda edildiği söylenegelen akşam namazlarındaki uhrevî hâller gibi… Bir eski zaman hâlidir bu… Bütün albenisine; çoğunluğu esnaftan ve şehri ziyarete gelen kafilelerden müteşekkil cemaatinin bolluğuna; genişliğine, büyüklüğüne ve merkezi konumuna rağmen sanki hiçbir zaman bu hâlini bozmayacak, hep öyle sessiz ve sakin kalacak bir duruşla bakar Erzurum’a bu “Ulu Mekân”.

Duvarının bitimindeki kısa kaldırımdan, hemen yanı başındaki Çifte Minareli Medrese’yi de perspektifin içine alan bir açıyla; yine tıpkı kendisi gibi, üzerinde yer aldığı caddenin öte yakadaki bitimini işaret eden “Erzurum Kalesi” ve “Erzurum Saat Kulesi” olarak da bilinen meşhur “Tepsi Minare” görünür uzaktan uzağa. “Ulu Cami”, bütün bu ağır, anlamlı ve olgun sükûnetiyle bir yandan dibindeki, bir minaresi tamamına erdirilememiş Çifte Minareli Medrese’ye kol kanat gererken; bir yandan da “Kale”yi ve “Kule”yi tarassut ederek Erzurum’u beklemektedir sanki…
Ulu Cami; Gürcükapı ve Lalapaşa camileri halkın içinde ve halkla konuşarak hemhâl olur. Bu bakımdan sözgelimi bu “Ulu Mekân”ın hem şehri hem de şehre dağılan evlatlarını dinleyip seyrederek hemhâl olmaya daha bir yakın olduğunu düşünmeden edemez insan. Bir sessiz derviş nasıl dilini damağına yaslayıp köşesine çekilerek “Allah” demenin hazzına ermişse; bu “Ulu Mekân”ın, kendi hâliyle kendi köşesine çekilmiş sükûnetinden de böylesi bir hâlin cazibesine kapıldığı sanılır. Bu mekân, insan tefekkürünü zorlar.

Hemen her anlamda insan tefekkürünü zorlayacak ve ancak düşündükçe ortaya çıkacak bir tevafuk hâliyle anlaşılabilecek Çifte Minareli Medrese’deki “ilim” hâliyle; “Kale”deki emniyet, “Kule”deki sükûnet ve “Çarşı”daki dünya gailesi arasında duran bu “Salah”, “Felah” ve “Sükûnet” toplamının; sosyoloji, tarih, iktisat ve ilahiyat ilimleriyle birlikte mimarinin alanına girecek birçok açıklaması olmalıdır elbette… Zira kabul etmek gerekir ki; hangisi hangisinden önce ya da sonra inşa edilmiş ya da konumlandırılmış olursa olsun, merkezinde böylesine emniyet ve sükûnet telkin eden bir “Ulu Mekân”ın yer aldığı ve her biri hem diğerlerini hem de bu “Ulu Mekân”ı işaret eden Medrese-İlim, Kale-Emniyet, Kule-Vakit ve Çarşı-Dünya bileşimi; ancak büyük bir tefekküre nasip olacak bir tevafukun sonucu olabilir.
Bütün bu hâlleriyle de bu “Ulu Mekân”, sanki uzak mahallelere, ırak yerlere, aşırı diyarlara, öte memleketlere gönderdiği oğullarını ve kızlarını kollayıp gözeterek asıl yerinde beklemeyi seçen bir “Büyükbaba”nın gün görmemiş parmak uçlarında parıldayan kehribar renginde bir “mühür” gibi Erzurum’un orta yerinde parıldayıp durur. Kimi zaman “Sübhânallah” der, biz oğullarını ve kızlarını seyrederken; kimi zaman “Elhamdülillah…”
*Bu yazının başlığı yazardan bağımsız editoryal olarak hazırlanmıştır.
Sitemizde paylaştığınız yorumlar, diğer kullanıcılar için değerli bir kaynaktır. Lütfen farklı görüşlere ve diğer kullanıcılara saygılı olun. Kaba, saldırgan, aşağılayıcı veya ayrımcı ifadeler kullanmaktan kaçının.